:::: MENU ::::

Kanser bize yetişmeden… Yürümeye var mısın? #Lösev

Kanser bize yetişmeden… Yürümeye var mısın?

losev

 

ANKARA: Saat :10.30 | Eymir TRT Girişi 
0312 447 06 60 | 0532 723 04 44

İSTANBUL: Saat :11.00| Caddebostan Sahil
0212 268 68 68 | 0530 936 33 22

İZMİR: Saat :11.00 | Karşıyaka Anıtı
0232 381 66 44 | 0530 643 55 80

BURSA: Saat :10.00 | Botanik Park – Soğanlı
0224 233 33 36 | 0530 301 01 31

ANTALYA: Saat :11.00 | Cumhuriyet Meydanı – Varyant
0242 316 06 63 | 0530 667 47 20

*ANKARA : Ücretsiz servislerden yararlanmak isteyen katılımcıların en geç
1 Mayıs’a kadar LÖSEV Halkla İlişkiler Departmanı ile iletişime geçmesi gerekiyor.


Spidey İle Yeniden Buluşma Tarihimiz 25 Nisan

Yönetmenliğini Marc Webb’in yaptığı “The Amazing Spider-Man 2™/İnanılmaz Örümcek-Adam 2″ filmi 25 Nisan’da gösterime giriyor. Başrollerde Andrew Garfield, Emma Stone, Jamie Foxx, Dane DeHaan, Campbell Scott, Embeth Davidtz, Colm Feore, Paul Giamatti ve Sally Field’in yer aldığı serinin ikinci filminin yapımcıları Avi Arad ve Matt Tolmach. Hikayesi ve senaryosunu Alex Kurtzman, Roberto Orci ve Jeff Pinkner’ın kaleme aldığı “The Amazing Spider-Man 2™/İnanılmaz Örümcek-Adam 2”; Stan Lee ve Steve Ditko’nun yarattığı Marvel Comic Book karakterine dayanıyor. Filmin görüntü yönetimi Dan Mindel’ın, yapım tasarımı Mark Friedberg’ün, kurgusu Pietro Scalia’nın, kostüm tasarımı Deborah L. Scott’ın, filmin müzikleri ise Hans Zimmer, Pharrell Williams ve Johnny Marr’ın yer aldığı The Magnificent Six’in imzasını taşıyor.
Yapımcılardan Matt Tolmach film hakkında şöyle demiş: “Peter Parker her zamanki gibi genç bir erkek olmak ile bir süper kahraman olmak arasında denge kurmaya çalışıyor. Her şeye sahip olabileceğini sanıyor. Ama hayat seçimler yapmayı ve tavizler vermeyi gerektirir. Bütün Örümcek-Adam hikayelerinin temelinde bu düşünce vardır. Peter’ın bu ikilemi her zaman var olacak. Ve bu filmde olaylar, Peter’ı pek de kontrol edemediği büyük bazı seçimler yapmaya mecbur bırakacak.”  spidey1
Yönetmen Marc Webb’in bakışı da şöyle; “Bizim filmimiz piyasaya çıkan herhangi bir film kadar, hatta beki daha fazla görselliğe ve aksiyona sahip. Olağanüstü büyük çaplı bir yapım. Fakat eğer karakterleri önemsemiyorsanız, bu dinamik görsel savaş ve aksiyon hiçbir şekilde bir şey ifade etmez. Peter Parker’ı çevreleyen çatışmalar, dünyada büyümeye çalışan bir çocuk hakkında inanılmaz hassas ve insani bir hikaye yaratıyor. Biz bunu destansı, operavari bir boyuta yayıyoruz, ama özü başlı başına hayat dolu, korunaklı, güzel, komik ve eğlenceli. Peter’ın güçleri kahramanlığının sadece bir parçası ve hatta en önemli parçası bile değil. Onu kendisi yapan şey, karakteri, haysiyeti”

spideyİlk filmde Peter Parker için yeni bir vizyon yaratan BAFTA ödüllü aktör Andrew Garfield, ikinci filmde rolü yine üstlenen isim. Andrew Garfield, Örümcek-Adam’ı ezilmişlerin koruyucusu olarak görüyor: “Aşırı gelişmiş bir sorumluluk anlayışı ve kahramanca dürtüleri var; ayrıca, çok derin bir adalet anlayışına sahip. Bu, öğrenebileceğiniz bir şey değil, doğuştan gelen bir şey.” Garfield yapımcıların çizgi romanlardaki karakterizasyona geri dönerek bu filmde karakteri çok daha fazla açtığını söylüyor: “Peter Parker kendi ayağına bile takılıp düşebilirken, Örümcek Adam herkese çelme takabilir. O bir dalavereci. Dalaverecinin tanımlayıcı özelliklerinden biri, düşmanlarının zayıflıklarını yumruk ve tekmeler savurmak yerine onlara karşı kullanarak, kendi kendilerini dövmelerini sağlamaktır.”

Bana göre ise; serinin bu filminde en dikkat çekici öge, stüdyo tarihinde sürdürülebilirliğe önem veren en çevreci yapım olması. Çekimler sırasında karbon ayak izini azaltmak için büyük gayret gösterilmiş. Ormanları koruduğuna dair belgesi bulunan ahşaplar kullanmak; set ışıklandırmasının büyük bir kısmında LED’den yararlanmak; hasar görmüş film arabalarını onarmak ve satmak; jeneratörlerde biyodizel yakıt kullanmak gibi çabalar gözle görülemese de gerçek bir fark yaratmış. Tekrar kullanılabilen şişeler sayesinde 193.000 plastik su şişesi israfını önlemişler. Central Park’taki su deposunu (3.971 metreküp) doldurmaya yetecek kadar malzemeyi geri dönüşümle ya da kompost olarak değerlendirmişler. 3.5 yeni Özgürlük Heykeli yapılabilecek miktarda arazi dolgusundan 755 tonluk malzemeyi dönüştürmüşler. Sette artan yemekler korunarak bağışlanmış ve New York şehrindeki muhtaç insanlar için 5.620 öğün sağlanmış. Çalışmalarla ilgili bir videoyu BURAYA tıklayarak izleyebilirsiniz. https://twitter.com/ecospidey adresinden takip edebilir, Eco Spidey Game adresinden oyununa da ulaşabilirsiniz.

Film hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz, resmi web adresine BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz.
Fragmanı izlemek için de BURAYA tıklayabilirsiniz.


İkonannem Blogu İle Anılara Yolculuk

Power FM yıllarında rastlantıyla dinlemeye başlayıp, RadioOxygen ile takibe devam ettiğim sevgili DJ Barthez ’in sabah saatlerinde Facebook üzerinde paylaştığı bir Chicago parçasına yorum yazdıktan sonra, acaba bizim Hydromel tayfasından birilerine rastlar mıyım diyerek internette tarama yaptım.

ikon anne 2
Gelen sonuçlar arasında linkten linke atlarken ilginç siyah beyaz fotograflar ilişti gözüme. Karşıma pek keyifli bir blog çıktı. İkonannem isimli blogun sayfaları arasında vaktin nasıl geçtiğinin farkına varamadım.
Fotograflar beni çocukluğuma götürüverdi bir anda. Annemle babamın davetlere katılacakları zaman nasıl özenle hazırlandıklarını hatırladım. Sonra kendi ilk gençlik yıllarımı buldum sanki fotograflarda; öğleden sonra özenle giyinilip gidilen çaylar, haftasonları akşamları önce Boğaz’a yemeğe gidilip, gecenin ilerleyen saatlerinde Hydromel veya Regine hangisinde daha çok arkadaşımız varsa sabahlara kadar dans edilip eğlenildiği günlere uzanıverdim.  ikon anne
Yıllar içindeki değişimleri gözlemlemek için pek güzel bir kaynak olmuş, emek verenlerin ellerine sağlık.
BURAYA tıklayarak mutlaka inceleyin derim.


İnternet Yasaklarının Dijital Reklam Sektörüne Etkisi Yıkıcı Olacak

Uzunca bir süredir; internet yasakları ile ilgili gerek yurt içinde gerek yurt dışında yayınlanan her yazıyı, her bilgiyi satır satır tarıyor ve okuyorum. Özellikle ülkemizde reklam sektörünün büyük oyuncularının ve basının bu konuya neden bu kadar az tepki gösterdiğini anlamaya çalışıyorum. Hemen hemen sektördeki şirketlerin çoğu yasaklara karşıy “mış gibi” yaptılar. Yeterli değildi, internet yasası ağır cezai yaptırımlara yol açacak şekilde onaylandı. Şimdilerde Twitter, Youtube ve olası bir Facebook yasaklanmasında da dijital reklam ajansları ve çalışanları büyük zarar görecekler. Hatta dün okuduğum bir yazıda VPN ve DNS değişikliği ile internete bağlanmalar nedeniyle reklam gelirlerinde büyük düşüşler olduğundan söz ediliyordu. (Kaynak : Turk Internet )

twitter
Şimdi adım adım birlikte düşünelim; internet yasaklarıyla birlikte dijital reklamcılıktan pay alan büyük oyuncuları hafifçe yana itelim (çoğunlukla bir dünya devi ajansın mutfağında olanlar, yabancı ortağı olanlar gibi gibi), sektörün küçük cirolu oyuncuları yasaklardan önce, koca koca markalardan pay alıp güzel ve göz alıcı işler yapmaya başlamışlardı. Pastanın dilimlerinde payların oranı hızla değişiyordu. Aynı durum TV ve basılı mecralar için de geçerliydi. Bilgisayarları, tabletleri ve cep telefonlarıyla internete bağlanan tüketicileri hızla yakalayan, o dev yayın kuruluşlarının hantal yapılarına kafa tutan birileri vardı ortalıkta. Hala akıllarının alamadığı konu; internet denen ele avuca gelmez yeniliğin, kimsenin tekelinde olamayacağı ve yasaklanamayacağıydı. Hükümet yandaşı/kuklası konumundaki çoğu yayın kuruluşu ve basılı medya devlerinin internet yasağına ses çıkarmayışı anlaşılır tabii, nispeten bağımsız sayılabilecek diğerlerinin yeterince ses etmemesi de yıllardır sömürdükleri reklamverelerin daha az bütçelerle daha efektif kampanyalar yapabileceklerini fark edip ellerinden kaçırmamaya çalışmalarıydı. İnternet reklamcılığı ölürse, yine TV reklamlarına dönüş başlar, markalar yeniden gazete ve dergilerde yer almaya başlarlar diye hesap ediyorlar sanırım. Kaybedilenin sadece bütçeler değil, daha önemli konular olduğunu anlamalarını umuyorum, biraz daha sağduyulu olmanın, insan olmakla mümkün olabileceğine inancım devam ediyor. youtube
Hemen belirteyim aktif olarak iş hayatı içinde değilim, emekliyim; akıllara yanlış bir soru takılmasın 3 yıldır özellikle reklam sekörüne kilometrelerce uzak duruyorum, teklif beklentim de yok. Üzüntüm; yıllarca emek verdiğim sektörü, dijital dünyanın önünü keserek beslenmeye çalışırken görüp, sevdiğim ve işlerini takdir ettiğim çok sayıda genç insanın zorda kalmasına sebep olacağını bilmektir. Olası bir yıkımın, sektörün bütün kanallarına etkisi olacağı da göz ardı edilmemelidir.
Hamiş: Konuya daha hakim kişilerin rakamsal verilerini de paylaşmak isterdim ama erişemedim. Kısa sürede bulursam buradan paylaşacağım.
Yazıda kullandığım görseller; internet yasaklarına en çok tepki veren ve en sistemli paylaşım yapan İnternet Özgürdür isimli blogdan alıntıdır.


Bir Filmin Hatırlattıkları

Uzun süredir çeşitli sağlık sorunlarıyla boğuşan teyzeme biraz değişiklik olsun diye birlikte sinemaya gittik. Yağmurlu havada yapılacak en iyi etkinlik de buydu zaten. Akmerkez’de yenilenen sinema salonlarından birinde, The Monuments Men izledik. (Hangi akla hizmetse Hazine Avcıları olarak türkçeleştirilmiş filmin adı)
II. Dünya Savaşı sonlarında geçen, kalabalık kadrolu film ile ilgili çok fazla sözüm yok. Film; Hitler adına yapılacak bir müzeye konulmak üzere Avrupa’daki müzelerden önemli eserlerin Nazilerce alınması, çağdaş sanatçıların eserlerinin acımasızca yakılıp yok edilmesi karşısında harekete geçilmesi için Amerikan hükümetinden izin alan ve küçük bir grupla Avrupa’da sanat eserlerini kurtarmaya çalışan sanat tarihçisi Frank Stokes ve arkadaşlarının hikayesi.

The-Monuments-Men-UK-Quad-Poster

Bana ilginç gelen bölüm; uzun yıllardır ülkemizde yaşanan yok etme, yozlaştırma odaklı çalışmaları hatırlatan bir konuşma oldu. Şöyle diyordu Frank Stokes arkadaşlarına:

” You can wipe out an entire generation, you can burn their homes to the ground and somehow they’ll still find their way back. But if you destroy their history, you destroy their achievements and it’s as if they never existed. That’s what Hitler wants and that’s exactly what we are fighting for. “

Kabaca çevirisini şöyle düşünebilirsiniz:

” Bir nesli tümüyle yok edebilirsiniz, evlerini yakıp yerle bir edebilirsiniz, onlar yine de bir şekilde ayakta kalır ve yeniden başlarlar. Ama siz onların tarihini yok eder, başardıklarını yok ederseniz onlar da sanki hiç varolmamış gibi olurlar. İşte Hitler’in istediği de bu ve biz de tam anlamıyla bununla mücadele ediyoruz. “

Bu sahne bana; yıllardır baleden, operadan, heykelden, tiyatrodan nefret ettiğini haykıran, kişisel çıkarları için tarihi eserleri yok etmekte zerre kadar beis görmeyen birilerini hatırlatıverdi. Harran’ı, Zeugma’yı yok ettiler, Allianoi’yi yok ettiler, Bizans kalıntılarına çanak çömlek dediler. Atatürk Kültür Merkezi’ni harabeye çevirdiler. Haydarpaşa ve Sirkeci Garı sıradakiler, saymakla bitmiyor yok etmeye çalıştıkları değerler. Sanatı, tarihi eserleri, geçmişi olmayan bir toplum olmayacağımız günlere kısa sürede kavuşmak dileğiyle…

Film ile ilgili bilgilere BURADAN ulaşabilirsiniz
Minik bir not: Umarım George Clooney bir süre sonra bu filmin haklarını Netflix’e satar, onlar da mini dizi olarak yeniden çekerler, kesinlikle dizisi daha başarılı olacaktır. Onca konu var filmin içinde, her biri başlı başına işlenebilecek, filmden çıktığınızda birşeyler yarım kaldı hissine kapılıyorsunuz.


Aldanma Cahilin Kuru Lafına

Aşık VeyselAşık geleneğinin son büyük temsilcisi Aşık Veysel ‘i 41 inci ölüm yıldönümünde saygıyla selamlıyorum. Yıllarca Anadolu’da dolaşıp Köy Enstitüleri’nde saz hocalığı yapan Aşık Veysel’in, ustalıkla kullandığı yalın Türkçesiyle yazdığı şiirlerinde; yaşama sevinciyle hüzün ve iyimserlikle umutsuzluk iç içe yer alır.

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın külü yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter diken gül olmaz
Diz diz eden her sineğin bal’olmaz
Peteksiz arının balı yalandır

İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşleği ameli hali yalandır

Cahil okur amma alim olamaz
Kamillik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır

Aşık Veysel Şatıroğlu


Godzilla 16 Mayıs, Edge of Tomorrow 6 Haziran’da Gösterime Giriyor

Bu sabah sevgili Duygu Kutlu’nun davetiyle, yeni filmlerden özel seçilmiş fragmanlar izledim. Mayıs ve Haziran aylarında gösterime girecek olan Godzilla ve Edge of Tomorrow, gerilim dozu yüksek müthiş seyirlikler. İki filmin arasında da, yine önümüzdeki günlerde gösterime girecek 3 ayrı filmin fragmanları vardı. Büyük ziyafetlerde ikram edilen balık veya ağır soslu iki yemek arasında sunulan ve ağız tadınızı dengeleyen sorbe kıvamındaydılar.

godzilla_2014_poster_51784
İtiraf etmeliyim ki Godzilla’nın yeniden çevrimini duyduğumda pek de umurumda olmamıştı, merak edip videolarına bile bakmamıştım. Ama büyük ekranda izlemeye başlayınca koltuğuma yapışıp kaldım. Yönetmen Gareth Edwards’ın film hakkında verdiği kısa bilgilerden sonra, müthiş görsel efektlerle bezenmiş sahneleri heyecanla izledim. Başrolleri paylaşan ödüllü üç ünlü oyuncu Bryan Cranston, Juliette Binoche ve Ken Watanabe müthiştiler. 16 Mayısta dünya ıle aynı anda gösterime girecek Godzilla’nin müzikleri Alexandre Desplat imzalı.

edge-of-tomorrow-cruise-blunt-big
6 Haziranda dünya ile aynı anda gösterime girecek olan Edge of Tomorrow, gelecekte geçen Groundhog Day filmi gibi. Dozu iyi ayarlanmış mizahın yakıştığı sahnelerde keyifle gülümsediğimi de itiraf edeyim hemen. Bu filmi de koltuğunuza çakılıp izleyeceksiniz. Kadın başrol oyuncusu Emily Blunt’a bir türlü ısınamadım, bu filmde de sevdiğim söylenemez ama iyi iş çıkardığı da tartışılmaz tabii :) Tom Cruise ise yaşlandıkça garipleşmiş tam olarak ne demek istediğimi filmi izlerken daha iyi anlayacaksınız.
Bu iki yüksek tempolu filmin fragmanları arasında izlediklerimize gelince; ilk film başrollerini Adam Sandler ve Drew Barrymore’un paylaştıkları Blended adlı komedi. Adam Sandler’ın ille de her filme bir kusmuk sahnesi ekleme takıntsı son iki filminden bu yana geçmemiş bir türlü, bu filmde de var. Yine de iyi vakit geçirilebilecek bir film gibi görünüyor.

Interstellar
İkinci film, konusunu ilk duyduğumdan beri heyecanla beklediğim; yönetmenliğini Christopher Nolan’ın yaptığı, başrollerinde Matthew McConaughey, Anne Hathaway ve Jessica Chastain ‘in olduğu, müziklerinin de yine bir ustanın; Hans Zimmer’in elinden çıktığı Interstellar. Fragmanın tadı damağımda kaldı, biraz daha uzun olmasını isterdim doğrusu.
Üçüncü fragman, yine bir türlü kanımın kaynamadığı iki oyuncunun; Mila Kunis ve Channing Tatum’un başrollerini paylaştığı, Wachowski kardeşlerin olağanüstü görsel efektlerle süsledikleri yeni Matrix diye lanse edilen Jupiter Ascending. 18 Temmuzda gösterime girmesi beklenen oldukça hareketli bu kurgubilimi de heyecanla izlemeye hazırlanalım derim.
Godzilla fragmanını BURADAN izleyebilirsiniz
Edge of Tomorrow fragmanını da BURADAN izleyebilirsiniz

Görsel kaynakları:

http://hereisthecity.com/en-gb/2014/02/26/new-godzilla-movie-trailer-pleases-fans/ http://www.joblo.com/newsimages1/edge-of-tomorrow-cruise-blunt-big.jpg http://www.technologytell.com/entertainment/files/2013/12/Interstellar.jpg

 

 


Kök Hücre Kongresi Öncesinde İki Önemli Duyuru

Geçen hafta ülkemizi saran boğucu ve karanlık günlerden sonra, cuma sabahı katıldığım basın toplantısında; pırıl pırıl zekalarıyla gelecekte insanların sağlıklı yaşayabilmesi için canlarını dişlerine takarak çalışan bilim insanlarıyla tanışmak ruhuma çok iyi geldi. Kök Hücre ve Hücresel Tedaviler Derneği Başkanı, Prof. Dr. Erdal Karaöz ile Kök Hücre ve Hücresel Tedaviler Kongre Sekreteri, Doç. Dr. Serdar Kabataş’ın katılımlarıyla gerçekleşen basın toplantısında verilen iki önemli ilerleme haberi Gece Körlüğü ve Kas Erimesi konusundaki başarıları ile geleceğe dair umutlarım yükseldi.  stem cell
Günümüzde modern tıbbın güncel yöntemlerle kesin olarak tedavi edemediği hastalıkların tedavileri; hasar gören hücre-doku veya organların biyolojik işlevlerini yerine koymak (rejeneratif tıp) ya da tamir etmek (reparatif tıp) ile mümkün olabiliyor. Bu sürecin önemli biyolojik unsuru ise “Kök Hücreler”. Son yıllarda, bu alanda pre-klinik araştırma ve klinik denemelere ilişkin birçok rapor yayımlanıyor. Genetik tabanlı hastalıklarda Kök Hücre tedavisi çare olmaya başladığından bu yana ülkemizde de kök hücre alanında Ar-Ge çalışmaları yürüten bazı merkezler faaliyete geçti, birçoğu da kurulma aşamasında. 30 dan fazla hasta bakanlık izniyle ücretsiz olarak tedaviye alınmış. Erdal Hoca özellikle yabancı ülkelere deva bulmaya giden hastalara uyarıda bulunarak sonu hayal kırıklığıyla bitecek pahalı hatalar yapmamalarını istedi. Son yıllarda çok sayıda hasta kök hücre tedavisi umuduyla kandırılarak yurt dışına götürülmüş ve dolandırılmış.
Geleneksel tıpla tedavi edilemeyen Chron, körlük, sağırlık, kas erimesi, siroz benzeri hastalıkların kök hücre, gen mühendisliği, doku organ mühendisliği ile tedavi edilebildiğini anlatan Prof.Dr. Karaöz, sözlerine “Özellikle santral sinir sistemi bağlantılı, omurilik yararlanmaları, travmatik beyin hasarları, demans, alzheimar gibi hastalıklarda kök hücre klinik uygulamaları mevcut. Öyle ki gelecekte kadavradan alınan bir organın laboratuvarda hücrelerden arındırılıp kök hücrelerle tekrar donatılarak, tekrar insana nakledebilir dokular elde edilebilecek. Üç boyutlu dokular üretilmeye başladı ve kök hücre teknolojisi hücrelerin değişebileceğini gösteriyor. Kök hücre teknolojisi, her hücrenin her hücreye değişebildiğini gösteriyor. Bu da hastalığın nedenine, nasılına, tedavisine götüren cevapları ortaya çıkarıyor. Şimdi bu teknoloji; “Kanser hücresinin yerinde yeniden programlanarak, geldiği sağlıklı hücreye dönüştürülebilir mi?” sorusu üzerinde çalışıyor. ‘’ diyerek devam etti.
Daha sonra dünyadaki Kök Hücre çalışmaları ve yapılanmalardan söz eden Prof.Dr.Karaöz: ‘’Dünyada kök hücre AR-GE faaliyetleri Avrupa, Güney Asya (Çin, Güney Kore ve Amerika’ya yayılmış durumda ve yapılan çalışmaların çoğu devlet destekli. Dünyada kök hücre çalışmalarında ilk sırada ABD, 2. sırada Çin geliyor. Örneğin sadece New York’ta yıllık 600 miyon dolar ARGE’ye ayrılıyor. Yine Güney Kore sadece kök hücre çalışmalarının yapılacağı bir silikon vadisi kuruyor. İran bu alanda hem araştırma hem de uygulama olarak ilk 10 içerisinde. Kök hücre için her şeyden önce uygun laboratuvar ortamı (GLP) gerekiyor. GLP koşulları olmadan hücre üretip, insana nakletmek olanaksız. Türkiye’de şu anda bu ortamı sağlayan sadece 2 merkez var. Ancak yapım aşamasında olanlar oldukça çok. Türkiye’de ilk kök hücre araştırma merkezi, Kocaeli Üniversitesi’nde kuruldu. Şu an bu laboratuvarda kök hücre kullanarak kalp kası hücresi yapılabiliyor.’’ diye devam etti.
Prof Dr. Karaöz; Kök hücre üretiminin iki kaynağı olduğunu ve kök hücre üretim kaynaklarından biri olan İnsan embriyonu kullanımının, genellikle çok yaygın olmadığını ve Türkiye’de 2005 yılında yasaklandığını paylaştı. “Örneğin komşularımızdan İran’da bu araştırmalar yasak değil. Uzmanlar, Türkiye’deki uygulama ve araştırmalar için de bu yasağın kalkmasını söylüyor. Diğer kaynak ise mazenkimal kök hücreleri. Yağ dokusu, kemik iliği, diş pupası amniyon sıvısı, overyum, plesenta göbek bağı, kordon bağı gibi daha birçok bölgeden rahatlıkla elde edilebiliyor. Mazenkimal kaynak çalışmalarında İran dünyada ilk sırada yer alıyor.” diyen Erdal Hoca daha sonra Kök hücre ve Hücresel Tedaviler Derneği ile ilgili bilgiler verdi.
Dernek olarak 2013 yılında kurulmuş çok genç, ama bir o kadar da çok deneyimliler. 150 üyeleri var ve hedefleri, Kök hücre konusunda klinik insan deneyleri yapan bilim insanlarını bir araya getirmek.
Hasta ve hasta odaklı yaklaşımla fark yaratmaya çalışan dernek, kök hücre tedavisi gören ve görecek olan hastalara yardım etmeyi hedefliyor.
Mevcut uygulamalarla ülkemizde, Sağlık Bakanlığı’ndan izin alarak, hastanın da bilgilendirmesiyle birlikte kök hücre tedavi denemeleri yapılabiliyor. Bu sayı şu an için 30 kişi. Ancak bu tedavi denemeleri de oldukça pahallı. Yetkililer klinik insan tedavilerine ve araştırma projelerine destek olmak için şu an eldeki kaynakların sadece kongre ve bağışlarla olduğunu belirtiyorlar.
Dünyada ilk kez ince barsak hücreleriyle birlikte kök hücre nakli Türkiye’de yapılmış. Bu başarılı klinik çalışmanın sonuçları da 20-23 Mart da Uluslararası katılımlı olarak yapılacak 1.Kök Hücre ve Hücresel Tedaviler Kongresinde açıklanacak.
Kongre ile ilgili bilgilere BURADAN ,  Kök Hücre Derneğine BURADAN erişebilirsiniz.


İstanbul İçin Adayım Aydemir Güler

Bu kez boyun eğmeyeceğim. Bu kez; bana dayatılan iki haptan birini yutmamaya, katır veya satır cezalarından birini çekmemeye karalıyım. Kılıçdaroğlu aralık ayı başında Washington’da yaptığı konuşmayla Yellowrose’u aday gösterdiğinde, benim de İstanbul için oy vereceğim aday arayışım başladı. Diğer partiler de adaylarını açıkladıkladıklarında, üşenmeyip hepsini incelemeye, haklarında nasıl haberler çıkmış araştırmaya başladım. İstanbul’u yönetmeye aday olanlardan sadece bir tanesi İstanbul doğumluydu, diğerlerinin hemen hemen hepsi söylemlerinde “filanca yerli hemşehrilerim” cümlesini huzur içinde ve en ufak rahatsızlık duymadan kuruyorlardı. Bu şehrin ekmeğini yiyip, mahalle arasına “özbilmemne kasabası derneği” kuran, her fırsatta “İstanbul bitmiş, kaçmak gerek buralardan” cümlesini diline pelesenk etmişlerden bu şehre hayır olmadığını yıllardır yaşadıklarımızdan öğrendik. Her seçilen, kendi memleketlisinin yerleştiği gecekondu bölgelerini ihya edip imara açtı, şehrin plansız programsız giderek çirkin bir dev olmasında son 50 yılın seçilmişlerinin hepsinin suçu var.

Artık masal dinlemeye karnım tok, inşaat baronlarıyla düşüp kalkan bezirganlara geçit vermeye niyetim yok. Her konuşmasında ağzından köpükler saçarak bağıran, parmağını gözüme sokacak gibi uzatan, geçmişi karanlık adamlardan bıktım. 90 lardan beri İstanbul’u betonlaştıran zihniyetin farklı uzantısı olan Pensilvanya hormonlu bir başka hırsıza daha geçit vermeye de niyetim yok.

Varlıklarıyla bizlere lütufta bulunmuyor bu zatlar, onları oylarımızla bize hizmet vermeleri için seçiyoruz. Koca koca sahnelerden, otobüs tepelerinden büyüklük taslamalarına göz yummayalım artık. Politikacıların %98 inin hamasi duygularla bu göreve soyunmadıklarını anlamak gerek. Bu ünvan onlar için bir iş, hatta bir an önce politikacıların; futbolcu, film yıldızı ya da şampiyon tenisçi olmadıklarının da ayırdına varılmalı.

Aydemir GulerBu seçimlerde “aman öcü” minvalli tehditlere boyun eğmiyorum; benim adayım Aydemir Güler. 1961 yılında İstanbul’da doğan Güler; orta öğrenimini Saint Joseph Lisesi’nde, yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde tamamlamış. 1986-1992 yılları İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmış. Yüksek lisansını da yine bu üniversitenin Sosyal Bilimler Enstisü’nde yapmış. 1992’de kurulan Sosyalist Türkiye Partisi’nde (STP) kurucu, siyasi büro üyesi ve İstanbul il başkanı olarak görev yapmış. STP’nin Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmasından sonra 1993’te kurulan Sosyalist İktidar Partisi’nde (SİP), kuruluştan kısa bir süre sonra genel başkanlık görevini üstlenmiş. SİP’in Türkiye Komünist Partisi (TKP) adını aldığı Olağanüstü Kongre’de yeniden genel başkan seçilmiş. 2009 yılında yapılan TKP’nin 9. Parti Kongresi’nde kongrede alınan gençleşme ve atılım kararları gereği genel başkanlığı bırakmış. Tam bu noktada durun ve okuduğunuzu iyi algılayın lütfen; bir siyasi parti başkanı, diğer parti başkanlarının yaptığı gibi koltuğuna yapışmak yerine, kenara çekilip genç yaşta bir başka siyasetçiye yol vermiş. Çok sayıda yayınlanmış kitabı bulunan Aydemir Güler, günlük gazete soL’da ve Gelenek ‘de düzenli olarak yazmaya devam ediyor. Düzgün bir türkçeyle rahatça sürdürdüğü, kurduğu anlaşılır cümlelerle yaptığı sakin ve etkileyici konuşmaları kafanızda oluşacak soruların hemen hepsine cevap oluyor.
Değişime inanıyorsanız; bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüyorsanız, o değişime önce kendi düşünce kalıplarınızdan başlamaya ne dersiniz? Size zorla dayatılan, aba altından sopa gösterilerek korku senaryoları ile desteklemeniz söylenen, ama bir türlü içinize sinmeyenlere oy vermek yerine, bu kez oyunuzu dürüstçe çalışacak birine verin. Oylar bölünecek diye yırtınıyorlar ya boyun eğmeyin bu tehditlere, boşverin, yıllardır Atatürk’ün partisine ve Türk soluna en çok zararı kendileri verdiler. Şimdi hepsine sus deme ve ders verme zamanı. Baskıcı güçlere, hizmet değil cep doldurma derdindekilere, betonsevicilere, ben dedim olduculara boyun eğmeden, hakiki bir sosyalist alternatife oy vermenin tam zamanı.
Şimdi lütfen üşenmeyin ve Aydemir Güler ile ilgili linkleri inceleyin, özellikle konuşmalarını dikkatle dinleyin. 30 Mart seçimlerinde;  yaşadığınız şehre ve size saygı duyacağından, İstanbul’u sosyal adaletle yöneteceğinden emin olacağınız birine, Aydemir Güler’e oy verin.
Aydemir Güler’in Enver Aysever’e konuk olduğu programı BURADAN izleyebilirsiniz.
Aydemir Güler’in Sol Portal’da soruları yanıtladığı videoyu BURADAN izleyebilirsiniz.
Aydemir Güler’in Oy ve Ötesi videosunu BURADAN izleyebilirsiniz.
Aydemir Güler gazete yazılarına BURADAN erişebilirsiniz.


Allacciate le Cinture / Kemerlerinizi Bağlayın

Sevgili Duygu Kutlu’nun davetiyle, Feriye sinemasında gerçekleştirilen öngösterimle izleme şansı buldum yönetmenliğini Ferzan Özpetek’in yaptığı Allacciate le Cinture/Kemerlerinizi Bağlayın filmini.
bar sahnesiFerzan Özpetek’in sinema dilini seviyorum. Hayatın tam içinden günlük olayları alıp, bir masal aleminden yansıtmasını izlemeye bayılıyorum. Arka planda çalan ustaca seçilmiş, içinize işleyen melodilerı de ayrıca keyif veriyor izlerken, kendinizi bu masal alemine kaptırıp gitmenize neden oluyor.
Oyunculuklar, mekanlar, görüntüler, minik gibi görünen anlamlı detaylar, hep sizi o masal aleminde oradan oraya uçurup savurmak için özenle seçilmişler. Erotizmin sınırlarında dolaşan kareler de; Özpetek’in erkek bedenine saygı duruşu gibi, rahatsız edici değil, tam kararında.
fabio ve antonioElena (Kasia Smutniak) ve Antonio’nun (Francesco Arca) kavgayla başlayan; tutkuya dönüşen aşklarının 13 yıllık hikayesi Allacciate le Cinture/Kemerlerinizi Bağlayın.
Başroldeki oyunculardan çok, yardımcı oyunculardan etkilendim izlerken. Ekzantrik teyze rolünde Elena Sofia Ricci, Elena’nın en yakın dostu gay arkadaşı Fabio rolünde 20 li yaşlarındaki Mehmet Günsür’ü anımsatan Filippo Scicchitano, Elena’nın hastanede oda arkadaşı ve teyzesi kadar eksantrik bir başka kadın Egle rolünde Paola Minaccioni, Antonio’nun kuaför metresi Maricla rolünde Luisa Ranieri ve isim bilgisine ulaşamadığım ama Elena ile Antonio’nun kızlarını canlandıran minik oyuncuyu hayranlıkla izledim.
Elena ve MariclaKarakterlerin; hayatın akışı içerisinde birbirleriyle kesişen yolları, kaderlerine dokunuşları ustaca anlatılıyor filmde . Elena’nın Antonio’ya “Seni olduğun gibi sevdim, değiştirmeye çalışmadım” dediği duygusal yoğunluklu sahne; ilişkilerine olmadık anlamlar yükleyen ve hayatındaki erkeğii hayalindeki prense çevirmeye çalışıp, hem kendini hem de sevdiğini mutsuz eden hemcinslerime ders niteliğindeydi.
Güney İtalya’nın turistik yerleşimlerinden Lecce’de çekilen filmin hikaye ve senaryosu Ferzan Özpetek ile Gianni Romoli’ye ait. Gian Filippo Corticelli’nin görüntü yönetmenliğini üstlendiği film 14 Mart cuma günü gösterime giriyor.
Ülkenin bunaltıcı gündeminden biraz olsun uzaklaşmak ve güzel müzikler eşliğinde bir aşk masalı izlemek isterseniz haftasonu kendinize vakit ayırın ve bu filme şans verin derim.


Sayfalar:1234567...40