Alzheimer denen menhus illet
Bu kategorilerde: Hayata dair paylaşımlar, Şubat 27, 2010, 12:18 pmAdını söylemek bile sıkıntı verirken, hastalığın kendinin sıkıntı vermesi kaçınılmaz. Menhus bir illet bu, henüz bilim insanları da nedenini tam anlayabilmiş değiller. Tedavisi ise uzunca bir süre mümkün görünmüyor. Şu aşamada ancak hastalığın ilerlemesi önlenebiliyor, biraz da olsa hastanın yaşam kalitesini iyileştirme konusunda çabalar var.
90 ların sonuna doğru eşimin eniştesinde başlayınca tanıştım bu hastalıkla. Daha önceleri filmlerde, dizilerde mizah unsuru olarak kullanılan belirtileri yakınlarınızda görmenin hiç de eğlenceli olmadığını yaşayarak öğrendim.
Hem iyi hem de kötü oldu hastalığı tanımam, büyük teyzemde başladığını fark edip anneme ve küçük teyzeme uyarıda bulunduğumda konduramadılar böyle birşeyi ablalarına. Nihayet ikna olduklarında ise hastalık üçüncü aşamaya geçmişti bile. Bir kaç yıl içinde de hızla ilerleyip teyzemin ölümüne sebep oldu. Ne acı ki aynı senaryoyu üçüncü kez izliyorum. Bu kez anneciğim hasta. İkinci aşamada yavaşlattık ama üçüncü aşamaya da yakında geçeceğiz sanırım.
Önceleri haksızlık gibi geliyordu bu durum bana. Öyle ya hayat dolu insanların gözümün önünde köşe yastığına dönüşmesini içime sindiremiyordum. Yapabildiğim tek şey biraz daha iyi vakit geçirmelerini sağlamaya çalışmaktı. Gün be gün bakışlarının donuklaşıp, algılarının azalmasını izlemek hiç de kolay değil. Aynı soruyu üst üste onlarca kez duymak, hep aynı anıların gülümseyerek defalarca anlatılması, okul yıllarında ezberlenmiş şiirin bir kaç gün arayla tekrar tekrar söylenmesi, basit günlük işlerin bile yapılmasının unutulması içinizi acıtıyor. İleri safhalarda sizi gördüklerinde gülümsüyorlar, sadece emin olamıyorsunuz, acaba tanıdı da mı gülümsedi, yoksa her yabancıya gülümser gibi mi gülümsedi.
Beyin denen makinenin dişlileri aksak ritmle çalışmaya başlayınca olanlar bunlarla sınırlı değil tabii. Hastalığın ilk dönemlerinde ilaç kullanılmadığı zamanlarda aşırı sinirli, gergin ve hatta saldırganlaşabilen yakınınızı tanımakta zorlanıyorsunuz. Ağırınıza gidiyor, üzülüp perişan oluyorsunuz sizi tehdit olarak görebilmelerini sindiremiyorsunuz. Hatta paralarını çaldığınızı, onları aç bıraktığınızı ve hatta öldürmeye çalıştığınızı söyleyebiliyorlar.
Enişte ve teyzede yaşanan sıkıntıları annemde en aza indirdik. İlaçla yavaşlattığımız için gerginlikler hafif atlatıldı. Tabii paralarını olmadık yerlere saklayıp “sen mi aldın” diye sorma ritüeli bir kaç kez yaşandı.
Şimdilerde bir köşede oturup, eski günlerde 10 dakikada çözdüğü bir gazete dolusu bulmacayı tüm gün uğraşıp başaramamasını görmek durumundayım. Yemek yemesi, su içmesi, ilaçlarını kullanması hep takip etmem gereken eylemler. Dalıp gidiyor başka alemlere, su içmek yemek yemek gibi şeyler aklına bile gelmeyiveriyor.
Ailelerinizdeki yaşlıları iyi takip edin lütfen. Basit ipuçlarıyla hastalığı yakalamak mümkün. Belki kondurmak istemeyeceksiniz ama uyanık olmanızda, hem sizin hem de hastanızın açısından yarar var. Ne yazık ki hastalığı görmezden gelen bazı ailelerin yaşadığı tatsız olaylarda, hastanın başını alıp gitmesi ve kayıplara karışması sonrası yaşanan üzüntüler hoş değil. Savaşmak için yapılacak fazla şey yok, genetik bir hastalık bu, çevrenizdeki belli yaşın üzerindekilere; aktif sosyal yaşam, düzenli egzersiz ve açık havada bolca yürüyüş önerin. Özellikle emekliye ayrılan erkekler mutlaka daha önceki yıllarda bir hobi edinmeliler, böylece boşluk ve işe yaramama hisleri yaşanmayacak ve alzheimer, demans gibi hastalıklarla yüzyüze gelme olasılıkları azalacaktır.
Ve tabii en önemlisi; bu hastalıkla tek başınıza savaşmaya çalışmayın. Mutlaka yardım alın. Hastanın kendisinden çok, yakınlarının desteğe ihtiyacı oluyor. Tanıdığınız birinin, zaman içerisinde size bir yabancı gibi bakması, sizi hırsızlıkla suçlaması, hatta kendisini öldürmekle tehdit ettiğinizi söylemesi, daha ilerleyen zamanlarda aynada kendine selam verir hale gelmesi, çok da kolay katlanılacak durumlar değil.
Bu linki de elinizin altında bulundurmanızda yarar var. http://www.alz.org.tr
“Ateşi ve ihaneti gördük… Dayandık” Nazım Hikmet
Bu kategorilerde: Atatürk, Cumhuriyet, Şubat 24, 2010, 8:36 amAteşi ve ihaneti gördük
Dayandık
Dayandık her yanda,
dayandık İzmir’de, Aydın’da,
Adana’da dayandık.
Dayandık, Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te… Nazım Hikmet
Yine dayanıyoruz Nazım Üstadım, 8 yıldır dayanıyoruz; hukuku guguk edenlere, analarımıza sövenlere, yüzümüze tükürenlere, paramızı pul edenlere, memleketi parsel parsel satanlara dayanıp duruyoruz. Daha ne kadar dayanacağız ben de merak ediyorum.
Hemen her gün şu satırları hatırlıyorum olan biteni izledikçe:
“Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil isgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha Elim ve daha Vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, İKTiDARA SAHiP OLANLAR GAFLET ve DALALET ve hattâ HIYANET içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.”
Kollarım iki yanıma düşmüş, ellerim yumruk olmuş, dişlerimi sıkıyorum, çenem ağrıyor, dayanıyorum dayanmaya çalışıyorum.
Hayatınıza dışarıdan bakmayı deneyin…
Bu kategorilerde: Hayata dair paylaşımlar, Şubat 19, 2010, 10:05 pmArada sırada bir adım geri çekilip hayatıma dışarıdan bakıyorum. Geçmişe değil tabii, o anda neler olup bitiyor ona bakıyorum. Nerede hata yapıyorum, nasıl düzeltebilirim, hatta düzeltmeli miyim diye de baktığım oluyor. Tempomu yavaşlatıp, daha uzun nefes alıp veriyorum, etrafıma daha fazla bakıyorum. Farkındalık denen durum tam da bu işte. Ne işine yarıyor derseniz, kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor. 
Olmuş olana yapacak bir şey yok, olacak olanı da engelleyemem, ama “an” tamamen benim kontrolumda
Deneyin, iyi gelecek tavsiye ederim.
Fotoğrafın konuyla bir ilgisi yok, kendi çektiğim fotoğraflardan kullanmak istedim sadece
“Ve o saat, bir milletin kaderini değiştirdi…”
Bu kategorilerde: Atatürk, Beğendiklerim, Cumhuriyet, Şubat 17, 2010, 6:08 pm
Gözyaşlarına boğulduğum bir armağan aldım bugün. Veda filminin tanıtımı için hazırlanan siyah çok şık bir kutuydu beni ağlatan. Film ile ilgili epey bilgi ve görsel paylaşıldı, videolarını da izledim ama bu kutuyu almak beni daha çok etkiledi.
Tanıtım dosyasını kaldırıp köstekli saati görünce sel oldu gözyaşlarım. “Ve o saat, bir milletin kaderini değiştirdi…” Anılar, sesler, görüntüler üşüşüverdiler.
Ailemde Çanakkale’de, Kurtuluş savaşlarında şehit olan büyüklerim var, gazi bir büyük dayıyı tanımak şerefine de erişmiştim. Bizler için Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının, Cumhuriyet’in, vatan sevgisinin önemi büyüktür. Şimdilerde moda olan aşağılama ve karalamaları içim acıyarak izliyorum. Yapılanları küçümsemek olsa olsa cahilliktir bana göre. Düşman işgali altında; silahsız, parasız, umutsuz insanları bir araya toplayıp, onlara ümmet olmayı değil millet olmayı öğreten, özgürlüğe koşmaları için yol gösterenlere saygım sonsuz. Veda filmini izlemek için 26 şubat tarihini heyecanla bekliyorum.
Teşekkürler emeği geçen herkese; yönetmeninden oyuncusuna, montajcısından ışıkçısına, set işçisinden, tanıtım ekibine… sağolun varolun.
Yazımı yazarken arka planda “Manastırın Ortasında” türküsü çalıyordu. Şuradan dinleyebilirsiniz.
Filmin detaylı tanıtımına videolarına ve görsellerine buradan ulaşabilirsiniz.
Bu jest beni “Mest” etti
Bu kategorilerde: Beğendiklerim, Şubat 16, 2010, 7:12 pmMesleki deformasyonum nedeniyle Friendfeed’de epey söylendiğim, bir sevgililer günü kampanyasına ait armağan, çok nazik bir mesajla bizzat Necla Zarakol tarafından yollanınca, bu teşekkür yazısını yazmam şart oldu.
Mesleğin duayenlerinden olan Necla Hanım ile tanışmam çok uzun yıllar öncesine dayanır. Çok zarif, yaptığı işe önem veren bir meslek erbabıdır. Friendfeed üzerindeki tepkim kendisine iletildiğinde, hemen bir e posta ile bu durum için bizzat özür dileyerek profesyonelliği ve kriz yönetimindeki başarısıyla yeniden kalbimi feth etmişti.
Özel hazırlanan kutu çok şık, içindeki kadehler ve Mest şişesi de pek güzel. Fotoğraf için annemdeki ışık uygun değildi, paket de taşımak için hafif değildi, sadece özel notumu, kalemimi ve kartımı alıp, kutuyu özenle kırılmayacak bir köşeye yerleştirdim. Kutunun görüntüsü için Alevimden izin alarak onun çektiği görseli kullanmaya karar verdim.
Teşekkürler Necla Zarakol, teşekkürler Mest Rakı
Kumru, boyoz, çiğdem, gevrek ve Klorak
Bu kategorilerde: Beğendiklerim, Şubat 9, 2010, 4:50 pmYazılarımı okuyanlar çocukluğumda birkaç yıl İzmir’de yaşadığımdan söz ettiğimi hatırlarlar. Hatta kızkardeşim Bilge Mintaş İzmir’de doğmuştu.
Aşina olduğum pek çok isim vardır bana İzmir’i hatırlatan. Kumru, boyoz, çiğdem, gevrek, domat, yemiş ve tabii Klorak.
Yılbaşından bir hafta kadar önce İzmir’de yaşayan bir arkadaşım arayıp adresimi istedi. Hayırdır dediğimde “buralardan bir armağan” dedi. Bir kaç gün sonra bir koli geldi, oldukça ağırdı, açınca çok şaşırdım. İçinde Klorak markalı temizlik ürünleri ve bir dosya vardı. Kurumu ve ürünü tanıtan bilgiler, broşürler yerliştirilmişti dosyaya. İliştirilmiş kartvizite baktığımda Satış ve Pazarlama Koordinatörü Gözde Atabay adını gördüm ve hemen iletişim bilgilerine bir mesaj yazarak nazik armağanlarına teşekkür ettim. Ürünler hakkında ancak kullanım sonrası fikirlerimi yazabileceğimi belirttim. Gözde Hanım da yolladığı mesajda zaten asla bir talepleri olmadığını, kullanıp hangi ürünlerden memnun kalacağımı öğrenmek istediklerini yazmış. Emir’in sürpriz olarak yılbaşı tatiline gelmesi, koşuşturmalar, hastalıklar, hava muhalefetleri derken bir türlü fırsat olmamıştı ürünleri kullanmaya. Geçen kar yağışı sonrası evi toparlamam gerektiğinde koliye başvurdum hemen.
İlk kullandığım İzmir ve çevresinde efsane olan ve çamaşır suyunun jenerik ismi haline gelen Ultra Klorak‘tı. İlginç bir şekilde genzimi yakmayan jel tipi bir çamaşır suyuydu. Kedimin tasını temizlemekte kullanıyorum genellikle ve sürekli camları açmak zorunda kalıyorum. Ama bu ürünle böyle olmadı. Tuvalet temizleyicisi ve Kireç Çözücü de kokmadan temizlik sağlayan ürünler onlar da geçer not aldı benden. Sonra sıra Yağ Çözücü’ye geldi, işte müthiş bir ürün.
Kızlar kesinlikle el altında bulundurmalısınız. Fırn, ocak ve mutfak tezgahlarında pek işe yarıyor. Lavabolar için de Klorak Likit Krem kullandım, diğer markalardan farkını anlamam için daha uzun süre kullanmam gerek, ama dikkatimi, çeken toz gibi kalmaması ve az suyla da durulanabilmesi. Renkliler için leke sökücüyü teyzeme götürdüm sonuçları ayrıca yazacağım. Ürünlerden tek ısınamadığım Allura Sıvı Sabun oldu. Kapağını bile açmadım uslu, uslu duruyor dolapta. O ürünler benim ellerimi kuruttuğu için önyargılıyım, ama söz ilk fırsatta onu da deneyeceğim ![]()
Şimdi de biraz bilmeyenler için kendi sözleriyle firmayı anlatayım. KLORAK markası ilk kez tüketici ile 1960 yılında buluşmuş.
İlk zamanlar cam şişelerde satılan çamaşır ve temizleme suyu 1980lerde sarı plastik şişeye geçmiş. Klorak Kimya ve Temizlik Ürünleri A.Ş ise 2004 senesinde kurulmuş. Ekim 2009’da Yazıbaşı’ndaki yeni üretim ve idari binasına geçmiş. Teşekkürler Gözde Hanım ve Klorak, hem nazik armağanınız hem de özenli ürünleriniz için.
Ürünleri çeşitlerini görmek, satın almak, firma tarihçesini incelemek için bu linke tıklayınız.
“İstanbul’da Bul” Mavi’nin armağanı ve canlanan anılar
Bu kategorilerde: Beğendiklerim, Şubat 3, 2010, 11:08 amGeçen hafta Mavi’den hoş bir armağan aldım. “İstanbul’da Bul” adındaki bu rehber; Mavi dostu ve Mavi çalışanı 89 kişinin, İstanbul’da bulunmaktan keyif almalarını sağlayan 228 noktayı biraraya getirerek düzenlenen, bu güne dek hazırlanmış en çok yazarlı kent rehberi olmuş. Okan Bayülgen’in ürün koleksiyonu fotoğraflarıyla da renklenen bu güzel rehber, bende pek çok anıyı tetikledi. 
89 yılında 4 arkadaş kurduğumuz küçük ajansta hizmet verdiğimiz Hatemoğlu’ndan ayrılan, zarif ve kadim dost Alber Levaton ( toprağı bol olsun) yeni başladığı firmada bir reklam ajansı arayışında olduğunu söyleyince görüşmeye gittik. Sait Akarlılar ile tanıştığım günü unutmuyorum, eski bir İstanbul beyefendisi ve güleryüzlü bir reklamverenle karşılaşmak hepimizin hoşuna gitmişti. Erak Jeans adı altında ürettikleri son derece kaliteli denim pantalonların tanıtımı konusunda öneriler istenmişti ekibimizden. Heyecanlı her reklamcı gibi, bizim yaratıcı ekip de önce yeni bir marka yaratmak gerektiğine karar verip hamle etti, ama bu hamle müşteri tarafından “şimdilik” kaydıyla uygun bulunmayınca boyunları bükük, piyasada olan marka üzerine çalıştılar. Uzun süre gidildi, gelindi; Sait Bey’in o sıralarda yurt dışında okuyan çocukları yakınlarda olsaydı durum değişirmiydi bilemiyorum ama iş bize verilmemişti. Aradan yıllar geçti, bir gün bir ilan gördüm, çok ilgimi çekti, iz sürdüğümde Erak’ın ürettiği jeanlerin MaviJeans adı ile satışa çıktığını gördüm. Çok hoşuma gitmişti, çocuklar babalarını değişime ikna etmişlerdi. Şimdilerde Türkiye’nin dünyada beğeniyle hatırlanan az sayıda markasından biridir “Mavi”.
Yıllar sonra, rakip bir dünya markasına iletişim danışmanlığı hizmeti verirken, üzerinde sürekli dirsek çürütülen bir konuda da Mavi güzel bir hamle yaparak, 70 lerin jean pantalon üreticisi “Kot” un ürün cinsi değil bir marka olduğunu anlatan güzel bir kitap serisi hazırlamış ve kalbimi kazanmıştır. Şimdilerde iz sürüyorum, İzzeddin Çalışlar’ın yazdığı ve Ara Güler’in fotoğrafladığı “Blucin” adlı ilk kitabın peşine düştüm. Hava ısınsın sahafların yolunu tutacağım.
Teşekkürler Mavi; hem rehber kitabım, hem hatırlattıkların, hem de nazik davetin için.
Girişimcilerin dikkatine; 30 ocak E tohum toplantısını kaçırmayın.
Bu kategorilerde: Beğendiklerim, Ocak 29, 2010, 5:06 pm
30 ocak günü, 2010 yılında desteklenecek 15 proje açıklanıyor.
Bu toplantıyı kaçırmayın. Hem gelecekte yıldızı parlayacak kişileri alkışlamak, hem de E Tohum projesine gecesini gündüzüne katarak emek veren Burak Büyükdemir’le tanışma fırsatını kaçırmayın.
Burak Büyükdemir; güleryüzüyle herkese olumlu enerji veren, tatlı sert öğretmen, sevecen ağabey, usta yazar… birçok şapkayı aynı anda taşıyabilen ender başarılı adamlardan biri ve bir o kadar da alçakgönüllü. Tanıtım toplantılarına, eğitim kamplarına katılan isimlere bakarsanız anlayacaksınız ne kadar başarılı bir işe imza attığını. 50 ye yakın toplantı, binlerce katılımcı, 20 ye yakın üniversite etkinliği, 200 ün üstünde TV programı, girişimcilik kampları, eğlenceli etkinlikler ve daha neler neler. Kısacası yarın Bahçeşehir Üniversite’sinde yapılacak etkinliği kaçırmayın, görüş açınızı değiştirecek, belki de yeni ufuklara yol almanıza neden olacak kişiler tanıyacaksınız.
Detaylar için
Soul Kitchen, Whatever Works ve Sherlock Holmes. İzleyin, eğlenin
Bu kategorilerde: Beğendiklerim, Ocak 25, 2010, 1:19 pmSinemalarda “halk günü” uygulamasının devam etmesi pek iyi bir durum. Böylece görmek istediğim filmleri indirimli tarifeyle rahatça izliyorum. Geçtiğimiz haftalarda hem Whatever Works’ü hem de Soul Kitchen’i izledim.
Fatih Akın’ın son filmi üzerine pek çok yazı ve eleştri okudum. Fikrine güvendiğim arkadaşlarımın olumlu yazıları, izlediğim fragmanlar ve arka plandaki müzikler de film hakkında güzel ipuçlarıydı. Rahat izlenen bir film Soul Kitchen, hem de almanca olmasına rağmen. Oyuncuların performansları kadar filmin müziklerinin de etkisi büyük.
Fatih Akın filmlerinin vazgeçilmezi Birol Ünel’in canlandırdığı tırlak şef Shayn Weiss , Soul Kitchen’in sahibi genç Yunanlı oyuncu, kiracı yaşlı kaptan, ağabey rolünde Im Juli’nin sevimli oyuncusu Moritz Bleibtreu de başarılı portreler çiziyorlar. Sevgili rolündeki kız biraz sırıtsa da, filmin geneline hakim olan “akıp gidiyor” duygusu sarıveriyor sizi izlerken. Herkes gibi ben de film sonrası, çıkışta filmin müziklerinin cd leri satılsaydı diye düşündüm.
Görsel http://stanzedicinema.wordpress.com/2009/09/12/venezia-2009-ix-giorno-2/ adresinden alınmıştır.
Gelelim Whatever Works’e; yine sürenin nasıl geçtiğini anlamadığım filmlerden biri de bu. Bir Woody Allen filmi.
Larry David; Seinfeld izlediğim günlerden takibe aldığım bir isim. Hınzır zekası, kastırmadan oynaması, oyuncu seçimiyle hep saygı duyduğum biri. ComedyMax kanalını izleyebildiğim zamanlarda Curb Your Enthusiasm dizisinden de büyük keyif alırdım. Film ve dizilerindeki kaba esprileri bile sükunetle izleten Larry David, bu filmde de arızalı birini canlandırıyor. Kendinden çok da farklı biri değil sanırım bu tiplemeler, o nedenle de daha yakın buluyor insan izlerken. Rol arkadaşlarından Patricia Clarkson‘ın performansı da pek iyiydi. Yüzünüzde gülümsemeyle vakit geçirmek istiyorsanız, çıktığınızda da dünyayı kurtarmış gibi hissetmeniz gerekmiyorsa kaçırmayın bu filmi derim.
Görsel http://rthktheworks.wordpress.com/2009/10/18/movie-review-whatever-works/ adresinden alınmıştır.
Ve geldik Sherlock Holmes’a. Sevgili Duygu Kutlu’nun öngösterim davetini görüp de sevinmediğim zaman pek yok ama bu film ile ilgili daveti gördüğümde evin içinde dans da ettim
Emir’in Boston’a dönüş uçağına bindiği günün akşamındaydı öngösterim. Bu kez ben ona nispet yaptım “senden önce izleyeceğim” diye
Aynı gün TED xReset toplantısına da katıldığım için çıkışta sevgili Doktor ile koştura koştura gittik Cevahir’e. Pek çok tanıdıkla kısa sohbetin ardından, yerlerimize kurulup izlmeye başladık. Burada bir yakınmam olacak, ses sisteminin sınırlarını zorlamak gerekmeyen filmlerden biriydi Sherlock Holmes, hangi akla hizmet ses düğmesi sonuna kadar itiliydi anlamadım açıkçası. Ama Robert Downey JR ve Jude Law gibi adamlar perdeye yansıyorsa, pek çok şey anında siliniveriyor
Her ikisi de yine çok iyiydi. Ama Robert Downey JR. küllerinden yeniden doğmanın tadını dibine kadar çıkartmıştı bu filmde de. Kötü adam rolünde Stardust’ın Septimus’u Mark Strong döktürüyordu yine. Filme renk katan Holmes’un gözdelerinden Irene Adler rolünde de Red Eye’da bizleri gerim gerim geren Rachel McAdams var. Vizyondan kalkmadan izleyin, eğleneceksiniz.
Görsel http://lamoviedriver.blogspot.com/2009_12_01_archive.html adresinden alınmıştır.
3 boyutlu bir masal: Avatar
Bu kategorilerde: Beğendiklerim, Ocak 21, 2010, 10:01 pmEmirim yılbaşı öncesi geldiğinde, Avatar fırtınası yeni başlamıştı. Herkes birbirine giriyor, kan gövdeyi götürüyordu. GS-Fener taraftarlarının ağız dalaşını izler gibi dehşet içinde izliyordum olup biteni. Öngösterime gidenlerin ve vizyonda izleyenlerin büyük bölümü filmi yerden yere vuruyordu. Merak ettiğim, ne bekliyorlardı da neyi bulamadılar. “Senaryo zaten Pocahontas”, “Cameron yapa yapa bunu mu yapmış”, “ben zaten öbür Avatar sanmıştım hayal kırıklığına uğradım” gibi gibi. Sanki haftalarca yer gök inlemedi mavi yaratık fotoğraflarıyla, nasıl karıştırılır ki The Last Airbender ile. Ayrıca bu muhabbet; aylar önce Coca Cola’nın kısa öngösterimi sonrasında da günlerce konuşulmuştu. O kısacık gösterimde gördüklerim bana görsel bir şölen vaad ediyordu. İşte sırf bu nedenle yazılanları okuyup etkilenmemeyi tercih ettim. Hem zaten sinema dediğin, eğlenmek ve keyifle vakit geçirmek için gidilen bir yer değil midir? ![]()
Nihayet haftalar sonra, uygun bir seansa ve film izlemeyi sevdiğim en arkadan bir sıra önde yer bulup bilet almıştı Emirim, heyecanla Cevahir’in yolunu tuttuk. Ben sürekli neden İstinye Park’a gitmediğimizi sorgularken bana “darılma ama ben arkadaşlarımla gitmiştim, seninle bir kez daha izleyeceğim” dediğinde üzüldüm, ama teknolojinin içinde dolaştığı için bana rahat izleme şansı veren bir sinemaya götürdüğüne de ikna oldum. Gerçekten de Cevahir Megaplex’in kırmızı, ortası alengirli üç boyutlu gözlükleri sayesinde baş ağrısı vs hissetmeden keyifle izledim filmi. Beklentim yoktu, aşağı yukarı ne göreceğimin ipuçları verilmişti aylar önce. Ama bu kadar keyifle izleyeceğim bir “dijital masal” da beklemiyordum. Renkler, detaylar, yaratıklar, makineler, karakterler hepsini sevdim. Filme veryansın edenler, beğendikleri filmleri 86 kere izleyebilenler neden Pocahontas tadında bir dijital masalı daha izleyememişlerdi acaba.
Filmde tek içime sinmeyen nokta; proje yöneticisi profesör kadının fosur fosur sigara içmesiydi. 2200 lü yıllara yaklaşılır, teknolojinin zirvesine varılır ama bilim adına gözünü budaktan sakınmayan, doğa aşığı kadın ortalığı dumana boğarak dolaşır sahnelerde. İşte tam burada sigara lobileri devreye giriyor ve Cameron’a yıllarca beklediği maddi desteği veriyorlar. Böylece çoluk, çombalak gidilen sinemada, örnek insan olarak alkışlanacak profesör neredeyse kulağından duman çıkartarak dolaşır. İşte her şey içime sindi de bir buna takıldım kaldım ben. Son yıllarda zaten filmlerin en büyük destekçilerinin sigara lobileri olduğu biliniyor. Dikkat edin pek çok dizi filmde de sigara baş rolde. Hatta şimdilerde TV kanallarında anlamsız buğulama tekniğiyle yok edilmeye çalışılıp film keyfimizin de içine ediliyor. Mad Men dizisinde sigara içmeyen kimse yok neredeyse. Çok rica ederim çıkıp da bana “ama o zamanları gerçekçi anlatıyorlar vs” demesin. Sigara içilmeden de çok güzel anlatılabilen dönem filmleri olmuştur.
Sigara lobileri hakkında çok şey biliyorum, çünkü bir zamanlar bu şeytanların içinde görev almıştım. Açık hava organizasyonu, sportif aktivite diye yutturmadık mı yıllarca insanlara Camel Trophy ile markayı. Marlboro boşuna mı sahiplendi yıllarca Formula yarışlarını. Sağlık kurulları gırtlaklarına çöktükçe, daha kolay zarar verebilecekleri film piyasasını keşfettiler. Ürün yerleştirmenin daniskasını yapıyorlar. Sigara sevdalıları pek kızacak okuduklarına ama gerçek bu dostlar, Şimdi bir de bu gözle izleyin bundan sonra filmleri dizileri, bakalım neler fark edeceksiniz.
NOT: Nette biraz arama yaptığımda bu konuya takılanın sadece ben olmadığımı da gördüm. Linkleri aşağıya ekledim. Tartışmalar unutulup gidecek tabii, her zaman olduğu gibi “Para konuşuyor”. Yazık…
http://www.prwatch.org/node/8805
http://virginiahughes.com/2010/01/04/botany-of-avatar/ http://www.worstpreviews.com/headline.php?id=16300
http://www.avatar-movie.org/photo/6470991/thread/3572955/Why+is+Sigourney+Weaver+smoking+in+Avatar%3F
Görsel http://jade7163.wordpress.com/ adresinden alınmıştır. .









