:::: MENU ::::

Viski Hakkında Bütün Merak Ettikleriniz Burada

Sizlere bu yazımda; okurken eğleneceğiniz, hem de arkadaşlarınız arasında Viski uzmanı olarak saygı görmenizi sağlayacak bir adresten söz etmek istiyorum: Viski Kulübü… Bu adresi sık kullandıklarınıza ekleyin derim.
Viskinin ana vatanı neresi? Viski adı nereden geliyor? Nasıl içilmeli? gibi sorular zaman zaman çoğumuzun aklına takılmıştır. Can arkadaşım Tuğçe Esener ‘in ajansı SuperBeta ekibi, aylarca uğraşıp bizler için harika bir kaynak yarattılar. Viski Kulübü web sayfası için Pernod Ricard’ın ev sahipliğinde geçtiğimiz hafta pek keyifli bir de etkinlik düzenlediler. Cezayir Restaurant’ta sıcak bir ortamda hem viski tadımı, hem bilgilenme, hem de dostlarla hasret giderme şansı yakalamak pek hoştu. 1997 yılında Dublin’e gidene dek, viski benim pek de yanına yanaştığım bir içki değildi. Orada bir tadım etkinliğinde denediğimde, viskinin tadı yıllardır itici bulduğum içkiden epey farklıydı. Chivas Marka Elçisi Selçuk Ramazanoğlu’nun tadım konuşmasını izlerken o günleri yeniden anımsadım.   

Viskiyi sek içmekte zorlanırsanız, gül yaprağında çiy tanesi kadar su eklersek, hem aromalarını en yoğun şekilde hissedeceğimizi, hem de içiminden daha keyif alacağımızı belirtti Ramazanoğlu.
Satın aldığınız viskinin içinde 10, 15, 20 yıl yıllandırılan viskilerden oluşan bir karışım varsa, şişenin üzerinde viskinin 10 yıllık olduğu yazarmış. Şişelendikten sonra ise viskinin yıllanma süreci sona erermiş. Bu yüzden satın aldığınız bir viskiyi bekletmeniz onun daha da yıllanmasını sağlamazmış haberiniz olsun.
Viski Kulübü adresinde okuduklarım arasında en çok ilginmi çekenlerden biri de İngilizce’de yalnızca İskoç viskisine has bir ölçü birimi olması: A dram of Scotch. Bu ölçü kişiden kişiye değişse de,“bir duble”ye eşit olacağını söylemek mümkünmüş. Tıpkı dubledeki gibi, “A dram of Scotch”un ölçüsü de servis eden kişinin cömertliğiyle doğru orantılıymış.

Viskinin ana vatanının İrlanda olduğu çok kişinin malumudur da, şişe üzerinde “whisky” yazıyorsa İskoçya, Kanada veya Japonya’da üretildiğini, eğer “whiskey” yazıyorsa da İrlanda veya Ameika’da üretildiğini bilen azdır. Bundan sonra içtiğiniz şişeye daha dikkatle bakacağınızdan eminim.

Haydi şimdi BURAYA tıklayarak, siz de Viski Kulübü’nun tutkunları arasına katılın.


Da Vinci Learning Kanalı, öğrenmeyi eğlenceye dönüştürüyor

Geçen hafta; başarılarını takip etmekten mutlu olduğum manevi çocuklarımdan Müge Doğrular’ın şirketi 11 Digital‘in davetlisi olarak Da Vinci Learning Türkiye hakkında bilgi almak üzere anne bloggerlar ile birlikte Astoria’daydım.    Güleryüzlü karşılamasıyla sevgili Pınar Yumuşak beni Da Vinci Learning Türkiye Temsilcisi Banu Canözkan ile tanıştırdı. Anne bloggerlar ile selamlaşıp, önceden tanıma şansı elde ettiklerimle hal hatır sorduktan sonra sıra geldi Banu Canözkan’ın konuyla ilgili olarak verdiği bilgileri dinlemeye.

Aileler ve çocuklar için interaktif, güvenli, eğitici ve eğlenceli bir televizyon izleme deneyimi sunan Da Vinci Learning Kanalı, öğrenmeyi zevke dönüştüren eğitim anlayışıyla programlar hazırlıyormuş. Canözkan’ın anlattıkları arasında benim en ilgimi çeken cümle “Türkiye’deki çocukların yepyeni bir görsel tecrübe edinmesi, dünyanın nasıl işlediğini öğrenmesi ve en önemlisi aile içindeki paylaşımı artırarak bunun zevkine ailece varmalarına yönelik programlar sunmaları” oldu.
Tüm aile bireyleri için eğlendiren ve eğlendirirken öğreten bir tv izleme deneyimi sunan Da Vinci Learning Kanalı, bu misyon ile 24 saat yayın yapan tek kanalmış. Da Vinci Learning, çocukların bilgi dağarcığını geliştiren, merak uyandıran ve uzmanlar tarafından tüm dünyadaki içerik sağlayıcılar arasından özenle seçilen programları içeriyormuş. Hikayesel anlatım metodları kullanılarak sunulan programlar, çocukların ihtiyaçlarına, seviyelerine ve günlük ihtiyaçlarına yönelik hazırlanıyormuş. Da Vinci Learning, şiddet içermeyen programlarıyla ebevyn ve çocuklar arasındaki iletişimi ve interaktiviteyi geliştirmesinin yanı sıra, bilgi ve kültür seviyesini artırmaya özen gösteriyormuş.
D-Smart 72. kanaldan izleyebileceğiniz Da Vinci Learning’de çocuk ve belgesel kanalları birleşmiş durumda. Sevimli Fare Marvi Hammer, Arka Bahçe Bilimi, Zaman Yolcuları gibi ilginç programların detaylarına ve daha pek çok bilgiye BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz.

 


Buzbağ, Efsane Gurmelerini Arıyor

Geçtiğimiz günlerde gelen bir mesajla hoş bir etkinliğe katılma şansına sahip oldum “Efsane Gurmelerini Arıyor”. Friendfeed ve Facebook üzerinden paylaşımlarını izlediğim Buzbağ Şarapları; yazılarını okuyup sevdiğim, hemen hepsini de tanıma şansı bulduğum blog yazarları moderatörlüğünde bir dizi etkinlik düzenliyordu. Sevgili Ayşem Öztaş’ın moderatörlüğünde yapılacak olana ben de katılma şansı buldum. Levent Köşebaşı Restaurant’ta kalabalık bir grupla birlikte, güleryüzlü evsahiplerimizin sohbetleriyle vaktin nasıl geçtiğini anlamadığımız harika bir gece geçirdik.
Kayra Wine Center Eğitim Müdürü Ayça Budak’ın şarap-yemek uyumu konusunda özenle tek tek verdiği detayların hepsini bir kayıt cihazım olsaydı da kaydedebilseydim keşke.
Buzbağ Şarapları Türkiye’nin en köklü markalarından biri, Elazığ yöresinde yetişen Öküzgözü ve Diyarbakır yöresinde yetişen Boğazkere üzümleriyle Elazığ’da üretiliyor. Buzbağ, adını Harput yöresinde Buzluk Mağaraları’ndan almış. Dünyanın en ünlü şarap yazarı Hugh Johnson; Şarap Ansiklopedisi’nde “Eğer Nuh’un Ağrı Dağında ekilen üzüm bağları ilk bağlar ise ,Türkiye’nin şarabın anavatanı olduğunu ileri sürmesi doğaldır” demiş.
Peynir tabağı ile tatmamız için hazırlanan Buzbağ Beyaz ve Mezeler ile birlikte içmemiz için sunulan Buzbağ Klasikle başladık tatmaya. Beyaz şarabı peynir, çerez ve cipsle tüketmeyi pek severdim eskiden, o akşam yeniden bana güzel günleri hatırlattı damağımda kalan lezzet. Buzbağ Klasik müthiş bir kırmızı şarap, Türkiye’nin en çok tercih edilen Öküzgözü ve Boğazkere kupajı olduğunu öğrendim. Uzun süredir dostlarla yenen yemeklerde veya akşam gidilen yerlerde rakı içerim. Öğle yemeği veya bir kokteylde şarap içmem gerekirse genellikle sonuç hüsran oluyordu. Genzimi yakan, dilimi kabartan şaraplar nedeniyle içemez olmuştum. Mezeler ile pek yakışan Buzbağ Klasik benim favorim oldu. Daha sonra ara sıcaklarla beraber Buzbağ Elazığ Öküzgözü denedik, o da pek lezizdi ve damakta bıraktığı tad çok hoştu. Zannetmeyin ki sadece yedik içtik, konuklar birbirleriyle tanıştı, hatta şakalaştı bile ilerleyen saatlerde. Herkesin farklı alışkanlıkları ve damak tadları Buzbağ sayesinde ortak noktalarda buluşuvermişti sanki. Etlere geçildiğinde, bir başka müthiş lezzetle tanıştım Buzbağ Rezerv mutlaka deneyin derim. Öküzgözü ve Boğazkere üzümlerinin kupajıyla üretilen Buzbağ Rezerv 3 rekolteye sahipmiş. 2004 rekoltesinde böğürtlen ve tarçın aromaları baskınken; 2005 rekoltesinde olgun çilek, nane ve kahve aromaları dikkat çekiyormuş; 2006 rekoltesinde ise karadut, yasemin, sedir ağacı ve ardıç aromaları ön plana çıkıyormuş. Şarapseverlerle buluşmadan önce 24 ay meşe fıçıda dinlendiriliyormuş.

Konukların çoğundan saklama konusunda sorular geldi doğal olarak. Ayça Hanım’ın önemle üzerinde durduğu konu odanın ısısı idi. Yatay olarak saklamayı öğrenmişiz hepimiz ama ısı konusunda pek de dikkatli olmadığımızı öğrendik o akşam :) Özellikle biz Türklerin çok sıcak evlerde yaşadığından bahsedilince, son günlerde satışa sunulan değişik marka şarap dolaplarını hatırlattı konuklardan biri.
Gecenin sonunda moderatörümüz sevgili dost Ayşem Öztaş’ın el emeği biscottilerle uğurlandık evlerimize.
Teşekkürler Kayra ekibi, teşekkürler Zarakol ekibi, Köşebaşı da tam kadro aferini hak etti ve tabii teşekkürler Ayşem Öztaş.


Kaostan Uzak Durun

“Türkiyenin gerçek anlamdaki tek aksiyon filmi”… basın bültenlerinde yer alan bu iddialı cümleyle, sağda solda haber olan Kaos Örümcek Ağı filmine gidecekleri kötü bir sürpriz bekliyor. Yabancı aksiyon filmlerini ve dizilerini sıklıkla izliyorsanız, bilgisayar oyunlarını keyifle oynamışsanız bu filme katlanmanız çok zor.
Sıradan izleyiciler, hatta daha da açık yazayım mafya dizilerine tutkun 9-15 yaş arası ergenler izler ve hatta beğenirler de. Siz siz olun, hislerinize güvenin ve çok değer verdiğiniz biri de davet etse bu filme gitmeyin.
Çok rica ediyorum “Türk sinemasına ve yönetmenlerine haksızlık ediliyor” bık bıkları da etmeyin. “Piyasada mafya dizileri ve vurdulu kırdılı filmler iş yapıyor, bir tane de ben çekeyim” mantığıyla işe girişip, eline yüzüne bulaştıran birilerine destek vermek, sinemaya gerçekten emek verenlere haksızlık olur.
Eh be kardeşim, eline güncel bir konu gelmiş, güzel işlenebilecekken sen ne demeye Matrix çakması, ilkokul çocuğu kompozisyonu tadında aksiyon sahneleriyle işi berbat ediyorsun. Oyuncu kadrosu desen daha da vahim. Her biri tek tek başka işlerde iyi sonuçlar vermiş olabilirler, kabul ediyorum. Ama burada olmamışlar, hele Cemal Hünal nasıl sırıtmış anlatmam mümkün değil. Tiyatrocular, dizi oyuncuları hepsi dökülmüşler.
Film yönetmek bir meziyettir, herkes yönetemez. Kafanız karışıksa sonuç daha da beter oluyor. “Oraya bir ateş topu, bir de yağmurlu sahne koyalım iyi gider, şuradan kanlar fışkırsın, sen iki uçan tekme savur, sen deriiin derin bak” demekle olmuyor bu işler üzgünüm.
Lütfen dersinizi iyi çalışın; sinemaya gönül ve emek vermiş çok sayıda değerli sinema insanına, yaptığınız kötü işlerle haksızlık etmeyin.


Wrath of the Titans, Titanların Öfkesi

Bu sabah Warner Bros’un davetiyle “Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” filmini izledim. İlk filmi izleme fırsatım olmamıştı, gitmeden önce internet üzerinden trailer ve referans videoları izledim, kendimi izleyeceğim filme hazırladım.

 Jonathan Liebesman’ın yönettiği “Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” ünlüler resmi geçidi gibi bir görsel şölen. Fantastik filmlerden hoşlananlar, nefes kesici şekilde geçecek yüz dakikaya hazır olsunlar. Laf olsun diye söylemedim, gerçekten koltuğunuza yapışıp izleyeceksiniz bu filmi. Özellikle 7 yaş üzeri erkek çocuklu aileler için eğlenceli bir haftasonu seçeneği olacaktır.

Mitolojiye tutkun biri olarak Pegasus, Minotor, Chimera ve Cyclopslar gibi yaratıkları; Zeus, Hades, Poseidon gibi tanrıları beyazperdede izlemek pek hoşuma gitti.
Avatar ile tanıdığım, Perseus’u canlandıran Sam Worthington’a; Zeus rolünde Liam Neeson, Hades rolünde Ralph Fiennes ve Andromeda rolünde Rosamund Pike eşlik ediyorlar. Hephaestus’u canlandıran Bill Nighy ise itiraf etmeliyim ki benim için hep Love Actually’deki Billy Mack karakterinde kalacak :) Adamcağız bu filmde de, Harry Potter ve Pirates of Carribean serilerinde de eğlenceli karakterler çiziyor ama o benim için hep geçkince popstar olacak :)
Ralph Fiennes ve Liam Neeson da her filmini pek severek izlediğim oyunculardır, bu filmde de rollerinin hakkını zorlanmadan veriyorlar.

Daha önce The Sorcerer’s Apprentice filminde izlediğim ama asla hatırlayamadığım Toby Kebbell ise eğlenceli bir karakter olan Poseidon’un yarı tanrı oğlu Agenor’u başarıyla canlandırıyor.
İnsanlığın sadakat yoksunluğundan ötürü tehlikeli ölçüde zayıf düşmüş olan tanrılar, ölümsüzlüklerini kaybetmek ve babaları Kronos’un güçlenmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalınca  tanrı Zeus oğlu Perseus’tan yardım ister. Perseus ise kendi oğluyla huzurlu bir hayat sürmek üzere ölen karısına söz vermesine rağmen, yine oğlunun geleceğini düşünerek babasına yardım etmek üzere Kraliçe Andromeda, Poseidon’un yarı tanrı oğlu Agenor ve devrik tanrı Hephaistos ile birlikte yeraltı dünyasına yola çıkarlar.
Hikayenin devamını bu cuma gösterime girecek filmde izleyeceksiniz :)


						

Uğur Özmen ve Social CRM Mart 2012 Toplantısı

Social CRM toplantımızın bu ayki konuğu değerli dost Uğur Özmen di. Programının yoğunluğuna rağmen kırmayıp geldi ve bizlere CRM den Social CRM e gidiş yolunda keyifli bir yolculuk yaptırdı. Daha önce de derslerini ve sunumlarını izlediğim için durağan bir sunum izlemeyeceğimi tahmin ediyordum ama Uğur Hoca bu kez tahminlerin de ötesine geçip bizlere sağlam bir workshop yaptı.  ”Bir Kadın Bir Erkek” dizisini olay olarak ele alıp, diziye internet üzerinde nasıl para kazandıracağımız konusunda antremanlar yaptırdı. Kendisi blogunda yazacaktır detayları ben özet geçeyim. Sonuçta ortaya çıkan, salondakilerin çoğunun altın tavuğu kesmeye meraklı olduğuydu
Bana göre sunumdaki en eğlenceli an; Uğur Hoca’nın iki sorusuna elleri kaldırarak cevap verilmesini istediğinde ortaya çıkan görüntüye yaptığı yorumdu. İlk soru “verilerinizin güvenliğine dikkat ediyor musunuz?” eller havada iken ikinci soru geldi “facebook hesabınız var mı?” diğer eller de havaya kalktığında Uğur Hoca’dan müthiş yorum geldi. “Kendinizi teslim olmuş gibi hissettiniz değil mi?” Çok sayıda kişi gülüştü ama önemli bir noktaya değinmişti Uğur Hoca, gönüllü olarak paylaştığımız verilerle nerelere varılacağını anlatmaya başladığında “Facebook hesabmı silsem mi” diyenler vardı :)
İlereleyen dakikalarda “Bilgiyi anlamlandırıken seçtiğiniz hedef kitlede en belirgin 4-5 değişkeni bulduktan sonra, analitiğe dönüp diğer değişkenlere bakarak yol çiziyorsunuz ve veriler daha çok anlam ifade etmeye başlıyor. İnformatik olanla endikatör olan arasındaki farkı öğrenmek CRM’in en önemli özelliği. Harcanan bütün çabaların temelinde ise müşterilerden daha çok para kazanmak var.” diye devam etti Uğru Özmen.
Ükütücü bir öngörüyle, semantiğe doğru gidildikçe temel değerleri olmayan insanların yönetimine doğru yol alınacağından söz etti Uğur Hoca ve “sizin ne aradığınız değil, size ne aradığınızın hissettirildiği önem kazanacak” dedi. Web 2.0′ın bireyin şirketlerden güçlü olduğu, sesini daha çok duyurduğu bir dönem ve Web 3.0 dan önceki son dönem olduğunu düşündüğünü de sözlerine ekledi.
Benim için yine çok zihin açıcı bir workshop ve dostlarla sohbet etme fırsatıydı. Teşekkürler Uğur Özmen ve salonu tıka basa dolduran bütün konuklar.


Take Shelter / Sığınak

Geçen hafta cuma sabahı Warner Bros ve Ares Film davetiyle, kalabalık bir sinema yazarı kadrosuyla birlikte izledik  Take Shelter/Sığınak filmini.

Take Shelter/Sığınak bir psikolojik gerilim, önce bunu sindirin, sonra izleyin. Özel efektelerin ve kamera oyunlarının değil, müthiş oyunculukların, repliksiz uzun sahnelerin ağırlıkta olduğu bir film.
Zaman zaman bazı izleyicilerin tweetlerine veya konuşmalarına rastlıyorum ve gözlerimi devirerek çemkirmek istiyorum “be hey sersem, elindeki telefon kadar da mı aklın yok, o havalı telefonundan anında internete bağlanıp iki üç eleştiri oku da öyle izle”.

Jeff Nichols’ın yönettiği Take Shelter/Sığınak; Cannes’dan ödülle dönen ve İstanbul Film Festivali’nin de en çok ilgi gören filmlerinden.
Başrolde Boardwalk Empire izleyicilerinin, hasta ruhlu federal Ajan Nelson Van Alden performansıyla hemen hatırlayacakları Michael Shannon var. Karısı rolünde ise The Help’teki performansını duyduğum ama henüz izleyemediğim Jessica Chastain var. Amerika’nın kasırgası ve fırtınası eksik olmayan orta bölgelerinden Ohio’da yaşayan Curtis’in; karısı ve işitme engelli kızıyla birlikte orta sınıf Amerikalıların çoğu gibi düzenli günlük yaşamlarının, Curtis’in rüyaları ve bozulan ruh sağlığı nedeniyle kabusa dönüşünü izliyoruz.

Michael Shannon ve Jessica Chastain’in olağanüstü oyunculuklarına, onlardan şirinliğiyle rol çalmaya çalışan işitme engelli kızlarını oynayan Tova Stewart, en yakın arkadaş Dewart rolünde Shea Whigham (onu da Boardwalk Empire’da Nucky’nin şerif kardeşi performansıyla tanıdım), en yakın arkadaşın karısı rolünde Katy Mixon eşlik ediyor(onu da Mike&Molly dizisinde çizdiği absürd karakterle tanımıştım)

Bu haftasonu ödüllü bir film izlemek isterseniz, özellikle güçlü oyunculuklar ve psikolojik gerilim ilginizi çekiyorsa, bu film sizin için biçilmiş kaftan kaçırmayın derim.


Van’daki son kale de düştü

Van’daki son kale de düştü. Van’daki gençlere aydınlık olan son kale Kelepir Kitabevi kapandı. Değerli dost Didem Özbahçeci Sönmez sayesinde, on yıl kadar önce varlığından haberdar olduğum bilgi yuvası geçtiğimiz günlerde kapandı. Kitabevlerinin kapanması hep içimi acıtıyor. Yeni yetişirken içinde dolaşıp, kitapları koklayıp okşadığım Hachette ve Sander kitabevleri kapandıklarında günlerce kendimi hasta hissetmiştim. Beyoğlu’ndaki Denizler Kitabevi kapanacak dediklerinde de çok sarsılmıştım.
Üzüntümüz büyük, Kelepir Kitabevi Van’da bilginin, aydınlığın simgesiydi. Sevgili Didem’in dayısı, kitabevinin sahibi zarif ve müthiş insan Haluk Bekiroğlu’na gönderilen bir mektubu paylaşmak istiyorum sizlerle. Belki o zaman neden bu kadar üzüldüğümüzü daha iyi anlayabilirsiniz. Tabii anlayabilecek durumda olanlar için geçerli söylediklerim, biat edeyim derken akıl tutulması, yürek taşlaşması yaşayanlara vız gelecektir.

Kelepir’in Son Günü
“Kelepir” Van’da bir kitabevidir.

Benim için önceleri, ucuz kitap edinmenin mekânıydı. Samsun’da askerliğimin çarşı izninde tanışmıştım onunla… Adı bilinmez sinema kitaplarını ilk gördüğüm yerdi…

Adı bilinmedik bir adamdım Van’a geldiğimizde… İçimde gurbetlik uğulduyordu.
Bir arkadaşım bahsetmişti ondan “dayım” diyerek… Ben onunla tanıştığımda içim bu yüzden bilenmişti, belki de “dayım “sayacağımı bilemeyerek…

Bilen bilir mutlaka hem de pekiyi… Gözlüğü bazen ışıltılı gülüşlerin aksiyle parlar bazen kıyıcı öfkelerin buzuyla kaplıdır. Gene de kim ne derse desin iyi adamdır. Ki “adam” olmak hakkında iyi bir kaynaktır.

Uzun mu uzun bir sohbetin ardından karakolluk olmanın eşiğinden dönerek ayrılmıştım yanından…
Bana “Kelepir” zincirlerinin nasıl oluşturulduğunu ve beceriksizce batırıldığını anlatmıştı. Ne yalan söyleyeyim… Ya burcumun getirdiği hesapsızlıktan ya da sadece sohbetinin hesapsız zevkinden, dedikleri bir kulağımdan girip öbür kulağımdan çıkmıştı.

Bana onları anlatan adamın Kelepir gibi bir yeri niye çalıştırdığını hiç anlayamıyordum. Yeni kitapları elinden geldiğince izleyen… Ama belki daha önemlisi ayaküstü de olsa kitapseverlerin sohbet edebildikleri, sözcükleri ve yazıyı ciddiye alan bir yerdi.

O gün, insanları birbirinden ayıran o büyük depremden epey sonra uğradığımda öğrendim olanı biteni. Raflar seyrekleşmişti. İçeride bir göç bungunluğu vardı. Maraş Caddesi’nden çıkarken Kız Meslek Lisesi’nin artık yerinde olmadığını, Ticaret Lisesi’nin de yıkılmakta olduğunu gördüğümde duyduğum o artçı dehşet dükkânın bütün köşelerine sinmişti. İçi çekiliyordu, sanki insanın.

Kelepir’in ayrılmaz parçası, şivesinden tebessümüne apaydın Vanlı, Çetin Ağabey vaziyeti açıkladı. Maraş Caddesi yok olmak üzereydi, okullar harap olmuş, ahali göçmüştü. İşin daha acı tarafı kimsede kitap okuma merakı kalmamıştı. Ve ilk defa Kelepir’de çay içilmiyordu… Çetin Ağabey, taziyelerde metin, sohbetlerde şen yüzünde, gene de bilgeliğin zırhındaki çatlaktan sızan bir hüzünle söyledi bütün bunları. Vahdet ki o da her girdiğimde koltuğumun altına nasıl girdiğini almadığım kitaplarımın müsebbibiydi, zorlama gülüşlerle buyur etmişti beni rafların önüne.

Kelepir, hazır tavuk’tan yufkaya, akla gelmedik pek çok şeyi Van’a ilk kez getirmiş bir ailenin, kitapsızlığa, cehalete ve bağnazlığa karşı savunduğu son kaleydi.

Yarı fiyatlı kitaplarına adeta saldırdığımda kendimi bir yağmacı veya akbaba gibi hissettim. O yüzden önce kitapları azalmış raflarıyla içini ve sonra belki de Türkiye’de artık hiç örneği kalmamış o orijinal “Kelepir” zinciri tabelâsıyla kepenkleri inik cephesini…

Gene de devam eder Kelepir rüyası Halûk Bekiroğlu’nun hayatında… Halûk Bekiroğlu, sattığı şeyi tanıyan, eli sigaralı, memlekete sevdalı, candan mı candan bir Türk evlâdıdır.

Ben “abi” derim ama sorsanız hani yalan da olmaz, desem ki “dayımdır”.

Kelepir kitabın Van’daki adıdır…

Kelepir kepenklerini, belki de cemre suya indiğinde, tabelasıyla beraber indirdi. Satılanlar satıldı, satılmayan kitaplar kolilenip iade edildi. Raflar belki söküldü, belki sökülmedi. Birileri gelip enfes tabelâsını yerinden etti. Camlarında eski çıkartmalar, kiracının gelişine kadar şaşkınca kaldı. Vahdet, Çetin Ağabey’den sonra ışıkları son kez söndürerek çıktı, asma kilitler de son kez takırdadı. Dükkân ilk kez kitapsız bir boşlukta, bağrı soğuk, sağır geceye “merhaba” dedi. Onunla beraber Van’da bir devir bitti.

Kelepir, Van’da bir kitabeviydi. Hem de ne kitabevi…

Afşar ÇELİK 28.02.2012


Organ Bağışlayın, Hayat Kurtarın

14 Mart, sağlık sektöründe görev alanlar için önemli bir gün. Tıp Bayramı adı altında uzun yıllardır kutlanıyor. Sağlık sektöründe yaşanan yoğun sorunlar nedeniyle, bu yıl sağlık çalışanlarının Tıp Bayramını kutlamayacakları Tüm Sağlık-Sen Genel Başkanı Okay Erözgün tarafından dile getirildi.

Sektörde yaşanan sorunların kısa sürede çözülmesini dilerken; önemle hatırlanması ve farkındalık sağlanması gereken bir konuyu paylaşmak istiyorum sizlerle.

Geçtiğimiz günlerde aldığım bir bilgilendirme mesajı ve yollarda gödüğüm afişlerle yeniden hatırladım organ bağışı konusunu.

Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar çoğu zaman insanlarımızın bilgi eksikliği, inanç sistemi gibi duvarlara çarpıp çaresiz kalıyor. Tabii hastalar da şifa bulabilecek yerde, ölüp gidiyorlar sevdiklerinin gözü önünde tükenerek.

Türk Nefroloji Derneği verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış yaklaşık 60.000 hasta bulunmakta. Bu sayının, gelişmiş birçok ülkenin neredeyse 2 katı olan yıllık % 10 artış oranı ile 2015 yılında 100.000’i aşacağı ve halen 1.5 milyar dolar olan tedavi maliyetinin iki katına çıkacağı tahmin edilmekte. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış 65.000’e yakın hasta bulunmakta ve toplam sağlık bütçesinin % 5.2’si bu hastaların tedavisi için harcanmakta. Bu sayının yakın gelecekte 100.000’e ulaşacağı ve tedavi maliyetinin 3 milyar doları aşacağı tahmin edilmekte.

Böbrek nakli, hastalara daha uzun ve kaliteli yaşam olanağı sunmasının yanı sıra, tedavi maliyetinin de önemli ölçüde azalmasını sağlamakta. 65.000’e yakın son dönem böbrek yetmezlikli hastanın ancak % 12.5’i böbrek nakilli, % 87.5’lik büyük hasta grubu diyaliz ile yaşamını sürdürmek zorunda. Üzücü kısmı, ülkemizde böbrek nakillerinin büyük kısmı canlı vericiden yapılmakta, kadavradan böbrek nakli sayısı yeterli değil.

Ulusal Organ Bekleme Listesine kayıtlı 19.000’e yakın hastanın böbrek beklemesine karşın, son yılda ancak 521 hasta bu şansa erişebilmiş (tüm böbrek nakillerinin % 18.5’i). Çaba harcanması ve dikkat çekilmesi gereken bir alan. Yapılacak çok iş ve alınması gereken çok mesafe var. En önemlisi de organ bağışı konusunda farkındalığın artırılması ve bağışçı sayısının artırılmasıdır. 2011 yılında toplam 1319 beyin ölümü bildirimi yapılmış olmasına karşın, sadece 343 kadavra vericisinin ailesinden organların kullanımı için izin alınabilmiş (% 26). Nüfusu 75 milyona ulaşan bir ülkede yıllık beyin ölümü bildirimi sayısı ve bağış oranı Batı ülkelerinin çok gerisinde. Toplumun bilinçlendirilmesinin ve sağlık personelinin bu konuda özel olarak eğitilmesinin önemi büyük.

Sevgili Burcu Tüzün‘ün yazılarında sıklıkla yer alan organ bağışı konusunda etkin bir kaynak olan linki sizlerle paylaşmak istiyorum. Organ Bağışı ve Nakli konularında bilmek istediğiniz şeylere BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz.

Unutmayın, sağlığımız en önemli zenginliğimiz; organ bağışı konusunda duyarlı olup, yakın çevremizi de bilgilendirelim, farkındalık yaratılmasına destek olalım.


Sizin Hiç Babanız Yandı mı?

15 dakikadır okuduğum haberler, makaleler benim içimi acıtıyor, hırsımdan çenemi sıkıp duruyorum, kayıpları olanlar ne haldedir kim bilir.

“Yetmez Ama Evet” diyen yalakalar, çıkarcılar, liboşlar, demokratlar, kendini entelektüel ve hatta özgürlük meşalesi zannedenler mutlu musunuz? İçinize siniyor mu olan bitenler, huzur içinde mi uyuyorsunuz akşamları.

Sivas katliamında hayatını kaybeden Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok; Temmuz 2011 de, anma törenini yasaklayan zihniyeti protesto ederek bir mektup yazmıştı. Bu mektubu okuyun lütfen, daha önce okumuş olabilirsiniz yeniden okuyun ve paylaşın. Elimden gelen bu, şimdilik.

“Siz sayın devlet yöneticileri nasıl ki 18 yıl önce günler öncesinden planlanan kalkışmanın piyonu olan binlerce kişinin 35 insanı diri diri yakışını 8 saat boyunca eliniz kolunuz bağlı izlediniz, öyleyse bugün orada kayıplarının yasını tutan birkaç yüz kişinin otelin önünde toplanarak karanfil ve türkülerle acılarını paylaşmalarına ve o meşum günü hatırlatmalarına mani olamazsınız!

Siz ki cumhuriyet tarihinin en insafsız ayaklanmalarından birinin temelinde yatan bu ortaçağ zihniyetine göz yumdunuz, siz ki bu katliamın ardından adil bir hukuk süreci işletmediniz, sadece kalabalıktan göstermelik olarak topladığınız sanıkları yargıya taşıdınız, elebaşlarının örgüt liderlerinin peşine düşmediniz, siz ki ‘sözde’ aranan firari sanıkların T. C. Sınırları içinde evlenmesine, askerlik yapmasına, ehliyet almasına olanak sağladınız, siz ki bir insanlık suçunu zaman aşımı ile yüzyüze bırakacak altyapıyı sağladınız, siz ki 18 yıldır eyleme geçen cehalet ile savaşmadınız, Sivas katliamının ardında kalan karanlıkları aydınlatmadınız! Öyleyse bugün bu insanların senede sadece bir gün -o da kendi başlarına geldiği için- toplanmalarını yasaklayamazsınız. O günü tekrar yaşamak bile ne kadar ağırdır bilir misiniz?

Sizin hiç babanız yandı mı? Hiç evladınız öldü mü? Siz kimi o otelden uzak tuttuğunuzun farkında mısınız? Oradan uzak tutamadıklarınızı adaletten uzak tutmayı pekâla biliyorsunuz.

Sivas’ta deprem ya da sel gibi bir doğal bir afet yaşanmadı. Orada gözü dönmüş bir kalabalık insanları öldürdü. “Olaya insan merkezli baktığımız için hiçbir ayrım yapılmadı” diyemezsiniz. Orada insanlar tesadüfen ölmedi. Onları öldürmeye kalkanla öleni bir arada anamazsınız. Madımak binasının yerine talep ettiğimiz utanç müzesini kurmaktan özenle kaçınıp sözde ‘bilim ve kültür merkezi’ kurmanız kabul edilemezken orada -hele bizlerin izni olmadan- kayıplarımızın isimlerini kullanamazsınız. Saldırganla mağdurun adını birlikte yazmak şuursuzluk ya da aymazlık değildir. Bu bilinçli yapılmış bir tercihtir. Meydan okumadır, gözdağı vermektir, kudret gösterisidir, vicdansızlıktır, hakarettir, saygısızlıktır. Derhal ama derhal babam Metin Altıok’un adının oradan kaldırılmasını talep ediyorum. 18 yıldır duygusal sebeplerle Sivas’a adım atmadım. Sadece bir utanç müzesi ya da bir insanlık anıtı yapılırsa gideceğimi söyledim. Şimdi gerekirse oraya gider o plaketi sökerim. Beni buna mecbur etmeyin. Bir zahmet siz kaldırın. Hemen!

Siz basın mensupları, köşe yazarları sizin Sivas katliamının anılmasına itirazınız olamaz. Sizlerin toplumsal sorumluğu var. Ülkemizde çok gerilerde olan eğitim sisteminin gelecek kuşaklara aktarmakta yetersiz kaldığı noktada yakın tarihimizin karanlık olaylarını tekrar tekrar hatırlatmalısınız. Kapkaranlık tablonun açmazlarının üzerine gitmeli, gerekli yasal süreçlerin doğru işlemesi ve adaletin yerini bulması için baskı oluşturmak zorundasınız. Sivas 93 anılacak, hatırlanacak ki orada susturulan aydın insanların sesi gelecek kuşaklara ulaşabilsin. Bu ülke geçmişiyle doğru anlamda yüzleşebilsin, alınacak dersler alınsın.

Lütfen Sivas’ta yaşanan vahşeti yazın, hatırlatın. Dava sürecinin önemli kırılma noktalarını takip edin, aktarın. Örgütsüz olduklarını söyleyerek ceza indirimi alanların örgütlü suçlara tanınan haktan yararlanmak için başvurmalarındaki çelişkiyi, Kaçakların iade istemlerinin Avrupa ülkelerinden doğru taleplerle yapılmayışının takipçisi olun, İnsanlık suçlarının zaman aşımına uğramasına direnin. Dünyada kabul görmüş uygulamalara emsal teşkil eden kararlara yer verin. Sivas katliamı sanıklarının avukatlarından kaçının milletvekili olduğunun bilançosuna dikkat çekin. Neden mağdur avukatlarının böylesi kariyer patlamaları yapmadıklarını düşündürün. Ve son olarak lütfen her yıl sadece 2 Temmuz’dan bir gün önce arayıp duygularımızı sormayın. Bizim duygularımızı tahmin etmek hiç zor değil. Etkili haber için gözyaşlarımızın, acılarımızın peşinde koşmayın, gerçekleri yazın yalnızlığımızı, çaresizliğimizi yazın. Dile kolay 18 yıllık süreci yazın, yanımızda olun ki bir şeyleri değiştirebilelim. Sizin bizim duygularımıza değil bizim sizlerin ve toplumun duygularına ihtiyacı var. Bunu unutmayın!
Son söz :
“Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar.
Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;
İçimde cesetler ve daha ölmemişler var.”
ZEYNEP ALTIOK


Sayfalar:1...12131415161718...42