:::: MENU ::::

Meme Kanseri Hakkında Son Gelişmeler

Dün sabah sevgili Zeyno Tüzkan’ın davetiyle katıldığım bir bilgilendirme toplantısından söz etmek istiyorum sizlere.   

Point Otel’in Barbaros Bulvarı’nda açtığı yeni otelin en üst katında bir salonda yapılacak olan toplantının ilk konuğu azman bir martı olunca hepimiz fotograf makinalarımıza davranıverdik.

Bu irilikte bir yırtıcı ile açık denizde karşılaşan canlının vay haline.

Toplantının açılış konuşmasını Mentor ekibinden Ceren Çerezi yaptı ve konuşmasını sunmak üzere, Dr. Canan Gürsel‘i davet etti. Amerikan Hastanesi cerrahlarından olan Dr. Canan Gürsel’in paylaştığı bilgilerden bazılarını maddelemeye çalıştım.
-Kadınlarda en sık görülen kaser tipi meme kanseridir.
-Kanser nedeni ile ölümlerde; meme kanseri ikinci sıradadır.
-Dünya üzerinde her 11 dakikada bir kadın meme kanseri nedeni ile can vermekte ve her 3 dakikada bir kadın bu hastalığa yakalanmakta.
-Gelişmiş ülkelerde sıklığı artarak görünmekte.
-Meme Kanserine yakalanma yaşı günümüzde 30 lara kadar düşmüş.
-Bu hastalıkta en büyük risk “Kadın” olmak.
-Genetik risk faktörü taşımayan kadınlar da meme kanserine yakalanabiliyor.
-Alkol kullanımı, yüksek kalorili beslenme, yağ içeriği fazla gıda tüketimi, menopoz sonrası aşırı kilo alma riski artıran nedenler olarak sıralandı.
-Meme büyüklüğü risk faktörü değil. Küçük göğüslü kadınların yanlış inançlarla taramalarını ihmal etmemeleri söylendi.
Meme Kanseri ile ilgili konu başlıkları olan bu bilgilendirmelerden sonra; Dr. Canan Gürsel bizlere Profilaktik Mastektomi konusunda bilgiler verdi.   
-Meme dokusunun hastalık oluşmadan koruma amaçlı alınma operasyonu
-Genellikle meme cildi ve başı korunarak yapılan bir cerrahi müdahele.
-Meme dokusu korunarak, hastanın kendi dokuları veya implantlar korunarak plastik cerrahi ile yeni meme yapılabiliyor.
-Genetik testi pozitif kadınlara uygulanabiliyor.
-Tek memede kanser olan kadınların karşı memesine yapılıyor.
-Psikolojik yardım almalarına rağmen meme kanseri korkusuyla başedemeyen hastalar uygulanıyor.
-Takip imkanı olmayan hastalara uygulanıyor.
Dr. Canan Gürsel; koruyucu mastektomi kararı verilirken, hastanın ayrıntılı olarak bilgilendirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Daha sonra söz alan Dr. Reha Yavuzer; bizlere, Meme Rekonstrüksyonu hakkında bilgiler verdi. Slaytları izleyip, Reha Hocanın anlattıklarını dinlerken; bu ameliyatları yapan doktorlara ve uzmanlara sahip olduğumuz için bir yandan sevinip, bir yandan da ekonomik açıdan bu ameliyatların kısa sürede sağlık sisteminin de karşılayabileceği meblağlara ulaşmasını diledim.
Dr. Reha Yavuzer’in sunumundan başlıkları da şöyle sıralayayım;
-Meme Kanseri nedeniyle meme dokusunun cerrahi olarak alınması giderek artan sayıda gerçekleştirilen bir operasyon.
-Mastektomi nedeniyle meme dokusu alınan bir kadının meme dokusunun yeniden yapılandırılması işlemine meme rekonstruksiyonu deniyor.
-Meme dokusu gibi kadınlar için gerek fiziksel açıdan gerekse psikolojik açıdan bu kadar önemli bir organın kaybında plastik cerrahinin sunabilecekleri çok fazla.
-Meme onarımı, zamanlama açısından iki dönemde yapılabilir. Bunlardan biri eş zamanlı ya da anında onarımdır. Bu durumda, meme kanseri tanısı konulmuş hastalarda, meme kanseri ameliyatının gerçekleştirildiği seansta, mastektomi işlemi yapıldıktan sonra yeniden meme yapılması söz konusu.
-Sağlık konusunda toplum olarak çok özensiziz.
-Erkekler otomobillerine gösterdikleri hassasiyeti bedenlerine göstermiyorlar.
-Sağlık kararları, doktorların elini kolunu bağlıyor.
-Sağlık sigortaları kar telaşıyla kaliteli malzeme kullanımını engelliyorlar.
-Kamuoyu bu konularda daha çok şeyi sorgulamalı.
Reha Hoca’nın slaytlarını izlerken; bedenimizin ne müthiş bir makine olduğunu bir kez daha hayranlıkla gördüm. Kendi kendini onarabilen bir makineyiz bizler. Bilim adamları bunu ancak keşfedebildiler. Sırt kasınızı ters çevirip, göğüs dokusuna dönüşmesini sağlayan doktorların sayısının hızla artmasını dilemek, hastalığın yok olmasını dilemekten daha gerçekçi olabilir mi, ne dersiniz?


Üniversite diploması ve altın bilezik konusu

Sizlerle zaman zaman hoşuma giden yazıları paylaşıyorum. Bu kez de genç dostum Baturay Özden‘in; üniversiteye hazırlanan veya şu sıralarda üniversitede öğrenci olanları yakından ilgilendiren bir yazısını paylaşmak istedim. Okuduğu okula çay sıra gidip, yol sıra dönen onlarca öğrenci tanıyınca bu yazıyı paylaşmayı daha çok önemsedim. Teşekkürler sevgili Baturay; yazdığın ve paylaştığın için.

Hani eskilerin gençlere meşhur nasihatıdır ya, “kolunda bir altın bileziğin olsun”. Buna katılmamak elde değil, ama günümüzde üniversite okuyan gençler bu konuda ne yapabilir. Üniversite diploması altın bilezik olmadığına göre ekstra bir şeyler yapmak lazım ama ne?   

Bu konu; tamamen altın bilezik dediğimiz elinden bir iş gelmesi durumunu nasıl tanımladığımızla ilgili. Atalarımız bu sözü söylerken o dönemde diplomaya ihtiyaç olmadan para kazanılabilecek meslekleri kastetmiştir. Eğer elektrik işlerinden anlıyorsanız, iyi bir marangoz iseniz, berberlik yapabiliyorsanız bunlar altın bileziklerden sayılırdı. Hala daha da öyle. Ancak üniversite öğrencilerinin okurken bu tarz işlerde ustalaşması neredeyse imkansız olduğuna göre; üniversite öğrencileri için, altın bileziği yeniden tanımlamanın vakti gelmiş demektir.

Üniversite döneminde kazanacağınız tüm yetkinlik ve beceriler sizin altın bileziğinizdir. Okurken öğrenci toplulukları ve sivil toplum örgütlerinde çalışarak iletişim, liderlik, proje yönetimi, organizasyon, kriz yönetimi gibi konularda kendinizi bir hayli geliştirebilirsiniz.

Hep söylediğim bir şey var; sivil toplum örgütleri iş hayatının simülasyonu gibidir. Bu simülasyonda ne kadar zaman geçirir, ne kadar hata yaparsanız gerçek oyuna o kadar hazır olursunuz. Üniversite yıllarında topluluğunuzun web sitesini yapmak, organizasyonlarınız için sponsor bulmaya çalışmak, sosyal medyada sesinizi duyurmaya çalışmak mezun olduğunuzda sizin altın bileziğiniz olacaktır.

Üniversiteler sadece akademik olarak bir şeyler öğrendiğiniz yerler değildir, olmamalıdır. Hepimizin söylediği gibi “zaten bunların ne kadarını mezun olunca kullanacağız ki” Madem öyle siz de mezun olunca kullanabileceğiniz şeyleri öğrenmek için üniversiteyi bir kaldıraç olarak görmelisiniz. Kendinizi geliştirmek ve kolunuzda altın bileziklerle mezun olmak istiyorsanız derslikler sizi kurtarmayacaktır. Sahada olmanız, koşturuyor ve terliyor olmanız lazım. Sınav dönemleri en çok yorulduğunuz değil, dinlendiğiniz zamanlar olmalı.

Hangi alanda kendinizi geliştirmeniz gerektiği sorusunun cevabı ise zaten sizde. Tutkunuz her neyse, hayaliniz her neyse üniversitede onunla ilgili bir şeyler yapın. İlk başta ne kadar çılgınca gelen fikirler olsa bile, emin olun o fikirler sizin atın bileziğiniz olacaktır.

Unutmayın; okurken cebinize koyacağınız her bilgi, beceri mezun olduktan sonra başarı ve paraya dönüşecektir.

 

(Yazıda kullandığım görsel sevgili dost Uğur Özmen‘in bir yazısından beğenilerek arşivlenmiştir.)


Alone…

We’re born alone, we live alone, we die alone. Only through our love and friendship can we create the illusion for the moment that we’re not alone. 

Orson Welles 


Underworld Awakening sinemalarda

Bu hafta gösterime giren bir filmden Underworld Awakening‘den söz etmek istiyorum sizlere. İlk filmi; oğlum Emir’in arşivinden DVD olarak izlemiştim. Benim pek de hoşlandığım bir film türü olmamasına rağmen, oyuncuları olan Serendipty filmiyle sevdiğim Kate Beckinsale ve Felicity isimli dizide tanıyıp sevdiğim Scot Speedman sayesinde katlanmıştım.
Underworld Awakening için sevgili Duygu Kutlu’dan öngösterim daveti gelince bir durup düşündüğümü itiraf etmeliyim. Sonra IMAX ve 3D deneyiminin aklımı çeldiğini de eklersem öngösterimi heyecanla beklediğimi anlayabilirsiniz.
Hep yazıyorum ve söylüyorum, sinema benim için bir eğlencedir. İzlediğim filmleri eleştirmek için değil eğlenmek için izlerim. Bu filmi de merakla izledim ve etkilendiğimi belirtmeliyim.
Film RED Epic kameralarla çekilmiş. Bu kameraların olağanüstü 5K (5 bin) çözünürlüğü HD’nin yaklaşık beş katı imiş. Imax sinemada 3D izlemek oldukça ilginç bir deneyimdi benim için. Tamam kabul, çok vahşi sahnelerde gözümü kapadım itiraf ediyorum.  
Oyuncu seçimi bana göre gayet başarılıydı; hatta Denek 2 rolündeki India Eisley ile David rolündeki Theo James’i bir yerlere not edin derim. Bir zamanların muhteşem Juliet’i Olivia Hussey’in kızı olan India; oyunculuğunu geliştirirse, gelecekte aksiyon filmlerinde Kate Beckinsale ve Milla Jovovich’in tahtına oturacaktır. Theo James’in ise oyunculuktan yana gelişimini tahmin etmem zor, fakat görsel açıdan yabana atılmayacak bir yakışıklı.
Filmin başında ilk üç filmin kısaca özetinin yapılması da diğer filmleri izlememiş olanların bile bu filmi izlemesini kolaylaştırıyor.
Bu hafta değişik bir deneyim yaşamak istiyorsanız, Underworld Awakening’i izleyin. Filmin keyfini çıkartmak isterseniz IMAX olarak izlemenizi öneririm.
Ve sevgili Mars/Cinebonus ekibi; sizden rica ediyorum, en az bir sinemanızı IMAX yapın da, bir an önce İstinye Park eziyeti çekmekten kurtarın bizi.
Film hakkında detaylı bilgiye BURAYA tıklayarak ulaşabilirsiniz


Aşk, aşk dedikleri…


Hemen her köşede kırmızı kalplerin, pembe pelüşlerin, vitrinlerde allı morlu hediyeliklerin uçuşmaya başladığı şu günlerde; sağda solda solda gözüme ilişenleri yazıverdim.
Birbirini tanıyalı iki hafta olmuş gençlerin “aşkım, cicişim” gibi hitapları; sevgiyi anlatmaktan çok, vıcık vıcık bir his veriyor bana. Saçını, kaşını gözünü, hatta diğer uzuvlarını beğendiği anda aşkından öleceğine karar verenlerle doldu ortalık. Bu kadar basit mi “aşk”, bu denli maddeleşip kolayca tüketilir olması mı gerekiyor.
Her on dakikada bir telefonla arayıp ulaşamayınca, kıskançlık krizlerine girmeler, neden baktınlarla hayatı hem kendine, hem sevdiğine hem de etraftakilere zehir etmelerle geçiyor günler. Kendilerini yeterince sevmedikleri için, bir başkasını sevmeyi de bilemiyorlar. Anın keyfini çıkarmayı düşünemiyorlar. Birlikteliğin; aslında bütün olmayı gerektirdğini sindiremiyorlar.
Hayallerindeki kadına/erkeğe aşık olup, yanlarındaki kişiyi ona benzetmeye ve kalıplara sokmaya çalışıyorlar. Dişi olan hemen evlilik planlarına girişiyor, erkek olanın aklında böyle bir düşünce tabii yok. Sonuç iki taraf için de hüsran oluyor.
Cinsel çekicilik ile aşkı karıştırmak kabul edilebilir bir hatadır. Hormonların tavan yaptığı genç yaşlarda anlaşılabilir ve hoşgörülebilir. Kabul edemediğim ve kızdığım tarafı, “aşk” denilen düşüncenin ucuzlaştırılıp, yozlaştırılması. Trend olanı kullanalım, eskiyi atalım derken duyguları da işin içine katıverdiler sanırım.
Mevlana Celaleddin-i Rumi’den dizelerle “aşk” ı yeniden hatırlamaya çalışalım. Beklentilerimizle değil, duygularımızla sevmeye çalışalım. An’ın keyfini çıkaralım.

Bir insan bir insana aşık olmuşsa;
Bu aşk, aşık olanda değildir..
Aşık olunandadır..!
Aşık olunan, aşık olunmayı istemediği sürece,
Ve bu ateşi içinde yakmadığı sürece,
Hiç kimse ona aşık olamaz!..
Eğer ki birini sevdiysen,
Fakat o seni, senin onu sevdiğin gibi sevmemişse,
Bil ki ; Asıl olan düşündüğünün tam tersidir..
Sevilmeyi seçen o,
Sevilmeyi seçmeyen sen..
Sürüyü arayan çobandır, Koyun değil..
Aşk ateşi önce sevilene düşer,
Ondan sevene sıçrar!


Mevlana Celaleddin Rumi

 

Görsel için http://piyuninopamrat.files.wordpress.com adresinden yararlandım.


Social CRM 2012 ilk toplantı

17 ocak salı Bersay İletişim Enstitüsü salonlarında 2012 yılının ilk toplantısında İbrahim Gökçen konuğumuzdu.

Geçtiğimiz yıl kafe toplantılarıyla sürdürdüğümüz etkinliklerimizin mekanı yeni yılda BİE salonu olacak. İbrahim Gökçen ve katılan konuklara bir kez de buradan teşekkür edeyim. Hem hava şartları hem de trafik engeline rağmen salonu doldurdular.

Konuk konuşmacımız İbrahim Gökçen; bizlere Socail CRM’in nasıl görüldüğünü, nasıl algılanması gerektiğini slaytlarla anlattı.

Konuya aşina olanların ilgiyle izlediği sunumdan bir kaç kareyi ve sevgili Uğur Özmen’in yazılarından referansları aşağıdaki linklere tıklayarak görebilirsiniz. Linkedin grubumuzun linkini de aşağıya ekledim, ilgileneceğini düşündüğünüz arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.

 

 

S” CRM’de neleri değiştirdi 1                                                              

S” CRM’de neleri değiştirdi 2  

Uzaktan CRM Eğitimi/Dinlediklerim İbrahim Gökçen

Social CRM Linkedin Grubu


Bir Ülke Değişirken – Tanzimattan Cumhuriyete Türk Resmi Sergisi

23 aralık günü, İstanbul’un altını üstüne çeviren Nuh Tufanı benzeri havada, evde oturup miskinleşmek yerine, Sabancı Müzesi‘nin yeni sergisinin tanıtımına katılmaya karar verdim.

Emirgan Korusu’ndan esen çılgın rüzgarı görmezden gelip, Atlı Köşk’ün bahçesinden yukarı ağaçlar içinden geçerek yürüdüm. Ağaçların ve yağmurun kokusu, içime işleyen soğuk rüzgarı unutturuverdi. Tepeye ulaştığımda, şemsiyem ters dönmeden yürüdüğüm için zafer kazanmış komutan gibi hissetttim kendimi. Kapıdan girince güleryüzle ve sıcacık kahve ikramıyla karşılanmak pek hoştu.

Sakıp Sabancı’nın ;Türk resminin belirli bir dönemine duyduğu ilgiyle ortaya çıkan koleksiyonun sergilendiği salonları gezerken, Osmanlı’dan Cumhuriyet’ e doğru ilginç bir yolculuk yapıyorsunuz. Bilimsel danışmanlıkları, Prof. Dr. Semra Germaner ve Doç. Dr. Ahu Antmen tarafından yapılan sergide; Osman Hamdi Bey, Fikret Muallâ, Halil Paşa, Şehzade Abdülmecid Efendi ve İzzet Ziya’nın eserlerini görebilirsiniz.

Osman Hamdi Bey’in “Naile Hanım” isimli portresi ve Halil Paşa’nın “Madam X” isimli ödüllü eseri ülkemizde ilk kez sergileniyormuş.
Beni en çok etkileyenler ise; yazıya fotograflarını eklediğim Halil Paşa’nın “Pembeli Kadın” portresi, İbrahim Çallı’nın “Manolyalı Natürmort”u ve Fikret Mualla serisi oldu.

Kendinize güzel bir gün armağan edin, sabah Emigan’daki çay bahçelerinden birinde kahvaltı yaptıktan sonra Sakıp Sabancı Müzesi’nde “Bir Ülke Değişirken – Tanzimattan Cumhuriyete Türk Resmi Sergisi”nde yer alan muhteşem tabloları görün. Hem ünlü ressamlarımızın eserlerini izleyin, hem de Türk resim sanatının tarihsel yolculuğuna tanık olun.

Sergi detayları ve müze ile ilgili bilgilere erişmek için ŞURAYA tıklayınız



Hayber Geçidi’nin Ortasında “Atatürk Çığlıkları”

Yaşadığımız topraklarda olan bitenler; artan gerginlikler, haksızlıklar, felaketler; gri ve soğuk havanın da etkisiyle daha iç karartıcı oluyor. Bir arkadaşımın aldığı, Bütün Dünya dergisinin 1 ocak 2012 sayısına bakınırken, 73.sayfada sağ altta yer alan bir yazıya gözüm ilişti.
Hakimiyeti Milliye Gazetesi 8 mart 1929 tarihli bir yazının köşesinde Mareşal Gazi Mustafa Kemal imzalı bir bölüm vardı.

“Beni inkar edeceksiniz…Hatta büştanla (iftirayla) yad edeceksiniz. Hint’e, Yemen’e ve Mısır’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır.”

Çok etkiledi beni bu satırlar, ne kadar ileri görüşlü, nasıl müthiş bir öndermiş derken, bir süre önce bana eski bir yazısını okutan değerli dost Poyraz Savcı ile konuştuklarımız ve o yazı geldi aklıma. Sizerle paylaşmanın tam sırası. Okuyun ve bir kez daha, hangi ülkede yaşadığınızı, aile büyüklerinizi, ne şartlarla başarılan ve bizlere tepside sunulan bu özgürlüğü nelere feda edebildiğinizi düşünün.

HAYBER’DE TÜRK OLMANIN VERDİĞİ GURUR

Atatürk karşıtı yazıları, yorumları, İnternet sitelerini ve eylemleri okuyup izledikçe, içimde bu büyük Adamın düşmanı olan aymazlara karşı uzun süredir yuvalanmış olan kızgınlık ve hırs doldukça doluyor ve patlamasından korkuyorum. Atatürk’ü bu denli yok sayma, genç nesilleri O’ndan tamamen uzaklaştırma çabaları artık ciddi birer kampanyaya dönüştü. Bu girişime ne yapıp edip engel olmak, bir borç olmaktan öte, hepimizin yaşam nedeni olmalıdır. Atatürk karşıtlarının eylemleri, düşünceleri, haince ve gaddarca saldırıları bana hep bundan 24 yıl öncesini, üstelik uygarlıktan hiçbir şekilde nasibini almamış, harita üzerinde toplu iğnenin ucuyla bile gösterilemeyecek ücra bir dünya köşesini anımsatıyor ve inanın abartmıyorum, her defasında gözlerim doluyor, tüylerim ürperiyor. Paylaşacağım bu olağanüstü konu, yeryüzündeki tüm Atatürk karşıtlarına, tabii işin önemini algılayabilenlere ithaf olunur…

Tarih kitaplarından bildiğimiz, Pakistan ile Afganistan’ı birbirinden son derece katı bir biçimde ayıran, Büyük İskender’in Hindistan’a geçmek için zorlandığı, geçtikten sonra da İndus ovasında telef olan ordusu yüzünden doğu seferine pes etmesine neden olan, İngilizlerin de Afganistan’a egemen olmalarını engelleyen, Karakurum Dağları’nın arasındaki o ünlü Hayber Geçidi’ne Pakistan’da görev yaptığım 4 yıl içersinde defalarca gitme olanağını buldum. İslamabad’daki Büyükelçilikte Basın Ataşesi olarak görevliyken, gelen kişisel ziyaretçilerimizle, basın mensubu dostlarımızla, İslamabad’daki arkadaşlarımızla bu ünlü geçitten geçip, Pakistan-Afganistan sınır kapısı olan Torkham’ı ziyaret ettik. Ancak, burada anlatacağım ne Hayber Geçidi’nin tarihçesi ve doğal yapısı, ne de Torkham adlı ufacık sınır köyündeki insanı hayrete düşüren sıra dışı yaşam biçimi. Hayber Geçidi’ne ulaşmak için içinden geçmek zorunda olduğunuz ve gerek Merkezi, gerekse Federal hükümetlerce “can güvenliğinizin” olmadığının büyük panolarda hatırlatıldığı “Aşiret Bölgesi”nde yaşadığımız ve bu satırları yazarken bile heyecanlanmama, ürpermeme neden olan ilginç bir anektodu paylaşmak istiyorum. Defalarca karayolundan geçtiğimiz Hayber Geçidi’ni bu kez Kraliçe Victoria devrinden kalma tarihi trenle geçerken yaşadığımız bir anektod. Herşeye rağmen, olayın tam olarak yansıtılması açısından, kısa da olsa Geçide, Aşiret Bölgesine ve söz konusu trenin özelliklerine biraz değinmek istiyorum.

Hayber, Karakurum Dağları’nın Peşaver Ovasına doğru uzanan, son derece sarp, çorak ve yüksek bölümünde yer alan bir geçit. Pakistan’ın 4 eyaletinden, kısaca NWFP olarak anılan Kuzeybatı Sınır Vilayeti’nin (North West Frontier Province) başkenti Peşaver ile Afganistan sınırında bulunan Torkham köyü, çok dar, müthiş virajlı ve aynı zamanda tehlikeli 70 kilometrelik bir karayolu ile bağlanıyor. Peşaver’den, Geçidin başladığı noktaya kadar kat edilen düz alan ise, devlet kontrolünün kesinlikle olmadığı, Eyalet Hükümeti ile bölgede yerleşik 16 aşiret arasındaki her türlü ilişkinin “Politik Ajan” adı verilen ve yine özellikle bu aşiretlerin en güçlü olanlarından tayin edilen kişilerce yürütüldüğü, afyon üretiminin çok yaygın ve eroine dönüştürme işleminin “motorize laboratuvarlarda” yapıldığı, her türlü, ama kelimenin tam anlamıyla “her türlü” silah üretim ve kaçakçılığının yapıldığı bir bölgedir. Aslında aşiret bölgesi, NWFP’den, güneyde Quetta’nın merkezi olduğu Belucistan’a kadar olan muazzam geniş bir alana yayılıyor. Peşaver kent sınırlarını terk edip aşiret bölgesine girerken, gerek karayolu üzerinde, gerekse tren hattı kenarında büyük ve çarpıcı tabelalar yer alıyor. Bunların üzerinde, yolculuk yapan yerli halk ve turistlerin net bir şekilde uyarıldıkları, Urduca, İngilizce, Almanca ve Fransızca yazılar bulunuyor. Tabelalarda kısaca; “Pakistan Federal Hükümeti ve NWFP Eyalet Hükümeti, bulunduğunuz karayolunun sağ ve solunda yer alan 50′şer metrelik bölgenin dışına çıkmanız halinde can ve mal güvenliğinizden kesin olarak sorumlu değildir” yazıyor. Bu bölgede çok sık aşiretler arası çatışmalara da rastlanıyor. Bir keresinde Peşaver’den güneye, bir Pakistanlı dostumuzun oğlunun yöresel düğün töreni için Quetta’ya giderken, içinden geçmek zorunda olduğumuz Darra adlı küçük bir köyde mola verdiğimizde böylesine bir olaya, çok küçük çaplı da olsa bir aşiret savaşına tanık olmuş, bir dükkanın içine sığınmıştık. Bu çatışmalarda kalaşnikof’lar ağırlıkta olmak üzere akla gelebilecek her türlü silah kullanılıyor.
Peşaver-Torkham seferini haftada 4 gün yapan tarihi tren ise toplam 6 vagondan oluşuyor ve vagonlarında herhangi bir sınıf farkı da bulunmuyor. Treni önden bir lokomotif çekerken, bir diğeri de arkadan itiyor. Bunun nedeni ise; Geçidin büyük bir bölümünde yolun uzunlamasına yükselerek zigzag çizimesi. Lokomotiflerden birisi her koşulda çekicilik görevi yapıyor. Trene Peşaver’de binenler belirli bir ücret ödüyor, ancak aşiret bölgesinden önceki son istasyon olan Jamrud’da tamamen aşiret halkı yolculara katılıyor ve hiçbir ücret ödemiyor. Tren Jamrud’dan hareket etmeden önce tüm kapıları zincirlerle kilitleniyor ve kalaşnikoflu toplam 25 “Tren Muhafızı” güvenliği sağlamak üzere vagonların stratejik noktalarında yerlerini alıyor.
Şimdi gelelim yaşam boyu unutamayacağım, duygu sellerinde boğulmama ve özbeöz Türk olup da 21′inci yüzyılın Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşamakta olan Atatürk karşıtlarına ve düşmanlarına kızmama, hırslanmama ve sinirlenmeme neden olan olaya…
Hayber Geçidi’nin Ortasında “Atatürk Çığlıkları”
1982 yılının Muson yağmurları sonrası müthiş sıcak ve rutubetli bir Ağustos gününde, sabahın çok erken saatlerinde İslamabad’dan iki otomobille yola koyulduk. Öndeki otomobilde ben, eşim ve daha üç yaşındaki oğlumuz, arkadaki otomobilde ise Büyükelçiliğin Müstesarı ve eşi, İndus Nehrini geçerek Peşaver’e, saat 9′da hareket edecek olan Hayber Ekspresine gidiyorduk. İslamabad-Peşaver arasında “Grand Trunk Road” olarak bilinen ve rengarenk, dev gibi kamyonlarla tepeleme yolcu dolu otobüslerin ağırlıkta olduğu yolu kat edip Peşaver Gar’ına vardık. Otomobilleri park ettikten sonra, dönüşü yine aynı trenle yapmak istemediğimizden, bir taksi ile anlaştık ve bizi Afgan sınırındaki Torkham tren istasyonundan almasını söyleyerek, trendeki yerimizi aldık. Vagonun bir tarafında koridor, diğer tarafında da karşılıklı olarak oturulan ve bir sırada toplam 10 kişinin oturabildiği tahta banklar vardı. Cam kenarına, yöresel adetlere saygı nedeniyle başörtüsü takmış olan eşlerimiz yerleşti. Peşaver’den, Hayber Geçidi’ni kat ederek Torkham’a doğru 3 saat sürecek yolculuk için hareket ederken tren oldukça tenhaydı. Müsteşarın yanına orta yaşlı bir Peşaver’li, benim yanıma da genç bir Lahor’lu oturdu. Burada bir parantez açıp, çok önemli bir noktanın altını çizmem gerekiyor: “Pathan” adı verilen cesur, ilkelerine son derece bağlı ve savaşçı bir yapıları olan ve Afganistan’da da uzantıları bulunan yerel Eyalet halkı, başta Karaçi’nin merkezi olduğu Sind ile, Lahor’un merkez olduğu Pencap eyaletleri halkını hiç sevmez ve geçinemezler. Daha da kuzeye, Çin sınırına gittikçe bu durum daha da ciddileşir ve güneyde yaşayanlara “Pakistanlı” derler. Bir diğer önemli nokta ise, “Pathan”ların çok daha açık, beyaz bir tene sahip olmaları, Sind ve Pencap’lıların ise daha koyu olmaları, dolayısıyla belirgin bir farkla kimin nereden olduğunun kolayca anlaşılabilmesidir. Aşağıdaki bölümde, bu ayrıntıya girme nedenim daha iyi anlaşılacaktır.
Peşaver ile aşiret bölgesi girişi olan Jamrud istasyonu arasındaki yaklaşık 35 dakikalık yolculuk oldukça sakin ve yanımızda oturanlarla sohbet ederek geçti. Lahorlu dostumuz Türk olmamızdan çok, Amerika ve dünya politikaları hakkındaki düşüncelerimizle ilgileniyordu. Tren Jamrud istasyonunda durduğunda platformda inanılmaz bir yolcu kalabalığı ile karşılaştık. Vagonlar bir anda tıka basa dolmaya başladı. Sıra bizim oturduğumuz bölüme geldiğinde ise çok ilginç bir gelişme oldu. Yaşları 40-50 arasında değişen 5 kişi geldi ve Lahorluyu kelimenin tam anlamıyla terörize ederek oturduğu yerden kaçırdılar ve yanımıza yerleştiler. Yükünü fazlasıyla alan tren tekrar hareket ettiğinde biz de kendi aramızda konuşuyor, bir yandan vagonda değişen ortamı değerlendirirken, diğer yandan da güzergah üzerinde yer alan çeşitli aşiretlere ait, yüksek duvarlarla çevrili büyük yerleşimleri inceliyor ve fotoğraf çekiyorduk. Bir aşirete bağlı oldukları belli olan solumdaki gruptan bana en yakın oturan yolcu bir süre sonra, konuştuğumuz dil ve renklerimizden etkilenmiş olmalı ki sohbete başladı. Bir anda iletişim kurmanın çok zor olacağını anladım, çünkü yöresel dili kullandığı gibi, İngilizcesi de çok azdı. Çat pat birbirimize bir şeyler anlatmaya çalışırken, cebinden çıkarttığı enfiye kutusu biçimindeki kutudan bana ve tam karşımda oturan Müsteşara ikramda bulundu. İkram ettiği, daha önce de çok karşılaştığımız, uyuşturucu etkisi fazla olan ve alt kıtada yaygın görülen bir ağaçtan elde edilen bir tozdu. Pakistan’ın hemen her yerinde “Pan” adını verdikleri, aynı ağacın yaprağına çeşitli baharatlar da katarak, üstelik ağaç kabuğunun sulandırılmış sıvısını da sürerek ağızlarında uzun bir süre çiğnedikten sonra, yere tükürdükleri bu keyif verici madde çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Ülkeye ilk gittiğimde yollardaki öbek öbek kırmızı lekelerden oldukça etkilenmiş, durumu öğrenene kadar aklıma çok daha başka şeyler gelmişti. Teşekkür ederek ikramı kabul etmedik. Sessiz iletişimle geçen bir süre sonra solumda oturan yol arkadaşımız, cebinden çıkarttığı bir başka kutudaki tütünü kağıda sardı ve içine, kırdığı esrar parçalarını koyup yaktı, ilk nefesi çekerek bana uzattı. Benim nazikçe teşekkür ederek reddetmem üzerine bu kez Müsteşara ikramda bulundu ve onun da reddetmesi üzerine aralarında hararetli bir değerlendirmeye giriştiler. Konuşulanlar arasında yakalayabildiğim bazı tümceler; Amerikalı, Alman, İngiliz, İranlı idi. Kısaca, bizim hangi ülkeden olduğumuz tartışılıyordu. Solumdaki dostumuz, aralarındaki tartışmayı bir başka ikram girişimiyle çözmeye karar vermişti. Bu kez ikram ettiği ise, yanındaki arkadaşından aldığı kutu içindeki ham afyondu. Yolculuk 2 saat yerine 12 saat olsaydı, eminim yeryüzündeki her tür uyuşturucu ile tanışabilirdik. Bu son ikramı da reddedince, bu kez karşı çaprazımda, Müsteşarın sağında oturan yaşlıca yolcu, bozuk İngilizcesi ile “Amerikalı mısınız?” dedi. Hemen ardından da peş peşe sormaya başladı: Alman, Fransız, İranlı ve son olarak da Yunanlı. Hepsine olumsuz yanıtı alan dostumuz, “Peki siz hangi ülkedensiniz ki tüm ikramları reddediyorsunuz böyle?” diye sordu. Herhalde daha önce yolculuk yaptıkları yabancılar ikram edilen maddeleri fazlasıyla kabul ediyorlardı diye düşündüm ve “Türküz, Türkiye’deniz” dedim. 50-55 yaşlarında olduğunu sandığım kişi gözünü benden ayırmadan; “Siz Türk müsünüz gerçekten?” dedi ve evet yanıtıyla birlikte ayağa kalktı. Yüksek bir sesle, yaklaşık 100-130 kişi olduğunu tahmin ettiğim tüm vagonun duyacağı bir tonla ve yerel dille; “Bunlar Türk, Atatürk’ün çocukları” dedi ve önce Müsteşara, sonra da bana sarılarak kucakladı, öpmeye başladı. Yaşamakta olduğum durumun hassasiyeti ve içine bilinçsizce düştüğüm duygu selinden olsa gerek, bir başka gelişmeyi fark etmem uzun sürdü. Vagonda bulunan ve yaşları 45’in üzerinde olan ne kadar erkek varsa olduğumuz yere geliyor ve önce “Atatürk” ve sonra da “Türk” çığlıklarıyla bizleri kucaklıyordu. Bir ara Müsteşarla göz göze geldik ve hemen bakışlarımız kilitlendi, çünkü ikimiz de gözyaşı seline boğulmuştuk. Gözyaşlarımız bir üzüntü, acı veya istenmeyen bir durum nedeniyle akmıyordu doğal olarak. Müthiş bir gurur, olağanüstü bir duygu tüm benliğimizi kaplamıştı. Eşlerimizin durumu da bizden farklı değildi, hüngür hüngür ağlıyorlardı.
Karşımdaki adam cebinden çıkardığı bir bezle yanaklarımdan akmakta olan yaşları siliyor ve bana İngilizce olarak şunu söylüyordu: “Siz Türkler dünyanın en şanslı, en gururlu insanlarısınız. Atatürk sizlere öyle bir ülke bıraktı ki, o ülkenin bir ferdi olmak için neyim varsa feda ederdim. En önemli ve göğsünüzü gererek tüm dünyaya haykırmanız gereken özelliğiniz de ‘Bağımsızlığınız’. Atatürk çocukları olarak sizi bağrıma basmaktan büyük bir onur duyuyorum, ne mutlu size”…

İşte bu son cümle tüm benliğime öylesine işledi ki, 1982 yılının, Muson yağmurları sonrası müthiş sıcak ve rutubetli o Ağustos gününde çılgınca zamanın durmasını istedim…

Poyraz SAVCI  İstanbul, 11 Aralık 2006


Müşteri İlişkileri Yönetiminin Sosyal Halleri

90 ların sonunda ilgimi çeken Müşteri İlişkileri Yönetimi (CRM) konusunun önemini, o dönemde çalıştığım şirkette kimseye anlatmayı başaramayınca kişisel ilgi alanı olarak takip etmeye başlamıştım. Yıllar içinde konu ile ilgili gelişmeleri internet üzerinden izledim. Ülkemizdeki uygulamaların da olgunlaşması, sonra Sosyal Medya’nın yükselişiyle birlikte bu kez de Social CRM (Sosyal MİY) ilgimi çekmeye başladı.
Geçen yıl kafe toplantılarıyla sürdürdüğümüz Social CRM (MİY Sosyal Halleri) toplantılarına; bu yıl Bersay İletişim Enstitiüsü salonlarında devam edeceğiz. 17 ocak 2012 salı günü saat 18.00-19.30 saatleri arasında konuğumuz İbrahim Gökçen (Chief Information Officer – Middle East, North Africa & Turkey at GE) olacak.
Sevgili Uğur Özmen‘in bir dersinde konuk iken izlediğim sunumu ve konuya hakimiyetine hayran olduğum İbrahim Gökçen’i sizlerin de dinleyebilmesini çok istemiştim. Yoğun programına rağmen beni kırmadığı ve vakit ayırdığı için kendisine çok teşekkür ediyorum.
Müşteri İlişkileri Yönetimi ile Sosyal MİY konularıyla ilgilenenlerle paylaşmanızı ve mutlaka katılmanızı öneririm.

Detaylar için:
Linkedin Sayfamız
Facebook Sayfamız


Sayfalar:1...12131415161718...40