:::: MENU ::::

Kaostan Uzak Durun

“Türkiyenin gerçek anlamdaki tek aksiyon filmi”… basın bültenlerinde yer alan bu iddialı cümleyle, sağda solda haber olan Kaos Örümcek Ağı filmine gidecekleri kötü bir sürpriz bekliyor. Yabancı aksiyon filmlerini ve dizilerini sıklıkla izliyorsanız, bilgisayar oyunlarını keyifle oynamışsanız bu filme katlanmanız çok zor.
Sıradan izleyiciler, hatta daha da açık yazayım mafya dizilerine tutkun 9-15 yaş arası ergenler izler ve hatta beğenirler de. Siz siz olun, hislerinize güvenin ve çok değer verdiğiniz biri de davet etse bu filme gitmeyin.
Çok rica ediyorum “Türk sinemasına ve yönetmenlerine haksızlık ediliyor” bık bıkları da etmeyin. “Piyasada mafya dizileri ve vurdulu kırdılı filmler iş yapıyor, bir tane de ben çekeyim” mantığıyla işe girişip, eline yüzüne bulaştıran birilerine destek vermek, sinemaya gerçekten emek verenlere haksızlık olur.
Eh be kardeşim, eline güncel bir konu gelmiş, güzel işlenebilecekken sen ne demeye Matrix çakması, ilkokul çocuğu kompozisyonu tadında aksiyon sahneleriyle işi berbat ediyorsun. Oyuncu kadrosu desen daha da vahim. Her biri tek tek başka işlerde iyi sonuçlar vermiş olabilirler, kabul ediyorum. Ama burada olmamışlar, hele Cemal Hünal nasıl sırıtmış anlatmam mümkün değil. Tiyatrocular, dizi oyuncuları hepsi dökülmüşler.
Film yönetmek bir meziyettir, herkes yönetemez. Kafanız karışıksa sonuç daha da beter oluyor. “Oraya bir ateş topu, bir de yağmurlu sahne koyalım iyi gider, şuradan kanlar fışkırsın, sen iki uçan tekme savur, sen deriiin derin bak” demekle olmuyor bu işler üzgünüm.
Lütfen dersinizi iyi çalışın; sinemaya gönül ve emek vermiş çok sayıda değerli sinema insanına, yaptığınız kötü işlerle haksızlık etmeyin.


Wrath of the Titans, Titanların Öfkesi

Bu sabah Warner Bros’un davetiyle “Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” filmini izledim. İlk filmi izleme fırsatım olmamıştı, gitmeden önce internet üzerinden trailer ve referans videoları izledim, kendimi izleyeceğim filme hazırladım.

 Jonathan Liebesman’ın yönettiği “Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” ünlüler resmi geçidi gibi bir görsel şölen. Fantastik filmlerden hoşlananlar, nefes kesici şekilde geçecek yüz dakikaya hazır olsunlar. Laf olsun diye söylemedim, gerçekten koltuğunuza yapışıp izleyeceksiniz bu filmi. Özellikle 7 yaş üzeri erkek çocuklu aileler için eğlenceli bir haftasonu seçeneği olacaktır.

Mitolojiye tutkun biri olarak Pegasus, Minotor, Chimera ve Cyclopslar gibi yaratıkları; Zeus, Hades, Poseidon gibi tanrıları beyazperdede izlemek pek hoşuma gitti.
Avatar ile tanıdığım, Perseus’u canlandıran Sam Worthington’a; Zeus rolünde Liam Neeson, Hades rolünde Ralph Fiennes ve Andromeda rolünde Rosamund Pike eşlik ediyorlar. Hephaestus’u canlandıran Bill Nighy ise itiraf etmeliyim ki benim için hep Love Actually’deki Billy Mack karakterinde kalacak :) Adamcağız bu filmde de, Harry Potter ve Pirates of Carribean serilerinde de eğlenceli karakterler çiziyor ama o benim için hep geçkince popstar olacak :)
Ralph Fiennes ve Liam Neeson da her filmini pek severek izlediğim oyunculardır, bu filmde de rollerinin hakkını zorlanmadan veriyorlar.

Daha önce The Sorcerer’s Apprentice filminde izlediğim ama asla hatırlayamadığım Toby Kebbell ise eğlenceli bir karakter olan Poseidon’un yarı tanrı oğlu Agenor’u başarıyla canlandırıyor.
İnsanlığın sadakat yoksunluğundan ötürü tehlikeli ölçüde zayıf düşmüş olan tanrılar, ölümsüzlüklerini kaybetmek ve babaları Kronos’un güçlenmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalınca  tanrı Zeus oğlu Perseus’tan yardım ister. Perseus ise kendi oğluyla huzurlu bir hayat sürmek üzere ölen karısına söz vermesine rağmen, yine oğlunun geleceğini düşünerek babasına yardım etmek üzere Kraliçe Andromeda, Poseidon’un yarı tanrı oğlu Agenor ve devrik tanrı Hephaistos ile birlikte yeraltı dünyasına yola çıkarlar.
Hikayenin devamını bu cuma gösterime girecek filmde izleyeceksiniz :)


						

Uğur Özmen ve Social CRM Mart 2012 Toplantısı

Social CRM toplantımızın bu ayki konuğu değerli dost Uğur Özmen di. Programının yoğunluğuna rağmen kırmayıp geldi ve bizlere CRM den Social CRM e gidiş yolunda keyifli bir yolculuk yaptırdı. Daha önce de derslerini ve sunumlarını izlediğim için durağan bir sunum izlemeyeceğimi tahmin ediyordum ama Uğur Hoca bu kez tahminlerin de ötesine geçip bizlere sağlam bir workshop yaptı.  ”Bir Kadın Bir Erkek” dizisini olay olarak ele alıp, diziye internet üzerinde nasıl para kazandıracağımız konusunda antremanlar yaptırdı. Kendisi blogunda yazacaktır detayları ben özet geçeyim. Sonuçta ortaya çıkan, salondakilerin çoğunun altın tavuğu kesmeye meraklı olduğuydu
Bana göre sunumdaki en eğlenceli an; Uğur Hoca’nın iki sorusuna elleri kaldırarak cevap verilmesini istediğinde ortaya çıkan görüntüye yaptığı yorumdu. İlk soru “verilerinizin güvenliğine dikkat ediyor musunuz?” eller havada iken ikinci soru geldi “facebook hesabınız var mı?” diğer eller de havaya kalktığında Uğur Hoca’dan müthiş yorum geldi. “Kendinizi teslim olmuş gibi hissettiniz değil mi?” Çok sayıda kişi gülüştü ama önemli bir noktaya değinmişti Uğur Hoca, gönüllü olarak paylaştığımız verilerle nerelere varılacağını anlatmaya başladığında “Facebook hesabmı silsem mi” diyenler vardı :)
İlereleyen dakikalarda “Bilgiyi anlamlandırıken seçtiğiniz hedef kitlede en belirgin 4-5 değişkeni bulduktan sonra, analitiğe dönüp diğer değişkenlere bakarak yol çiziyorsunuz ve veriler daha çok anlam ifade etmeye başlıyor. İnformatik olanla endikatör olan arasındaki farkı öğrenmek CRM’in en önemli özelliği. Harcanan bütün çabaların temelinde ise müşterilerden daha çok para kazanmak var.” diye devam etti Uğru Özmen.
Ükütücü bir öngörüyle, semantiğe doğru gidildikçe temel değerleri olmayan insanların yönetimine doğru yol alınacağından söz etti Uğur Hoca ve “sizin ne aradığınız değil, size ne aradığınızın hissettirildiği önem kazanacak” dedi. Web 2.0′ın bireyin şirketlerden güçlü olduğu, sesini daha çok duyurduğu bir dönem ve Web 3.0 dan önceki son dönem olduğunu düşündüğünü de sözlerine ekledi.
Benim için yine çok zihin açıcı bir workshop ve dostlarla sohbet etme fırsatıydı. Teşekkürler Uğur Özmen ve salonu tıka basa dolduran bütün konuklar.


Take Shelter / Sığınak

Geçen hafta cuma sabahı Warner Bros ve Ares Film davetiyle, kalabalık bir sinema yazarı kadrosuyla birlikte izledik  Take Shelter/Sığınak filmini.

Take Shelter/Sığınak bir psikolojik gerilim, önce bunu sindirin, sonra izleyin. Özel efektelerin ve kamera oyunlarının değil, müthiş oyunculukların, repliksiz uzun sahnelerin ağırlıkta olduğu bir film.
Zaman zaman bazı izleyicilerin tweetlerine veya konuşmalarına rastlıyorum ve gözlerimi devirerek çemkirmek istiyorum “be hey sersem, elindeki telefon kadar da mı aklın yok, o havalı telefonundan anında internete bağlanıp iki üç eleştiri oku da öyle izle”.

Jeff Nichols’ın yönettiği Take Shelter/Sığınak; Cannes’dan ödülle dönen ve İstanbul Film Festivali’nin de en çok ilgi gören filmlerinden.
Başrolde Boardwalk Empire izleyicilerinin, hasta ruhlu federal Ajan Nelson Van Alden performansıyla hemen hatırlayacakları Michael Shannon var. Karısı rolünde ise The Help’teki performansını duyduğum ama henüz izleyemediğim Jessica Chastain var. Amerika’nın kasırgası ve fırtınası eksik olmayan orta bölgelerinden Ohio’da yaşayan Curtis’in; karısı ve işitme engelli kızıyla birlikte orta sınıf Amerikalıların çoğu gibi düzenli günlük yaşamlarının, Curtis’in rüyaları ve bozulan ruh sağlığı nedeniyle kabusa dönüşünü izliyoruz.

Michael Shannon ve Jessica Chastain’in olağanüstü oyunculuklarına, onlardan şirinliğiyle rol çalmaya çalışan işitme engelli kızlarını oynayan Tova Stewart, en yakın arkadaş Dewart rolünde Shea Whigham (onu da Boardwalk Empire’da Nucky’nin şerif kardeşi performansıyla tanıdım), en yakın arkadaşın karısı rolünde Katy Mixon eşlik ediyor(onu da Mike&Molly dizisinde çizdiği absürd karakterle tanımıştım)

Bu haftasonu ödüllü bir film izlemek isterseniz, özellikle güçlü oyunculuklar ve psikolojik gerilim ilginizi çekiyorsa, bu film sizin için biçilmiş kaftan kaçırmayın derim.


Van’daki son kale de düştü

Van’daki son kale de düştü. Van’daki gençlere aydınlık olan son kale Kelepir Kitabevi kapandı. Değerli dost Didem Özbahçeci Sönmez sayesinde, on yıl kadar önce varlığından haberdar olduğum bilgi yuvası geçtiğimiz günlerde kapandı. Kitabevlerinin kapanması hep içimi acıtıyor. Yeni yetişirken içinde dolaşıp, kitapları koklayıp okşadığım Hachette ve Sander kitabevleri kapandıklarında günlerce kendimi hasta hissetmiştim. Beyoğlu’ndaki Denizler Kitabevi kapanacak dediklerinde de çok sarsılmıştım.
Üzüntümüz büyük, Kelepir Kitabevi Van’da bilginin, aydınlığın simgesiydi. Sevgili Didem’in dayısı, kitabevinin sahibi zarif ve müthiş insan Haluk Bekiroğlu’na gönderilen bir mektubu paylaşmak istiyorum sizlerle. Belki o zaman neden bu kadar üzüldüğümüzü daha iyi anlayabilirsiniz. Tabii anlayabilecek durumda olanlar için geçerli söylediklerim, biat edeyim derken akıl tutulması, yürek taşlaşması yaşayanlara vız gelecektir.

Kelepir’in Son Günü
“Kelepir” Van’da bir kitabevidir.

Benim için önceleri, ucuz kitap edinmenin mekânıydı. Samsun’da askerliğimin çarşı izninde tanışmıştım onunla… Adı bilinmez sinema kitaplarını ilk gördüğüm yerdi…

Adı bilinmedik bir adamdım Van’a geldiğimizde… İçimde gurbetlik uğulduyordu.
Bir arkadaşım bahsetmişti ondan “dayım” diyerek… Ben onunla tanıştığımda içim bu yüzden bilenmişti, belki de “dayım “sayacağımı bilemeyerek…

Bilen bilir mutlaka hem de pekiyi… Gözlüğü bazen ışıltılı gülüşlerin aksiyle parlar bazen kıyıcı öfkelerin buzuyla kaplıdır. Gene de kim ne derse desin iyi adamdır. Ki “adam” olmak hakkında iyi bir kaynaktır.

Uzun mu uzun bir sohbetin ardından karakolluk olmanın eşiğinden dönerek ayrılmıştım yanından…
Bana “Kelepir” zincirlerinin nasıl oluşturulduğunu ve beceriksizce batırıldığını anlatmıştı. Ne yalan söyleyeyim… Ya burcumun getirdiği hesapsızlıktan ya da sadece sohbetinin hesapsız zevkinden, dedikleri bir kulağımdan girip öbür kulağımdan çıkmıştı.

Bana onları anlatan adamın Kelepir gibi bir yeri niye çalıştırdığını hiç anlayamıyordum. Yeni kitapları elinden geldiğince izleyen… Ama belki daha önemlisi ayaküstü de olsa kitapseverlerin sohbet edebildikleri, sözcükleri ve yazıyı ciddiye alan bir yerdi.

O gün, insanları birbirinden ayıran o büyük depremden epey sonra uğradığımda öğrendim olanı biteni. Raflar seyrekleşmişti. İçeride bir göç bungunluğu vardı. Maraş Caddesi’nden çıkarken Kız Meslek Lisesi’nin artık yerinde olmadığını, Ticaret Lisesi’nin de yıkılmakta olduğunu gördüğümde duyduğum o artçı dehşet dükkânın bütün köşelerine sinmişti. İçi çekiliyordu, sanki insanın.

Kelepir’in ayrılmaz parçası, şivesinden tebessümüne apaydın Vanlı, Çetin Ağabey vaziyeti açıkladı. Maraş Caddesi yok olmak üzereydi, okullar harap olmuş, ahali göçmüştü. İşin daha acı tarafı kimsede kitap okuma merakı kalmamıştı. Ve ilk defa Kelepir’de çay içilmiyordu… Çetin Ağabey, taziyelerde metin, sohbetlerde şen yüzünde, gene de bilgeliğin zırhındaki çatlaktan sızan bir hüzünle söyledi bütün bunları. Vahdet ki o da her girdiğimde koltuğumun altına nasıl girdiğini almadığım kitaplarımın müsebbibiydi, zorlama gülüşlerle buyur etmişti beni rafların önüne.

Kelepir, hazır tavuk’tan yufkaya, akla gelmedik pek çok şeyi Van’a ilk kez getirmiş bir ailenin, kitapsızlığa, cehalete ve bağnazlığa karşı savunduğu son kaleydi.

Yarı fiyatlı kitaplarına adeta saldırdığımda kendimi bir yağmacı veya akbaba gibi hissettim. O yüzden önce kitapları azalmış raflarıyla içini ve sonra belki de Türkiye’de artık hiç örneği kalmamış o orijinal “Kelepir” zinciri tabelâsıyla kepenkleri inik cephesini…

Gene de devam eder Kelepir rüyası Halûk Bekiroğlu’nun hayatında… Halûk Bekiroğlu, sattığı şeyi tanıyan, eli sigaralı, memlekete sevdalı, candan mı candan bir Türk evlâdıdır.

Ben “abi” derim ama sorsanız hani yalan da olmaz, desem ki “dayımdır”.

Kelepir kitabın Van’daki adıdır…

Kelepir kepenklerini, belki de cemre suya indiğinde, tabelasıyla beraber indirdi. Satılanlar satıldı, satılmayan kitaplar kolilenip iade edildi. Raflar belki söküldü, belki sökülmedi. Birileri gelip enfes tabelâsını yerinden etti. Camlarında eski çıkartmalar, kiracının gelişine kadar şaşkınca kaldı. Vahdet, Çetin Ağabey’den sonra ışıkları son kez söndürerek çıktı, asma kilitler de son kez takırdadı. Dükkân ilk kez kitapsız bir boşlukta, bağrı soğuk, sağır geceye “merhaba” dedi. Onunla beraber Van’da bir devir bitti.

Kelepir, Van’da bir kitabeviydi. Hem de ne kitabevi…

Afşar ÇELİK 28.02.2012


Organ Bağışlayın, Hayat Kurtarın

14 Mart, sağlık sektöründe görev alanlar için önemli bir gün. Tıp Bayramı adı altında uzun yıllardır kutlanıyor. Sağlık sektöründe yaşanan yoğun sorunlar nedeniyle, bu yıl sağlık çalışanlarının Tıp Bayramını kutlamayacakları Tüm Sağlık-Sen Genel Başkanı Okay Erözgün tarafından dile getirildi.

Sektörde yaşanan sorunların kısa sürede çözülmesini dilerken; önemle hatırlanması ve farkındalık sağlanması gereken bir konuyu paylaşmak istiyorum sizlerle.

Geçtiğimiz günlerde aldığım bir bilgilendirme mesajı ve yollarda gödüğüm afişlerle yeniden hatırladım organ bağışı konusunu.

Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar çoğu zaman insanlarımızın bilgi eksikliği, inanç sistemi gibi duvarlara çarpıp çaresiz kalıyor. Tabii hastalar da şifa bulabilecek yerde, ölüp gidiyorlar sevdiklerinin gözü önünde tükenerek.

Türk Nefroloji Derneği verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış yaklaşık 60.000 hasta bulunmakta. Bu sayının, gelişmiş birçok ülkenin neredeyse 2 katı olan yıllık % 10 artış oranı ile 2015 yılında 100.000’i aşacağı ve halen 1.5 milyar dolar olan tedavi maliyetinin iki katına çıkacağı tahmin edilmekte. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış 65.000’e yakın hasta bulunmakta ve toplam sağlık bütçesinin % 5.2’si bu hastaların tedavisi için harcanmakta. Bu sayının yakın gelecekte 100.000’e ulaşacağı ve tedavi maliyetinin 3 milyar doları aşacağı tahmin edilmekte.

Böbrek nakli, hastalara daha uzun ve kaliteli yaşam olanağı sunmasının yanı sıra, tedavi maliyetinin de önemli ölçüde azalmasını sağlamakta. 65.000’e yakın son dönem böbrek yetmezlikli hastanın ancak % 12.5’i böbrek nakilli, % 87.5’lik büyük hasta grubu diyaliz ile yaşamını sürdürmek zorunda. Üzücü kısmı, ülkemizde böbrek nakillerinin büyük kısmı canlı vericiden yapılmakta, kadavradan böbrek nakli sayısı yeterli değil.

Ulusal Organ Bekleme Listesine kayıtlı 19.000’e yakın hastanın böbrek beklemesine karşın, son yılda ancak 521 hasta bu şansa erişebilmiş (tüm böbrek nakillerinin % 18.5’i). Çaba harcanması ve dikkat çekilmesi gereken bir alan. Yapılacak çok iş ve alınması gereken çok mesafe var. En önemlisi de organ bağışı konusunda farkındalığın artırılması ve bağışçı sayısının artırılmasıdır. 2011 yılında toplam 1319 beyin ölümü bildirimi yapılmış olmasına karşın, sadece 343 kadavra vericisinin ailesinden organların kullanımı için izin alınabilmiş (% 26). Nüfusu 75 milyona ulaşan bir ülkede yıllık beyin ölümü bildirimi sayısı ve bağış oranı Batı ülkelerinin çok gerisinde. Toplumun bilinçlendirilmesinin ve sağlık personelinin bu konuda özel olarak eğitilmesinin önemi büyük.

Sevgili Burcu Tüzün‘ün yazılarında sıklıkla yer alan organ bağışı konusunda etkin bir kaynak olan linki sizlerle paylaşmak istiyorum. Organ Bağışı ve Nakli konularında bilmek istediğiniz şeylere BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz.

Unutmayın, sağlığımız en önemli zenginliğimiz; organ bağışı konusunda duyarlı olup, yakın çevremizi de bilgilendirelim, farkındalık yaratılmasına destek olalım.


Sizin Hiç Babanız Yandı mı?

15 dakikadır okuduğum haberler, makaleler benim içimi acıtıyor, hırsımdan çenemi sıkıp duruyorum, kayıpları olanlar ne haldedir kim bilir.

“Yetmez Ama Evet” diyen yalakalar, çıkarcılar, liboşlar, demokratlar, kendini entelektüel ve hatta özgürlük meşalesi zannedenler mutlu musunuz? İçinize siniyor mu olan bitenler, huzur içinde mi uyuyorsunuz akşamları.

Sivas katliamında hayatını kaybeden Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok; Temmuz 2011 de, anma törenini yasaklayan zihniyeti protesto ederek bir mektup yazmıştı. Bu mektubu okuyun lütfen, daha önce okumuş olabilirsiniz yeniden okuyun ve paylaşın. Elimden gelen bu, şimdilik.

“Siz sayın devlet yöneticileri nasıl ki 18 yıl önce günler öncesinden planlanan kalkışmanın piyonu olan binlerce kişinin 35 insanı diri diri yakışını 8 saat boyunca eliniz kolunuz bağlı izlediniz, öyleyse bugün orada kayıplarının yasını tutan birkaç yüz kişinin otelin önünde toplanarak karanfil ve türkülerle acılarını paylaşmalarına ve o meşum günü hatırlatmalarına mani olamazsınız!

Siz ki cumhuriyet tarihinin en insafsız ayaklanmalarından birinin temelinde yatan bu ortaçağ zihniyetine göz yumdunuz, siz ki bu katliamın ardından adil bir hukuk süreci işletmediniz, sadece kalabalıktan göstermelik olarak topladığınız sanıkları yargıya taşıdınız, elebaşlarının örgüt liderlerinin peşine düşmediniz, siz ki ‘sözde’ aranan firari sanıkların T. C. Sınırları içinde evlenmesine, askerlik yapmasına, ehliyet almasına olanak sağladınız, siz ki bir insanlık suçunu zaman aşımı ile yüzyüze bırakacak altyapıyı sağladınız, siz ki 18 yıldır eyleme geçen cehalet ile savaşmadınız, Sivas katliamının ardında kalan karanlıkları aydınlatmadınız! Öyleyse bugün bu insanların senede sadece bir gün -o da kendi başlarına geldiği için- toplanmalarını yasaklayamazsınız. O günü tekrar yaşamak bile ne kadar ağırdır bilir misiniz?

Sizin hiç babanız yandı mı? Hiç evladınız öldü mü? Siz kimi o otelden uzak tuttuğunuzun farkında mısınız? Oradan uzak tutamadıklarınızı adaletten uzak tutmayı pekâla biliyorsunuz.

Sivas’ta deprem ya da sel gibi bir doğal bir afet yaşanmadı. Orada gözü dönmüş bir kalabalık insanları öldürdü. “Olaya insan merkezli baktığımız için hiçbir ayrım yapılmadı” diyemezsiniz. Orada insanlar tesadüfen ölmedi. Onları öldürmeye kalkanla öleni bir arada anamazsınız. Madımak binasının yerine talep ettiğimiz utanç müzesini kurmaktan özenle kaçınıp sözde ‘bilim ve kültür merkezi’ kurmanız kabul edilemezken orada -hele bizlerin izni olmadan- kayıplarımızın isimlerini kullanamazsınız. Saldırganla mağdurun adını birlikte yazmak şuursuzluk ya da aymazlık değildir. Bu bilinçli yapılmış bir tercihtir. Meydan okumadır, gözdağı vermektir, kudret gösterisidir, vicdansızlıktır, hakarettir, saygısızlıktır. Derhal ama derhal babam Metin Altıok’un adının oradan kaldırılmasını talep ediyorum. 18 yıldır duygusal sebeplerle Sivas’a adım atmadım. Sadece bir utanç müzesi ya da bir insanlık anıtı yapılırsa gideceğimi söyledim. Şimdi gerekirse oraya gider o plaketi sökerim. Beni buna mecbur etmeyin. Bir zahmet siz kaldırın. Hemen!

Siz basın mensupları, köşe yazarları sizin Sivas katliamının anılmasına itirazınız olamaz. Sizlerin toplumsal sorumluğu var. Ülkemizde çok gerilerde olan eğitim sisteminin gelecek kuşaklara aktarmakta yetersiz kaldığı noktada yakın tarihimizin karanlık olaylarını tekrar tekrar hatırlatmalısınız. Kapkaranlık tablonun açmazlarının üzerine gitmeli, gerekli yasal süreçlerin doğru işlemesi ve adaletin yerini bulması için baskı oluşturmak zorundasınız. Sivas 93 anılacak, hatırlanacak ki orada susturulan aydın insanların sesi gelecek kuşaklara ulaşabilsin. Bu ülke geçmişiyle doğru anlamda yüzleşebilsin, alınacak dersler alınsın.

Lütfen Sivas’ta yaşanan vahşeti yazın, hatırlatın. Dava sürecinin önemli kırılma noktalarını takip edin, aktarın. Örgütsüz olduklarını söyleyerek ceza indirimi alanların örgütlü suçlara tanınan haktan yararlanmak için başvurmalarındaki çelişkiyi, Kaçakların iade istemlerinin Avrupa ülkelerinden doğru taleplerle yapılmayışının takipçisi olun, İnsanlık suçlarının zaman aşımına uğramasına direnin. Dünyada kabul görmüş uygulamalara emsal teşkil eden kararlara yer verin. Sivas katliamı sanıklarının avukatlarından kaçının milletvekili olduğunun bilançosuna dikkat çekin. Neden mağdur avukatlarının böylesi kariyer patlamaları yapmadıklarını düşündürün. Ve son olarak lütfen her yıl sadece 2 Temmuz’dan bir gün önce arayıp duygularımızı sormayın. Bizim duygularımızı tahmin etmek hiç zor değil. Etkili haber için gözyaşlarımızın, acılarımızın peşinde koşmayın, gerçekleri yazın yalnızlığımızı, çaresizliğimizi yazın. Dile kolay 18 yıllık süreci yazın, yanımızda olun ki bir şeyleri değiştirebilelim. Sizin bizim duygularımıza değil bizim sizlerin ve toplumun duygularına ihtiyacı var. Bunu unutmayın!
Son söz :
“Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar.
Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;
İçimde cesetler ve daha ölmemişler var.”
ZEYNEP ALTIOK


11 Mart 2011, Saat 14.46 Yer Japonya

Geçtiğimiz yıl hepimizi derinden etkileyen bir doğa olayı yaşandı Japonya’da. O güne dek ölçülenlerin en büyüğü olduğu söylenen 9.0 şiddetinde bir depremle sarsıldı Japonlar.

Ardından da Dev dalgaların altında kalıvediler, depremin yarattığı tsunmaiyle. Yerel yetkililerin belirttiğine göre 16.464 kayıp ve 11.620 ölü vardı.

Bunlar yetmezmiş gibi 12 martta Fukushima Nükleer Santralinde patlama ve yangın başlamıştı.

Aradan bir yıl geçti. Japonlar bu yaraların izlerini hızla sardılar ve sarmaya devam ediyorlar.

ŞURAYA tıklayıp o hikayeleri okumanızı isterim. Gözünü hırs bürümüş politikacı ve işadamı da bütün bu olanları göz ardı edip demirperde ülkesi artığı teknolojileri ülkemize kakmaya çabalıyorlar.
Hatırlayalım ve hatırlatalım.


Bir Doktor Kanser Olursa

Aşağıda okuyacağınız yazıyı, değerli dost Tolga Turgay‘ın bir paylaşımıyla gördüm. Okudukça, yıllar içinde yaşadığım bazı olayları ve bu menhus hastalıktan kaybettiğimiz genç arkadaşımız sevgili Davut Topcan‘ı hatırladım, kah ağladım kah kızdım.
Dr. Aydemir Yalman 2 Mart 2012 de vefat etmiş. Nurlar içinde yatsın ve yakınlarına da sabırlar versin yaradan. Lütfen vakit ayırıp yazdıklarını okuyun ve yakınlarınızla paylaşın. Ölümünden sonra bile başkalarına ışık olacak bu değerli doktorun anısını yaşatıp, yazdığı satırları ölümsüzleştirelim.

Endoskopik olarak yapılan dördüncü nazal polipektomi ameliyatımdan sonra KBB doktorum arayarak patolojiden bildirilen sonucun iyi olmadığını, konunun önemli olduğunu ve daha iyi bir patoloji laboratuvarında! tekrar değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Ben olayın şokunu atlatamadan, kliniğimizin uzmanları hemen parçaları çok iyi bilinen bir patoloji laboratuvarına götürmüşlerdi bile. Olası iyi bir sonuç beklentisi ile geçen üç günün sonunda e-posta ile gelen patoloji raporu gerçeği yüzüme çarptı: Sol nazal kavitede invaziv skuamöz hücreli karsinom; orta derecede diferansiye.
Önce klinikten uzaklaşıp bir kafeye gittim tek başıma. Ne yapacağımı düşünmeye çalıştım uzun bir süre. Beynimin içinde uğuldayan “bu andan sonrası yok” düşüncesi sağlıklı karar vermemi engelliyor ve gözümün önüne sürekli olarak bugüne kadar yaşadığım hayat geliyordu. Kırk yıllık hekimdim. Anatomi, patolojik anatomi okumuştum ve oradan edindiğim bilgiler sonumun pek hayırlı olmayacağını söylüyordu.
Soru: Bir doktor olarak ben bu kadar yıkıldıysam, normal bir vatandaş böyle bir tanı ile yüzyüze geldiğinde neler yaşar acaba?
Doktorluk refleksi ile hemen ağ ortamına girip bu konudaki bilgileri araştırmaya başladım. Tüylerim diken diken olarak okuduğum pek çok yazıdan özetlediğim bilgiler şöyle : “Sinonazal tümörler tüm habis tümörlerin % 1’den azını oluştururlarmış. Bu habis tümörlerin % 70-80’i skuamöz hücreli karsinom olup kaynaklandığı yer de, sıklık sırasiyle maksiller sinüs (% 50-70), nazal kavite (% 15-30) ve etmoid sinüsler (% 10-20) imiş. Skuamöz hücreli karsinomların tedavisinde cerrahi spektrum basit endoskopik eksizyondan orbital ekzantarasyon, radikal maksillektomi ve kraniyofasiyal rezeksiyona kadar uzanıyor. Cerrahinin tipi tümörün yayılımına ve tutulan yapılara göre belirleniyor. Tedavide, radyoterapi cerrahiden önce de sonra da uygulanabiliyor. Sıralamada bazı değişiklikler olsa da radyoterapi + cerrahiyi içeren kombine tedavi en iyi sağkalımı sağlıyor. Skuamöz hücreli karsinomlarda kemoterapinin yerinin tartışmalı olduğu söyleniyor. Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi kullanımına rağmen sonuçlar, özellikle de ilerlemiş lezyonlarda yüz güldürücü sonuç vermiyormuş. Bir yazara göre, 1980’den 2003
yılına kadar yirmiden fazla hastayı kapsayan serilere bakıldığında, radyoterapi için 5 yıllık sağkalım % 0-39 (ortalama % 23), cerrahi + radyoterapi için sağkalım % 35-64 (ortalama % 44) olarak bulunmuş. Ancak, geç tanı hastalarda tedavilerin başarı oranını düşürmektedir.”
Ben bu ruhsal fırtınaları yaşarken klinik arkadaşlarım İstanbul’un büyük üniversite hastanelerinden birindeki KBB onkolojisi ile uğraşan bir doktordan randevu almışlar bile. MRG tetkiki yaptırıp doktora gittim. Doktorum filmlere baktı, kısaca endoskop ile muayene etti, ameliyat olmam gerektiğini ve ertesi günü beni tümör konseyine çıkaracağını söyledi. Ertesi günü konseyin yapıldığı yere gittiğimde bir kez daha yıkıldım. Kapıda sıra bekleyenler ya trakeostomili ya ağzı-burnu ameliyatlı ya da felçli ve bedbin yüzlü insanlardı. İçeri çağrıldığımda orada bulunan hiç bir doktor bırakın geçmiş olsun demeyi, yüzüme dahi bakmadı. Doktorum filmleri negatoskopa yerleştirdi, herkes büyük bir dikkatle onları izledi ve ameliyatın ne derece radikal yapılacağı konusunda karar verdiler. En son olarak da radyasyon onkoloğu olduğunu sandığım hoca, o bölgeye radyasyon verebileceğini, ama gözün zarar görme şansının yüksek olduğunu söyledi. Hakkımda bu kararlar alınıp, elime anestezi muayene kağıdı tutuşturulana kadar donmuş bir şekilde olanları izliyordum. Son bir gayretle kuruyan boğazımdan hırıltı şeklinde çıkan sesle doktoruma bu radikal girişimin 5 yıllık sağkalıma ne kadar etkisi olabileceğini sordum. Filmlerimi elime sıkıştırıp, diğer hastayı çağırırken yaklaşık % 40-45 dedi.
Soru: Bırakın kanser olmasını, her hangi bir hastaya yukarıda belirttiğim şekilde davranıldığında o kişinin neler hissettiğini düşünen kaç doktor vardır?
Patoloji raporumu aldıktan sonraki dört gün içinde yaşadıklarımı kısaca özetlemeye çalıştım. Zaten başıma gelenlerin şokunu yaşarken, bir de hastalanan doktor olarak ne kadar değersiz olduğumu düşünüyordum. Oysa onkoloji ile uğraşan doktorların ve sağlık çalışanlarının söyledikleri ilk söz, bu hastalıkta moral motivasyonun çok önemli olduğu değil midir?
Ertesi gün, büyük özel bir sağlık kuruluşunda KBB onkolojisi ile uğraşan bir diğer doktora muayeneye gittim. KBB doktoru ve radyasyon onkoloğu yapabileceklerini ve olası sonuçlarını etraflıca anlattılar. Bana seçenekler sundular, hangi tedavinin ne gibi etkileri olabileceğini, başarının olabileceğini de olamayabileceğini de açık açık izah
ettiler. Sonuçta, 33 seans radyoterapi ve adjuvan tedavi olarak da 6 seans kemoterapi uygulanmasına birlikte karar verdik. Altını çizerek söylüyorum; ne şekilde tedavi alacağım kararına ben de katıldım. Yani, kaderim yine benim ellerimde idi ve kendim için verilen karar benim de katıldığım bir karardı. Onkoloji ile uğraşan doktorların ve sağlık çalışanlarının söyledikleri ilk söz, bu hastalıkta moral motivasyonun çok önemli olduğu sözü gerçekleşmişti nihayet.
Soru: Sağlık sektöründe kurumlar arasındaki farkın siyahla beyaz arasındaki kadar keskin olduğunu herkes biliyor, ama doktorlar arasındaki farkın da bu kadar keskin olduğunu kaç kişi biliyor?
Uzun, upuzun bir tedavi süreci. Radyoterapi, masum gibi görünse de, insanı oldukça yoran, bazı duyularını ortadan kaldıran oldukça zor bir tedavi. Haftada bir kez verilen o hafif denen kemoterapi insanı üç gün elden ayaktan düşürüyor. İştah bozuluyor, sürekli bir bulantı, ağızda tat yokluğu vs. Bunların yanında, kan değerlerinin düşmemesi için iyi beslenmek de gerekiyor. Tam bir paradoks. Tüm bunlara dayanabilmeyi sağlayan bir tek güç var: Umut! Bu yan etkiler geçecek, tümör de gidecek, iyi olacağım… Bu arada tribündekilerin tezahüratlarını unutmamak gerekir. Arayan tüm yakınlarım, dostlarım güçlü olduğumu, iyi bir insan olduğumu ve Allah’ın izniyle bu illeti yeneceğimi söylüyorlardı sürekli olarak. Doğaldır ki bu insanlar başka ne diyebilirler?
Soru: Hastaya, hele de bir kanser hastasına, üstüne üstlük doktor olan bir kanser hastasına nasıl geçmiş olsun diyebileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Yüreklendirmeye çalışan tezahüratlar, tedaviler, umut ve moral motivasyonu artırmak için gösterilen çabalar… Somatik olarak savaş veren, yıpranan vücut ile uğraşılıyor hep kanser tedavilerinde. İnsan yapısının sadece somatik bir yapı olmadığını, bir beyni, çeşitli duyuları, kısacası bir ruhu olduğu hep gözardı ediliyor. Yaşanan savaş çok ilginç; tedavi-bedensel yıkıntı, iyileşme umudu-başarısızlık korkusu, motivasyon arzusu-güçsüz, saçsız adama acıyarak bakan gözler, yürürken dengesizlik, ellerde uyuşukluk, ağızda mukozit, ishal veya kabızlık, vs., vs.
Soru: Tüm bu somatik yaşanmışlıkların duyuları nasıl etkilediğini, beyni ne kadar zorladığını, o kişiyi ruhen ne derece yaraladığını, kanser hastalarına mutlaka psikoterapi uygulanması gerektiğini, hatta daha ileri süreçlerde psikiyatrik yardım da verilmesinin uygun olacağını düşünen kaç onkolog vardır acaba?
İlk tedavim biraz iyileşme sağlasa da tam başarılı olmadı. Ardından beş seans “CyberKnife” denen daha güçlü ve daha lokalize etki edebilen bir tedavi aldım. Kısaca CyberKnife, tüm vücutta milimetreden daha hassas doğrulukla kanser tedavisi yapmak için tasarlanmış dünyadaki ilk ve tek robotik radyocerrahi sistemi olarak biliniyor. Bu sistem sayesinde radyasyon demetleri odaksal olarak kullanılarak, beyin ve vücuttaki kanserli bölgeler yüksek dozlarla tedavi edilebiliyor.
Sonuç yine beklenenden uzaktı. Bir yıl geçmişti ve ben yine aynı yerde, aynı endişelerle ve daha da yıpranmış bir vücut ve ruhla kemoterapi tedavisi alacağımı öğrendim. Kızdığımı belli etmiyordum ama, artık tezahüratlar da inandırıcılığını kaybetmiş, hatta bazen de sinirlendirmeye başlamıştı. Umutlar tükeniyor, beklentiler sonuçlanmıyordu bir türlü ve hala hiç kimse duygularımın, ruhumun ne halde olduğunu sormuyordu.
Yirmibir gün arayla 6 seans üçlü (cisplatin+taksotel+5FLU) kemoterapiye başladık. Bu kemoterapi denen bence sözde tedavi, insanı insanlığından çıkarıyor. Dostlarınız yalnızca yataklar ve yastıklar oluyor, onlardan uzaklaşamıyorsunuz, hep yatmak hep uyumak istiyorsunuz. Bu savaşta da yukarıda saydıklarımı misli ile yaşadım. İlave olarak beşinci seanstan sonra DVT (derin ven trombozu) oldum, altıncı seanstan sonra da pulmoner emboli geçirip dört gün yoğun bakımda yattım. Bu arada, hala hiç kimse duygularımın, ruhumun ne halde olduğunu sormuyor. O PET (pozitron emisyon tomografi) denen sevimsiz tetkik yine yapıldı ve sonuç hala başlangıç noktasındaki durumum. Tümör konseyi yine toplandı, artık tıbben yapacak bir şey olmadığı, radikal bir cerrahi ile belki sağkalımda % 5’lik bir artış olabileceği, buna karşılık yaşam kalitemin çok düşeceği söylendi. Seçim bana aitti, ailem bile kararı bana bıraktı. Ben de kararımı verdim; gittiği yere kadar savaşacaktım.
İşte burada şans yüzüme güldü Prof. Dr. bir sınıf arkadaşım yaşadıklarımın travması ve bundan sonra yaşayacaklarım için psikolojik destek isteyip istemediğimi sordu. Hemen kabul ettim ve üç aydır haftada bir gün ilgi alanı kanser hastalarına psikoterapi olan psikoloğumdan destek alıyorum. Ne kadar rahat ve güçlü olduğumu anlatamam, Cumartesi gününün gelmesini dört gözle bekliyorum hafta boyunca. Her şeyimi anlatabiliyorum, bazen ailemi de seanslara dahil ediyor…
Halen zorluklarla boğuşuyorum, korkularım oluyor, ağrılarım oluyor, umutlanıyorum ardından yıkılıyorum, sosyal hayattan uzaklaştım. Son üç aydır psikoloğuma yaslanarak yaşadığım bu zorlu süreç bana çok önemli şeyler öğretti. Özetleyecek olursam;
1. Bir hekimin önce bir hasta olarak bir doktora başvurmasını, sonra da hasta yakını olarak hastanede bulunmasının önemini bir kez daha anladım. Böylece yapılan davranış hatalarını yaşayarak gözlemleyebilir.
2. Bir hekimin hastasına, hele de kanser hastasına daha duyarlı yaklaşması gerektiğine inandım.
3. Her hastanın bir birey, bir insan olduğunun asla unutulmaması, en azından kendisiyle konuşurken yüzüne bakılması ve yazılı onam için yapılan bilgilendirmelerin gerçek anlamına uygun yapılması gerektiğine inandım. Çünkü, doktor olmama rağmen kemoterapinin yapacakları açık açık anlatılmadığı için ilk tedaviden sonra panik atak geçirdim.
4. Başta kanser hastaları olmak üzere, eğer mümkünse tüm hastalara psikolojik destek sağlanmasının çok önemli olduğunu anladım. Basit bir örnek verecek olursam; yazmaya başladığımda yaşadığım olayları tekrar hatırlamak beni çok rahatsız etti. Ama psikoloğum bunu yapabileceğimi defalarca söyleyerek beni yüreklendirdi ve sizlerle hastalık sürecimi paylaşabildim.

Dr.Aydemir YALMAN


Gizemli Adaya Yolculuk

Jules Verne’in yazdığı Esrarengiz Ada isimli romanı okuyanlarınız var mı? Ya Jonathan Swift’in Gülliver’in Seyahatleri ve Robert Louis Stevenson’ın Define Adasını okudunuz mu? Ben okumuştum ve geçtiğimiz çarşamba sabahı İstinye Park Imax’te öngösterimde izlediğim Gizemli Adaya Yolculuk adlı filmden de bu nedenle pek keyif aldım. 

İlkokuldayken “İki Sene Mektep Tatili” isimli romanıyla tutkunu olduğum Jules Verne’in daha sonra dilimizde yayınlanmış bütün kitaplarını okudum. Benim çocukluğumda ve gençliğimde filmler böyle ışık hızında gelmezdi ülkemize, 5 yıl sonra gelmişse ne nimetti.

80 Günde Devri-i Alem, Denizler Altında 20.000 Fersah, Define Adası, Gülliver’in Seyahatleri gibi filmleri de romanlarını okuduktan çoook sonra izleyebilmiştim. Esrarengiz Ada ise Kaptan Nemo ile ilk karşılaşmam olması nedeniyle farklı yeri olan bir filmdi.

Bu hafta sonu kendinize ve çocuklarınıza bir iyilik yapın ve özellikle IMAX olarak Gizemli Adaya Yolculuk adlı filmi izleyin. Üç boyutlu olarak çekilen filmi Brad Peyton yönetmiş.

Müthiş bir görsel şölen ve nasıl geçtiğini anlamayacağınız 90 dakika yaşayacaksınız. Başrollerde Akrep Kralla zihinlerimize yer eden Dwayne Johnson, müthiş oyuncu Michael Caine, Sex and The City’nin masum güzeli Kristin Davis ve Anger Management’ta beni kahkahadan kırıp geçiren Luis Guzman var. Fazla bilgi verip filmin keyfini kaçırmak istemem. Film hakkında bilgilere BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz. İyi seyirler.


Sayfalar:1...12131415161718...42