:::: MENU ::::

Mustafa belgeseli ve Cumhuriyet’in 85. yılı

Bu sabah Can Dündar’ın yeni belgeseli Mustafa’nın basın gösterimine katıldım. Bir kaç zamandır etrafta dolaşan görüşlere kulaklarımı kapatarak tamamen tarafsız bir şekilde izledim. Can Dündar söylenilmeye çalıştığı gibi Ata’nın imajına leke sürmek vs değil tam tersine onun ne kadar büyük bir insan olduğunu, bu vatanın nasıl bir cehennemden kurtarılıp, nasıl yoktan var edildiğini gözümüze sokan, bu arada onun da bizler gibi bir insan olduğunu, ama çok akıllı ve ileri görüşlü bir lider olduğunu anlatmış. Benim okumak ve görmek istediklerim bunlardı. Çanakkale harbini gösteren sahnelerde gözyaşlarına boğuldum, nelere mal olduğunu kendi aile büyüklerimden de dinlediğim Sakarya harbini izlerken oradaymışım gibi hissettim. Latife Hanım’a çapkın bakışlarla bakan o adama bir kez daha hayran oldum. Ülkesindeki yükselişin kadınlarla olacağını görüp, Avrupa’da bile bir çok ülkede olmayan seçme ve seçilme hakkını vermiş onlara. 85 yıl içinde “Demokrat” olduğunu iddia eden bir takım aymazlar ise bu hakkı kadınlardan almak  için türlü yol deneyip sonunda Arap adetlerini sardılar başımıza. Özgürlüğün başörtüsü olduğunu zanneden bir sürü kadıncık türedi. Babaları, ağabeyleri ve kocalarının kendilerine bulaşmaması için boyunduruğu kabullenip, eski devirde yahudi kadınlarına belletilen ezberi vazife edindiler. Huzur içinde yatın Ata’m ve silah arkadaşları, bizler “Cumhuriyet Kadınları” yaşadıkça sizlerden devr aldığımız bayrağı gururla taşıyacağız. Hepinizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Sizlere oğlum Emir Çerman’ın “Atatürk, Yüzyılın Lideri” isimli bestesini, dönemin görüntüleriyle hazırlanmış video eşliğinde sunuyorum.


Guy Kawasaki… O bir ünlü, ama alçakgönüllü ve güleryüzlü

Dün akşam Friendfeed’de Alemşah Üstad’ın Twitter’a yazdığı br not vardı. Guy Kawasaki’ye “buralardaysan buluşalım” minvalli bir cümle. Altında dostlardan gelen sorular. Çok gitmeyi istediğim, ama bedeli fazla olduğu için katılamadığım “Perakende Günleri” etkinliğinde konuşmacı olarak katılmak üzere İstanbul’a gelmişti Guy Kawasaki. Hayran olduğumuz, kitaplarını okuyup web üzerinden konuşmalarını izlediğimiz biri kapımıza gelmişti. Üstelik de Twitter’da, İstanbul’da olduğunu Hilton’da Lobby Bar’da saat 18.00 de ona ulaşabileceğimizi esprili bir dilde yazmıştı.  Evet vakit ayırıp bu ilginç adamla tanışmalıydım. Sabahtan akşamüstüne kadar oldukça koşuşturmalı bir gün geçirdim. Ayaklarıma kara sular inmiş, ter içinde teyzeme vardım. Bir an kanepeye uzanıp sızıp kalmayı istemedim değil hani. Sonra hemen duş alıp, giyinip kendimi metroya attım.  Hilton’a erken vardığım için lobbyde oturup etrafı izlemeye başladım. Biraz sonra Murat Esenli Üstad ve sevgili Tuğçe Esener’de geldi. Neredeler acaba diye bakınırken gerçekten de tam söylediği köşede bizden önce gelen 3 arkadaşla sohbet ediyorlardı. Biz yanlarına yaklaşınca ayağa kalkıp yüzünde kocaman bir gülümseme ile son derece sıcak bir şekilde ellerimizi sıktı ve isimlerimizi öğrendi. Evet gerçekten oydu, o şirin gülümseme hep yüzündeydi. Ne kadar rahat, alçakgönüllü ve sıcak biri. Yarım saatlik konuşma için binlerce dolar alan, internet yatırımlarıyla en zengin web yatırımcıları arasında sayılan, binlerce insanın fikirlerine saygı duyduğu adam, akşam oturmasına misafir gelmiş yakın arkadaşımız gibiydi. Aynı pozisyonda olan vatandaşımız işadamı ve girişimcilerden bir kaçı geçiverdi gözümün önünden. Burunlarından kıl aldırmazlar, yanlarında korumalar, o olmasa yalakaları, kendi de sağına soluna gaz girmiş de kıpırdanamıyor gibi otururdu her halde o koltukta. Fesli fotoğrafı, yediği künefeler, şirketi Garage Tech.Venture, yeni kitabı, kişisel marka olmak hakkında düşündükleri… Bizler sorduk o da usanmadan yüzündeki kocaman gülümseme silinmeden anlattı. Tabii jet sarsması yaşadığı için bir süre sonra esnemeye başladı ve bizlerden dinlenmek için izin istedi. Fotoğraf çektirmeden bırakmadık. Üşenmedi, hepimizle önce grup fotoğrafı için poz verdi. Sonra da tek tek. Evet İstanbul’dan bir ünlü daha geçti, hem de hayran olduğum biri, Guy Kawasaki…


Moran Günlerine devam…

İlk üç ay göz açıp kapayana kadar geçivermişti. Bir yandan yeni iş diğer yandan üniversite heyecanı, zamanın su gibi akmasını sağlamıştı. Sabahtan akşama kadar reklam ajansının günlük telaşı içinde koştururken, akşam da okulumu tanımaya çalışmak beni çok mutlu ediyordu. Şirketin bölümlerinde neler yapıldığını öğrenmek için boş vakit buldukça oda oda dolaşmaya başlamıştım. Önceleri en yakınımdaki bölüme, tabii yaşça yakın olduğum Eleniçe arkadaşım nedeniyle “araştırma” adıyla tanıdığım odaya gidiyordum. Teoman Bey, İnci Hanım, sevgili Kenan ve Eleni’yi bitmek bimeyen sorularımla bayıltıyordum. Ajansın can damarlarından biriydi bu oda, hem arşivleme ve takipler yapılıyordu, hem de veriler değerlendiriliyor, analizler yapılıyordu. Ajansımız ülkenin üç büyüğünden biriydi o yıllarda. Müşterileri arasında Unilever’in çeşitli markaları (Sanella Margarin, Fidan salça ve konserveleri, Acısso) G.A.Baker’ın ürünleri (Gibbs Traş kremi ve losyonu, Rexona deo,Reward sabun,ALL otomatik çamaşır mak. deterjanı ) Renault,Yapı ve Kredi Bankası, DYO Boya,Air France,KLM gibi havayolları, Deva İlaç Fabrikası, İbrahim Etem İlaç Fabrikası,Dandy Sakız, Perma Sharp Traş bıçakları, Dinarsu Halı,Transtürk Holding,İnnova Kozmetik Lancome,İpeker Kumaş… ve daha bir çok marka.
Arı kovanı gibiydi şirket; Harbiye’de Dame de Sion okulunun hemen yanındaki  iş hanının 4 katına yayılmıştı. Serigraf bölümü ve marangozhanenin olduğu, biri Dolapdeye’ye inerken, diğeri de Cihangir  civarında olan 2 ayrı binada daha yer alırdı. Sevgili Ömer Mercan, yaşıyorsa allah uzun ömür versin, gördüğüm en becerikli adamdı. 2 tahta parçasından otomobil yapmayı bile başarabilirdi. Reklam filmlerinde kullanılacak dekorlar vs hep onun ehil elleri ve ekibinden çıkardı. Yaratıcı yönetmenimiz sevgili Brian Anderson’un hem en sinirlendiği hem de en sevdiği adam olma şerefine sahipti. Çılgın ingiliz aklına ne eserse “bu olmalı” diye tutturur, Ömer Usta ise “ya adam, olmaz bu, denge diye bir şey var” diye terslenirdi. Sonra Bay Peter (kendisi şirketin ortağı ve Malta asıllı bir İngilizdir) aralarını bulur, ortamı yatıştırırdı. Araştırma bölümündeki heyecanım kısa sürede geçti. Kendime daha eğlenceli bir başka bölüm bulmuştum. Ne zaman biraz boş vaktim olsa, şirketin diğer yaratıcı yönetmeni rahmetli Aydın Arakon’un metin yazarları ve prodükyon ekibinin yanında alıyordum soluğu. Ne kadar renkli dünyaları vardı onların, ne önemli insanlardı hepsi. Aydın Arakon Türkiye’nin ilk film yönetmenlerindendi. Eski bir İstanbul beyefendisiydi. Odasına girdiğinizde ayağa kalkar önünü iliklerdi. Bu gün bile gözümün önünde. Sanırım aynı kültürden geldiğimiz için ben yadırgamazdım ama, işe yeni başlayanlar için onun bu zarafeti hep şaşırtıcı oluyordu. Metin yazarlarından Sezer Tansuğ bir çoğunuzun yakından tanıdığı bir isim, Mehmet Keskinoğlu (aynı zamanda da”Yaşar ne yaşar ne yaşamaz” ın oyuncusu), Ali Özdamar, Ayla Seyhan, Nur Ander… hepsi o bölümde tanıdığım, kısa süre içinde yanlarına transfer edildiğim için mutlulukla birlikte çalıştığım büyüklerim, akıl hocalarımdılar. Evet o bölümde o kadar mutlu oluyordum ve vakit harcıyordum ki beni transfer ettiler. Yeni bir genel asistan aldılar, bir hafta zor dayandım heyecandan bildiklerimi  Fezal’e aktardım ama aklım yeni çalışacağım bölümdeydi hep. “Prodüksyon bölümü”  amma havalı bir ismi vardı. Reklam filmlerinin, bütün hakimiyetine ortak olacaktım. Çılgın Brian’ı hesaba katmamıştım tabii. O yıllarda İstanbul’da bile olsak malzeme açısından birçok zorluk yaşanabiliyordu. Reklam filmleri 35 mm olarak çekilirdi. Etrafı kalın yapışkanlı bantla çevrilmiş, bana göre sihir dolu yuvarlak teneke kutulardı bunlar. Üzerlerinde kaç asa oldukları, süresi, kodlar vs yazardı. Her şeye kolay erişilebilen yıllar değildi onlar. Bir ithalatçı getirir dağıtırdı. Herkes aynı kişiyle çalıştığı için zaman zaman yokluklar yaşanırdı. Böyle durumlarda Fono Film,Acar Film,ADS ile bağlantıya geçilir neler yapılabileceği sorulurdu. Sevgili Ali Çiçek’le (filmlerin montajı, dublajı ondan sorulurdu) tabanı yanmış gibi sağa sola koşturduğumuz günleri şimdi bir sis perdesinin arkasından izliyorum sanki.


Green Energy Agenda for 2009

* Lost Eight Years
* Green Energy 2009
* About the Campaign
* Take Action
* Donate
(This post for Blog action Day)
— Global warming is the biggest environmental threat facing the planet today, and it’s getting worse.

— America’s reliance on foreign oil and other fossil fuels is undermining our economic competitiveness in the 21st Century.

These two threats have merged into an enormous opportunity for a historic breakthrough in Washington—2009 is a watershed moment to cut global warming pollution and unleash green energy innovation.

http://edf.org/page.cfm?tagID=29336


Can Dündar’dan Mustafa Kemal Atatürk belgeseli…

Ebru Baranseli arkadaşım eklemişti bu notu, 11 Eylül 2008 saat 01.54’de. Bu kadar keskin bir hafızam elbette yok, Friendfeed sağolsun hafıza sorunlarına bire bir. Linke tıklayıp fragmanı izlediğimde; hem görüntüler, hem müzik tüylerimi diken diken etti. Atatürk’ü ilkokullarda gencecik zihinlere sadece karga kovalayan biri işte” diye anlatanlara inat, keyifli bir belgesel geliyor. Mustafa bizlerden biri, babasını genç yaşta kaybeden bir çocuk. Heyecanları, coşkuları olan, biraz da sıra dışı bir çocuk. İşte Can Dündar bizlere Sarı Zeybek’te Ata’nın ulusuyla geçirdiği son günlerini anlattığı belgeselden sonra, yine tutkunu olacağımıza inandığım; Atatürk’ün çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatan bir belgeselle geliyor beyazperdeye. NTV sponsorluğunda gösterilecek bu güzel belgeseli mutlaka izleyin. Ailenizdeki, yakın çevrenizdeki çocuklar ve gençlerin de izlemesini sağlayın. Kendilerine rol modeli olarak Polat Alemdar’ı değil de; kralların, prenslerin devlet başkanlarının hayranlığını kazanmış, hatta” Atatürk gibi bir lider yüz yılda bir gelir, o da bizim karşımıza çıktı”  dedirtmeyi başaran  bu muhteşem lideri örnek almalarını sağlayın.  Linke tıklayın; fragmanları, kamera arkası görüntüleri izleyin. İyi seyirler.

http://www.mustafa.com.tr


Kayıplarımızdan çıkaracağımız kazançlarımız…

Yarım saat önce Friendfeed’de bir başlık vardı sevgili Üstad Ferruh Mavituna eklemiş, altında da genç Üstad’ların yorumları var. Oradaki kısıtlı alana hissettiklerimi ve yaşadıklarımdan aldığım dersleri sığdırmam mümkün değildi. Palahniuk’ un “Invisible monsters” kitabından bir cümleyi alıntılamış Üstad Mavituna. Konu değil beni üzen, genç dinamik insanların, ne kadar maddi değerlere önem verdiğini ve kaybederse ilk aklına gelen şeyin utanç duygusu olduğunu görmekti. Yaşadım ben bunları. İşimi kaybettim, çalışarak kazandığım paramı da bana ait olmayan borçları ödemeye harcamak zorunda kaldım. Parasız kalınca kiramı ödeyemez duruma düştüm. Evden ayrılıp birilerinin yanında yaşamak zorunda kaldığım için bütün eşyalarımı  dağıttım. Hiç kolay değil hazmetmek. Üstad’lar herşeyini kaybetmekten ne anladığınız çok önemli. Parasal gücünüzü, işinizi, bunlara bağlı olarak oturduğunuz evi, eşyalarınızı kaybediyorsunuz. İnanın bir şey olmuyor. Eğer aileniz, sizi seven dostlarınız varsa, çaresiz hissetmenize izin vermiyorlar. Önceleri çok ağırınıza gidiyor, uzun süre yalnız kalmak istiyorsunuz. Yürüş yapıyorsunuz, kimseye göstermeden katılana kadar ağlamak için. Ama hayat devam ediyor. Sağlıklıysanız her şeye yeniden başlayabileceğinizi biliyorsunuz. İşte o noktada soruyorsunuz kendinize “ben ne istiyorum aslında?”. Bunca yıl şan, şöhret, ünvan, para hepsine sahiptin, sana daha farklı ne hissettirecek bunlar. Ve sonra yeni bir “ben” keşfettim, her zamankinden daha güçlü daha hırslı, ama bu kez hayata dört elle sarılmaktı hırsın nedeni. Başardım da, kolay olmadı çok uğraştım, üzüldüm, depresyona girdim, hasta oldum. Sonra “dur” dedim ve kendime yeni bir hayat çizdim, daha çok mutlu olduğu şeyleri yapacak, daha basit yaşayacak, varsa yer, yoksa yemez biri olmaya karar verdim. Daha az eşyaya sahibim, dünya üzerinde daha az yer kaplıyor çevreye daha az zarar veriyorum. Küçük şeylerle mutlu olmayı çok iyi başarıyorum.  Akıllı ve başarılı bir evlada sahip olduğum için, beni seven ve düşünen dostlarım, sağlam duruşlu ve güçlü olmamı sağlayan bir ailem olduğu için her gün şükrediyorum. Her yeni gün benim için yeni bir macera, beni mutsuz eden ve üzen hiç bir olayın veya kişinin yakınında uzun süre geçirmiyorum. Kendime mutlaka kısa da olsa nefes alabileceğim zamanlar yaratıyorum. Korkmayın, kayıplar her zaman yıkım demek değildir. Bazen kendinizi bulmanıza yardımcı olur. Bir arkadaş demiş ki”kaybetmek için herşeye sahip olmak gerekmez mi ?” Hayır sevgili dost, gerekmez, sahip olduğun en önemli şeyleri; aklını, yüreğini ve umudunu kaybedersen kork, dünyevi şeyleri kaybedersen gerçekten daha “hür ve güçlü” oluyorsun. Utanç duygusunu ise dürüst davranmayanlara, hırsızlara ve döneklere bırakalım. Hepinize daha huzurlu, daha sağlıklı, daha özgür bir yaşam diliyorum.


Haliç Üniversitesi’nde öğrenci olmak…

Bu günlerde üniversite öğrencisi olan gençler, ne kadar şanslı olduklarının hiç farkında değiller. Öğle saatlerinde, Haliç Üniversite’sinde düzenlenen bir panele katılmak üzere kampüse gittiğimde saatin erken olduğunu gördüm ve beklemek üzere kafeteryaya gittim.  Enerjisinin doruğunda, algıları açık, heyecanlı ve coşkulu bir gençlik bulma hayalim, ilk dakikalarda suya düştü. Ortalama bir alışveriş merkezinin yiyecek katından daha geniş bir alana yayılmış kafeteryada her çeşit gıda ve içecek bulunuyordu. Duvarlarda plazma ekranlarda güncel bir müzik kanalının klipleri dönüyordu. Kızların büyük kısmı Nişantaşı, Etiler ve Bağdat Caddesinde görebileceğiniz kadar abartılı şık giyimliydi. Sanırım “aman bir diploma alayım, o arada da hayırlı bir kısmet bulursam ne ala” diye düşünenlerdendiler. Erkeklerin ise çoğunun yüzünde mutsuz bir ifade vardı. Gelecek endişelerini anlayabilirim tabii, ama canları güvendeydi. Okulun kapısından çıkarken bu gün hangimiz kurban seçileceğiz diye düşünmüyorlar. Bunun ne kadar büyük bir şans olduğunu haykırmak istedim onlara. “Kıymetini bilin bu güzel yerleşkenin, keyfini çıkarın en güzel günlerinizin” demek istedim. Boğazıma bir yumru tıkandı, dizlerimde can veren üç arkadaşım aklıma geldi, gözlerim doldu, ağlarım diye ürktüm vazgeçtim. İçimde kalsa beni hasta ederdi, sizlere söyleyip rahatlamaya karar verdim.


Moran yılları

1975 yılının 15 eylül günü adım attığım, 33 yıllık iş hayatımın başlangıç noktası. “Format atmak” cümlesi insanlar için de kullanılsaydı ilk formatım Moran’da atıldı derdim. Orada tanıdığım, birlikte çalışma şansı bulduğum ne çok kahraman vardı. Her birinin ayrı ayrı etkileri ve katkıları oldu bana. Yıllar içinde gelişen çalışma disiplinimin temellerinde rahmetli Aydın Arakon’un, rahmetli Ali Pasiner’in, sevgili Brian Sanderson’un, sevgili Lotte Spichiger’in tartışılmaz katkıları vardır. Reklam ajanslarında, diğer iş yerlerine göre çok daha hoşgörülü ve rahat bir ortam vardır. Bu keyfi sulandırmadan nasıl verimli kılınır, hep onlardan aldığım derslerle öğrendim. Türkçeyi doğru konuşmak ve yazmak konusundaki takıntım, biraz da metin yazarlarımız sevgili Nur Ander’den, sevgili Ayla Seyhan’dan  alışkanlıktır. Müşteri ilişklerindeki ince çizgileri, olurları olmazları, sevgili Edna Veissid ve 9 Haziran 1981’de Cenevre’de konsoloslukta çalışırken hain bir suikastle şehit edilen, rahmetli Mehmet Yerguz’dan öğrendim. Ajans içindeki çılgın trafiğin denetlenmesi, kazalar olmadan işlerin çıkarılabilmesi konusundaki başarılarımda ise sevgili Sema Yegül ve sevgili Sevinç Korutürk’ün büyük katkısı vardır. Bütçe hazırlamak, medya planı yapmak, TRT ile ilişkiler, yapılan hizmetleri faturalamak gibi can alıcı incelikleri ise rahmetli Rasin Baba(Yenen) ve sevgili Işık Akan ağabeyden öğrendim. Teoman Şakar ve İnci Hanım araştırma nedir, neden mecra takibi yapılmalıdır ve neden bir ajans için bu çalışmalar önemlidiri anlamama yardımcı oldular. Tabii fotoğrafçılığa merak sarmama neden olanlar da Galip ve Şükran çiftidir.
Moran’dan ayrıldığımda bana hata ettiğimi söyledi yakınlarım. Ama ben Moran’daki eğitimimi tamamladığımı düşünüyordum, hem de terör olayları nedeniyle kesintiye uğrayan üniversite hayatımı sürdürmek istiyordum. “İnsanoğlu plan yapar kader kahkahalarla güler” derler. Ne kadar doğru. Tam bu arada, babamın daha önce görev yaptığı Philips fabrikasında, Hollanda sistemiyle maliyet muhasebesi konusunda yetiştirecekleri genç birini arıyorlardı. Anne ve babama göre, reklamcılık vakti saati belli olmayan bir iş olduğundan “doğru dürüst” bir meslek edinmem konusundaki israrlarını kırmadım ve görüşmeye gittim. Görüşmem bittiğinde, başka neler yapabilirimi keşfetmek istediğime karar vermiştim. Bu da daha sonraki bir yazının  konusu olsun…


Alışmayacağım, uyuşmayacağım…

Değerli yazar Erdal Atabek’in bir yazısını hatırladım gazete başlıklarına bakarken. “Alışırsınız, uyuşursunuz tepki  vermemeye başlarsınız” diyordu Üstad. Yaşadığımız son 8 yıla bakınca neleri görmezden gelip, başımıza ne çoraplar örülmesine sebep olduğumuzu, yürek daralmasıyla fark ediyorum. Yine aynı yazısında der ki Atabek Hocam; “Korkmayın her yerde konuşun, konuyu siz açın; takside taksiciye konuşun, apartmanda kapıcıyla konuşun, sakallı gazete bayinizle konuşun, eve gelen gündelikçiye konuşun.”  Ben de her fırsatta, kulaktan dolma yanlış ve yanlı bilgilerle donatılmış insanlara rastladığımda, gücümün yettiği, dilimin döndüğü kadarıyla gerçekleri görmelerini sağlamaya çalışıyorum. Atatürk’e dil uzatıp, izlerini silmeyi başaramadılar ya, uzunca bir süredir “Büyük Şef” dönemini eleştiriyor gafiller. Neymiş efendim “, şeker karaborsaymış, karneyle ekmek yedirmiş, adaları vermiş, atak davranmamış, karlı çıkabilirmişiz halbuki”  bu kadar yüreksiz ve cahil olmayı nasıl başardıklarını çok merak ediyorum. İkinci Dünya savaşı sırasında Yunan komşularımızın açlıktan kırıldığı yıllar birçok ülke için kıtlık yıllarıydı. Genç Cumhuriyetimiz; bir yandan üzerinden çok kısa süre geçmiş bir büyük savaşın yaralarını sarmaya çalışıyor, bir yandan da kapı komşularını vuran bir savaşta taraf olmamaya çalışıyordu. O  günleri tek bir vatan evladı kaybetmeden atlatabildikse bunu “Büyük Şef” ve kabine arkadaşlarına borçlu olduğumuzu hatırlayalım. Lütfen sizler de yakın tarihimiz konusunda ileri geri konuşanlara belgelerle laflarını yutturun. Beyazıt Kütüphanesi’nde bütün kayıtlar halka açık, dileyen ulaşır, okur. İnternet bilgileri yönlendirilebilen  bilgiler, ama o günlere ait gazeteleri değiştirmek mümkün değil.


Amerikan donanma gemisini, yıllar sonra yeniden Dolmabahçe önlerinde görmek…

1968 yılının benim için pek heyecanlı ve güzel bir gününde, şimdi hayatta olmayan anneannem ve dedem ile Kabataş Setüstü’nde oturan bir dostlarını ziyaret etmek için Elmadağ’daki evlerinden yola çıkmıştık. Dedeciğim her zaman olduğu gibi bana yaşadığımız şehir ve dünya hakkında bilgiler ve yaşanmışlıklar aktarıyordu. Bindiğimiz araçtan dışarıyı seyrederken, Dolmabahçe rıhtımında o günlerde alışık olunmayan bir kalabalık dikkatini çekti anneannemin “Velit Bey (birbirlerine hanım ve bey diye hitap ederlerdi, bunu başka bir yazıda anlatayım) sizce yanlış bir günde mi geldik?” diye sordu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, kalabalık öfkeli seslerle bağırmaya başladı “Yankee Go Home, Yankee Go Home”  Dedemin yüzünün değiştiğini farkettim. Anneanneme “Fikriye Hanım sanırım haklısınız, ama bu noktada dönemeyiz, bir an önce Semih Bey’lere varmaya çalışalım” dedi. Kalabalığa yaklaştığımızda, endişe edilecek ne olduğunu bir türlü anlamamıştım, bana göre gençler bir araya toplanmıştı.Ne vardı bunda endişelenecek. O gün ilk kez,  yakın zamanda “Denizler” olarak adlandırılan gençlerle karşılaştım. Bana göre heyecanlı ve yüksek sesle konuşan bir insan grubuydular ve hala bir gariplik göremiyordum.  Yanlarından geçtik ve Setüstü’ndeki dostlara vardık. Yaşıma yakın olan evin torunuyla kendi dünyamıza dalıverdik. Aklımdan uçtu gitti o genç ve heyecanlı insanlar, ta ki lise yıllarında gittiğimiz bir toplantıda, Deniz’in kendisini dinleyene kadar.  Nereden mi aklıma geldi bunları yazmak; pazar sabahı Kadıköy’de yaşayan, zarif bir büyük hanıma bilgisayar dersi vermeye gidiyordum. Beşiktaş’ta vapur beklerken gözüme ilişti Amerikan bandralı gemi ve anılar üşüşüverdi yine.

 


Sayfalar:1...4243444546474849