:::: MENU ::::
Posts tagged with: Cate Blanchett

Thor: Ragnarok

Marvel evreni eğlenceli bir filmle sinemalarda bu hafta. Thor:Ragnarok; sıradan izleyiciye keyifle vakit geçirtirken, Marvel tutkunlarını pek de tatmin etmeyebilir. Ben eğlendim ve güzel vakit geçirdim, tabii Loki ile tekrar buluşmanın katkısı da var 😊

Oyuncuların çekim sırasında epey eğlendiklerini düşündüm filmi izlerken. İtiraf etmeliyim süper kahramanların güldürebildiği filmlerden daha çok hoşlanıyorum. Sinemaya gitmek eğlence amaçlı benim için ve bu film de ona verdiğim parayı sonuna kadar hak etti 😊 En sevdiğim Led Zeppelin parçalarından biri olan Immigrant Song (Valhalla I’m Coming) dinlemek de ayrıca keyifliydi.

Filmin oyuncu kadrosu, Oscar törenindeki kırmızı halı tadında kalabalık. Yönetmen Taika Waititi cömert davranmış hem kadroyu, hem de konuk oyuncuları seçerken. Chris Hemsworth, Mark Ruffalo, Cate Blanchett, Jeff Goldblum, Tom Hiddleston, Anthony Hopkins, Idris Elba, Tessa Thompson ana rollerdeler. Kısacık da olsa Dr.Strange olarak hınzır görüntüsüyle aklınızı alıverecek Benedict Cumberbatch. Tiyatro sahnesinde ise Loki ‘yi Matt Damon , Thor’u küçük kardeş Luke Hemsworth ve Odin‘i de Sam Neill canlandırıyor. Yine kısa süre de gözükse karizmasıyla sıyrılıveren Ken Watanabe atlanmamalı. Topaz rolünde Yenı Zelanda’lı oyuncu Rachel House ve Volstagg rolünde İrlandalı oyuncu Ray Stevenson da göz dolduruyorlar. Arada Zachary Levi’ı fark edememek de benim ayıbım olarak kalsın.

Bu haftasonu kendinizi eğlendirin derim. İstanbul dışında ve 2D izlemek zorunda kaldım, sizler IMAX seçeneğini tercih edin. Film 13 yaş altı için uygun değil, çocuklarınıza başka eğlenceler bulun.

Film ile ilgili detaylar: http://www.imdb.com/title/tt3501632/
Soundtrack bilgileri: https://g.co/kgs/CRrE3W

Görsel kaynakları:

http://forumcinemaslv.blob.core.windows.net/1012/Event_8610/gallery/ThorRagnarok%20(24).jpg
http://www.etonline.com/sites/default/files/images/2017-10/cate-blanchett-thor-ragnarok.jpg
http://akns-images.eonline.com/eol_images/Entire_Site/2017920/rs_1024x429-171020123519-1024.thor-ragnarok-4.102017.jpg


Bir Filmin Hatırlattıkları

Uzun süredir çeşitli sağlık sorunlarıyla boğuşan teyzeme biraz değişiklik olsun diye birlikte sinemaya gittik. Yağmurlu havada yapılacak en iyi etkinlik de buydu zaten. Akmerkez’de yenilenen sinema salonlarından birinde, The Monuments Men izledik. (Hangi akla hizmetse Hazine Avcıları olarak türkçeleştirilmiş filmin adı)
II. Dünya Savaşı sonlarında geçen, kalabalık kadrolu film ile ilgili çok fazla sözüm yok. Film; Hitler adına yapılacak bir müzeye konulmak üzere Avrupa’daki müzelerden önemli eserlerin Nazilerce alınması, çağdaş sanatçıların eserlerinin acımasızca yakılıp yok edilmesi karşısında harekete geçilmesi için Amerikan hükümetinden izin alan ve küçük bir grupla Avrupa’da sanat eserlerini kurtarmaya çalışan sanat tarihçisi Frank Stokes ve arkadaşlarının hikayesi.

The-Monuments-Men-UK-Quad-Poster

Bana ilginç gelen bölüm; uzun yıllardır ülkemizde yaşanan yok etme, yozlaştırma odaklı çalışmaları hatırlatan bir konuşma oldu. Şöyle diyordu Frank Stokes arkadaşlarına:

” You can wipe out an entire generation, you can burn their homes to the ground and somehow they’ll still find their way back. But if you destroy their history, you destroy their achievements and it’s as if they never existed. That’s what Hitler wants and that’s exactly what we are fighting for. “

Kabaca çevirisini şöyle düşünebilirsiniz:

” Bir nesli tümüyle yok edebilirsiniz, evlerini yakıp yerle bir edebilirsiniz, onlar yine de bir şekilde ayakta kalır ve yeniden başlarlar. Ama siz onların tarihini yok eder, başardıklarını yok ederseniz onlar da sanki hiç varolmamış gibi olurlar. İşte Hitler’in istediği de bu ve biz de tam anlamıyla bununla mücadele ediyoruz. “

Bu sahne bana; yıllardır baleden, operadan, heykelden, tiyatrodan nefret ettiğini haykıran, kişisel çıkarları için tarihi eserleri yok etmekte zerre kadar beis görmeyen birilerini hatırlatıverdi. Harran’ı, Zeugma’yı yok ettiler, Allianoi’yi yok ettiler, Bizans kalıntılarına çanak çömlek dediler. Atatürk Kültür Merkezi’ni harabeye çevirdiler. Haydarpaşa ve Sirkeci Garı sıradakiler, saymakla bitmiyor yok etmeye çalıştıkları değerler. Sanatı, tarihi eserleri, geçmişi olmayan bir toplum olmayacağımız günlere kısa sürede kavuşmak dileğiyle…

Film ile ilgili bilgilere BURADAN ulaşabilirsiniz
Minik bir not: Umarım George Clooney bir süre sonra bu filmin haklarını Netflix’e satar, onlar da mini dizi olarak yeniden çekerler, kesinlikle dizisi daha başarılı olacaktır. Onca konu var filmin içinde, her biri başlı başına işlenebilecek, filmden çıktığınızda birşeyler yarım kaldı hissine kapılıyorsunuz.


The Hobbit: An Unexpected Journey

Akademi ödüllü yönetmen Peter Jackson’la Yüzüklerin Efendisi üçlemesinden sonra yine nefes almadan izleyeceğimiz yeni bir üçlemeye başladık; “The Hobbit: An Unexpected Journey” filmi izlerken üç saate yakın sürenin nasıl geçtiğini anlamadım desem abartmış olmam. Yeni Zelanda’nın olağanüstü doğasına, üç boyutlu animasyonun gücü de eklenince tam bir görsel şölene dönüşmüş. Kitabı okumamış olan ve film hakkında fikri olmayanların el kadar bebeleri kapıp sinema salonlarını doldurmamalarını öneririm. Afişte yer alan Bilbo Baggins’in masum görüntüsü sizleri yanıltmasın, filmde Elf’lerin huzur verici görüntüsü ve cücelerin komiklikleri dışındaki her karakter, çocuklarınızın uykusunu kaçırabilir.
Hikaye bizleri, Yüzüklerin Efendisi’nden 60 yıl öncesine götürüyor. Lonely Mountain’da Cüceler Ülkesi olarak nam salmış Erebor’u yerle bir eden ejderha Smaug’la başlayan yolculuk; dev örümcekler, güneşi görünce taşa dönüşen ama o arada buldukları her canlıyı mideye indiren Troll’ler, yerin yedi kat altında yaşayan Goblin’ler, çirkinlik timsali yaratıklar Ork’larla devam ediyor. Cücelerin ülkelerine özlemle söyledikleri “Lonely Mountain” uzun süre beynimde yankılanacak sanırım. Howard Shore’u bir kere daha saygıyla selamlıyorum bu filmin müzikleri de müthiş.   

Yüzüklerin Efendisi serisinde tanıdığımız Gollum’la Bilbo Baggins’in karşılaşması ve Bilbo’nun hayatının tümüyle değişmesine da tanık oluyoruz serinin bu ilk bölümünde.    

Bu filmle beraber Cüceler kralı Thorin Oakenshield rolündeki Richard Armitage ‘ı yakın takibe almaya karar verdim 🙂 Daha önce nasıl dikkatimi çekmemiş derken imdb bilgilerine bakınca oynadığı dizileri ve filmleri izlemediğimi fark ettim.
Sürüyle garip yaratığa karşın görebileceğiniz en güzel gözlü aktörleri de bir araya toplamışlar bu filmde. Bu yazdığımın Gollum’un mavi gözleriyle ilgisi yok ama inanın Andy Serkis’in muhteşem performansıyla onun gözleri bile güzel görünecek izlerken. Film hakkında fazla ipucu vermek istemiyorum; bu haftasonu kendinize vakit ayırın ve mutlaka IMAX olarak izlemeye çalışın. Filmin süresine de takılmayın, koltuğunuza gömülüp kalacaksınız.


Benjamin Button’ın tuhaf hikayesi

Warner Bros’un davetlisi  olarak olağanüstü keyifli bir film izledim. “Benjamin Button’ın tuhaf hikayesi” Bu filmin fragmanlarını izlediğim zaman konusundan çok etkilenmiştim. Filmi yurt dışında izleyen oğlum da ballandıra ballandıra anlatınca, içimi bir heyecan sarmıştı. Sevgili Duygu Kutlu’dan davet mesajı gelince çocuklar gibi zıp zıp zıpladığımı itiraf edebilirim. Filmle ilgili pek çok şey yazılacak mutlaka. İzlerken keyif alabilmeniz için, sadece oyuncuların muhteşem performanslarından, yönetmenden ve usta yazar F.Scott Fitzgerald‘dan bahsetmek istiyorum. Bu film, şimdiden birkaç dalda ödüle aday; en iyi erkek oyuncu dalında Sean Penn ile başa çıkabilir mi tartışılır ama, Brad Pitt olağanüstü bir oyun çıkarmış. Cate Blanchett için nefes kesiciydi demem yeterli olmayacak ama sanki bir şeyler anlatıversem filmin büyüsünü bozacakmışım gibi geliyor. En iyi yardımcı kadın oyuncu olarak Quennie rolünde Taraji P. Henson kesinlikle benim adayım. Bir insan bu kadar mı rolüyle bütünleşir, rahat ve akıcı oynar. Filmde dizilerden ve diğer filmlerden hemen hatırlayacağınız birçok ünlü oyuncu size resmi geçit yapıyor sanki. Saatçi Gateau rolünde Elias Koteas (Ninja Kaplumbağalar’ı, oğlum Emir yüzünden defalarca izlemekten, sanırım onu en çok bu rolle hatırlıyorum) Tizzy rolünde 4400 adlı diziden hatırlayacağınız Mahershalalhashbaz Ali, Cate Blanchett’in kızını oynayan Julia Ormond (Son Şövalye’de Richard Gere’in prensesi ) , Brad Pitt’in Rusya’da aşık olduğu Elizabeth Abbott rolünde; soğuk ingiliz kadın rollerinin vazgeçilmezi Tilda Swinton ve filme en bunaltıcı anlarda bir meltem esintisi veren, 7 kez yıldırım çarpan adam Mr Daws rolünde Ted Manson(Sweet home Alabama ve Runaway Jury filmlerinden). Yönetmen David Fincher; benim kalbimi, The Game ile feth etmişti. Daha sonra Fight Club ve Panic Room’la da sarsarak hayran etmeye devam etti. Bu filmle ise ona saygı duyuyorum. Böyle uzun süren ve olay örgüsü karışmadan sizi sonuna kadar istim üstünde tutan bir film çekmiş olması muhteşem. Tabii F.Scott Fitzgerald’ın dehasından söz etmeden geçemeyeceğim. Eğer onun bu harika kısa öyküsü olmasaydı sanırım bu film bu denli keyifli olmazdı. Fazla uzatmadan ekleyeyim, bu film gösterime girdiğinde kaçırmayın. Süresi gözünüzü korkutmasın, ilk yarının nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile.