:::: MENU ::::
Posts tagged with: İstanbul

Yedi Denize Yelken Açmak…

Yeni denizlere yelken açma fikrini seviyorum. Denizci bir babanın genleri mi, yoksa maceracı ruhum mu bunu isteyen karar veremiyorum. Babamla çıktığım deniz yolculuklarında, geminin burnunun köpüklerle suları yararak ilerlemesini izlemek hep hoşuma gitmiştir. Güzel havalarda gemiye eşlik eden yunuslar, her daim yanıbaşımızda uçan martılar, güneşin denize aksi içime huzur ve mutluluk veren görüntülerdir. O yıllarda internet denen muhteşem çözüme sahip olmadığımız için yeni yerler hakkında bilgi alacağım kaynaklar kitaplar ve dergilerdi sadece. Bulabildiğim bütün kaynaklardan yararlanıp gideceğim rotada nereleri gezmem gerektiğini not ederdim. Daha önce oralara gitmiş birilerini tanıyorsam, ilgilerini çeken ve önerecekleri yerleri sorup yazardım unutmamak için. Yedi denizi gezen babam, hiperaktifin biri olduğundan ilgisi çabuk dağılır, sorduklarıma yarım yamalak cevaplar verirdi, ya da belki araştırıp öğrenirsem daha kalıcı bilgim olacağını düşünürdü, kimbilir. Doğan Kardeş dergisi, Resimli Bilgi, henüz o yıllarda Turkiye’de basılmamış orijinal Brittanica ciltleri ve National Geographic dergileri özene bezene sakladığım kaynaklarımdı. İlgi alanımdaki ülkelerin fotoğraflarına uzun uzun bakar, hayallere dalardım.

Şimdilerde uzaklara gitmeyi daha da çok seviyorum. Sadece yeni yerler görmek değil isteğim, bu güzel ülkenin ve yaşadığım şehrin planlı şekilde çirkinleştirilmesine, tarihi eserlerin yok edilmesine tanık olmak canımı acıtıyor, karşı durmaya gücüm yetmediğinden kaçma isteğim artıyor.

Hem babamın işi dolayısıyla, hem de kendi işlerim nedeniyle Türkiye’de, Avrupa ve Amerika’da pekçok yeri gezme şansım oldu. Kıymetini bilmediğimiz, hor kullanıp zarar verdiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Politik amaçlara ve ranta kurban edip yok ettiğimiz doğal güzelliklere, tarihi eserlere sahibiz. Uzun yıllar önce, Kavacık sırtlarındaki çirkinliği görüp gözyaşlarına boğulan Japon konuklarımın “siz ne vurdumduymaz bir milletsiniz, bu doğal ve tarihi zenginliğe sahip şehir bizim olsa, onu bir fanusa koyar asla zarar görmesine izin vermezdik” cümlesinin yarattığı utancı hiç unutmuyorum. O zamandan beridir ki İstanbul ile ilgili yıkıcı kararların protesto edileceği her eylemde gücüm yettiğince yer alırım. Çarpık kentleşme konusunda bilgilendirebileceğim herkese derdimi anlatmaya çalışırım. Başarım tartışılır, çoğu zaman ellerim böğrümde, gözlerimden yaşlar akarak izliyorum olan biteni, gücüm yetmiyor. En ağırıma giden de, bu güzel şehre 70 li, 80 li yıllarda doğmuş insanların,  İstanbul’un tarihi dokusunu görmezden gelip, şehrin siluetini değiştiren gökdelenlere methiyeler yazması. Kadıköy’den vapura binip Beşiktaş’a giderken objektifime takılanlar, Avrupa ülkelerinde asla rastlayamayacağınız bir görmemişlik ve rant hırsı sonucu çirkinleştirilen binlerce yıllık güzelliğin yok oluşu. 46 iktidarıyla başlayan yozlaşma, 90 lardan sonra iyice hızlandı. Sanki taşralılar bu güzel şehirden,  candan isteyerek intikam alıyorlar. Yaptıkları her eğreti bina, bu şehri biraz daha çirkinleştirmeye yarıyor. Yeniliğe, şehirlerin gelişmesine karşı değilim. Ama bu çalışmalar, tarihi bir şehrin en değerli varlığı olan silüetini değiştirerek olmamalı. Pek güzel manzarası var diyerek 50 lerin başında Hilton’a imar izni verilerek başlayan çirkinleştirme hamlesi, ilerleyen yıllarda hızlanarak 80 lerde Dolmabahçe Sarayı sırtına dikilen Sivasotel (evet bu isim ona daha çok uyuyor) ve İstanbul’un kalbine çirkin bir hançer gibi saplanan Süzer Plaza ile devam etti. Tabii Taksim meydanı ve civarında altmışların sonları, yetmişlerin başlarında yapılan o zamanki adlarıyla Intercontinetal, Sheraton Otelleri, 80 lerden sonra yükselen Harbiye Orduevi kulesi de unutulmamalı. Yine 60 larda Tarabya’nın en güzel noktasına kondurulan eski Tarabya Oteli (şimdilerde daha da rezil bir görüntüyle İkitelli’de camlı plaza şekline girdi ne yazık ki), Yeşilköy sahilindeki Çınar Oteli de yanlış yerlerde dikilen binalar. Yıldız sırtlarına Özal zamanı yapışan Conrad Oteli, ve çirkinliğinden dem vurduğumuz Karayolları binasına inat , son alametler de dikildi Boğaz sırtına. Hayalet bina Tatlıcı kuleleri, Tabanlıoğlu projesi olan Zorlu kuleleri, Çiftçi kuleleri. Bunlara bir de Arap zevki çirkinlik abidesi Sapphire’ı ekleyince görüntü daha da çirkinleşiyor. Asya yakasındakileri ise saymaya gücüm yetmedi.

Şehri yüksek binalarla yenilemek isterseniz, silueti bozmayacak yeni ve uzak alanlar seçersiniz. Beylikdüzü, Kurtköy vs. yerlerde yükselen binalara sözüm yok, çünkü tarihi eserlerin sırtına saplanan hançerlere benzemiyorlar. Amaca uygun şekilde “yeniliği” temsil edebiliyorlar. Paris bu konuda en sevdiğim örnektir. Tarihi şehir özenle korunur, duvara el ilanı bile asamazsınız. Nerede kaldı ki tarihi surlara eğlence yeri yapmak. Hiç mi akıllarına gelmemiştir Trocadéro ve Eiffel manzaralı rezidanslar yapmak. Ya da Roma’da Colosseum manzaralı bir alışveriş merkezi inşa etmek isteyen hiç mi olmamıştır. Avrupa’nın pek çok şehrinde fazla çaba harcamadan tarihi filmler çekebilirsiniz. Çünkü doku aynen korunmuştur. İstanbul’da ise dönem filmi çekmek artık pek mümkün değil . Geçtiğimiz yıllarda Adalar’da çekilen birinci dünya savaşı dönemi dizisinde arka planda asfalt yollar görmek beni epey rahatsız etti.  Dostlarla sohbet ederken Ihlamur Kasrı’ndan kayıklara binilerek gezmeye çıkıldığını anlatan arkadaşımızı dinlerken, şimdilerde orada dikilen kuleler geliverdi gözümün önüne ve uzaklara yelken açmak fikri artık hiç aklımdan çıkmıyor.

Yazıda kullandığım görsel birkaç yıl önce Istanbul ile ilgili bir forumda paylaşılmıştı, ne yazık ki kime ait olduğunu bulamadım. Google görsel taramasından da bir ipucu çıkmadı. Tanıyan bilen varsa yazsın lütfen, emek sahibini isim olarak belirtmek isterim. 2011 yılında yazdığım bir yazının yeniden elden geçirilmiş halidir.


Istanbul’un Marul Bayramı

istanbulun marul bayramiSiz de benim gibi çocukluğunuzda, ilk gençlik yıllarınızda keyifle yediğiniz sebze meyvelerin tadını özleyenlerden misiniz? İstanbul’da yetişen Arnavutköy çileğinin ve topatan kavununun kokusunu hatırlıyor musunuz? Yıllardır marul diye kaktırılan plastikten hallice ithal yeşil otlardan sıkıldınızsa bu cumartesi gelin Yedikule Bostanları’nda buluşalım. Slow Food Türkiye / Fikir Sahibi Damaklar’ın binbir emekle hazırladığı bu güzel etkinliğe çoluk çocuk katılıp, yerel üreticimize destek verelim.
Etkinlik programını Slow Food Türkiye / Fikir Sahibi Damaklar sayfasından sizler için aşağıya kopyaladım. Facebook kullanıcısı iseniz, BURAYA tıklayarak etkinlik ve diğer çalışmalar hakkında da detaylara ulaşabilirsiniz. Piknik örtünüzü getirmeyi unutmayın 🙂
Sevgiyle ve muhabbetle…

İstanbul’un Marul Bayramı Programı

6 Mayıs 2016, Cuma
Salt Galata
17.00 – 19.00
panel:
İstanbul’da Bostanlar ve Bahar Şenlikleri
Necdet Sakaoğlu
Hayri Fehmi Yılmaz
Turgay Tuna
Faruk Pekin
bu etkinlik Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı işbirliğinde gerçekleşmektedir.
7 Mayıs 2016, Cumartesi
Yedikule Bostanları Ahmet Öztürk Bostanı girişi
11.00-13.00
Suriçi Bostanları’na vefa etkinliği:
2013 yılında da üzerine moloz dökülen bostanda çevre temizliği
bu etkinlik Kültür Karıncaları öğrencileri ile birlikte gerçekleştirilecektir, katılım için 212 347 2425’den Halil Özdemir ile irtibata geçilmesi rica olunur.
Yedikule Bostanları Ahmet Öztürk Bostanı
13.00-15.00
Marul Bayramı Şenliği: Cümbüş Cemaat’in müziğinin birleştiriciliğinde Yedikule Bostancılar Derneği, Yedikule Bostanları Girişimi ve Dürtük ‘den dostlarımızla birlikte bostanlarda yeniden yetiştirilmeye başlanan “Yağlı Yedikule Marulu” ile tanışacak, ekilişine, hasadına dair bilgilenecek, bol bol bostan muhabbeti yapacak ve mini bir piknikle karınlarımızı doyuracağız.
Etkinliğe gelirken üzerinde oturacağınız bir piknik örtünüzle gelmeyi ihmal etmeyin sakın!


İkonannem Blogu İle Anılara Yolculuk

Power FM yıllarında rastlantıyla dinlemeye başlayıp, RadioOxygen ile takibe devam ettiğim sevgili DJ Barthez ‘in sabah saatlerinde Facebook üzerinde paylaştığı bir Chicago parçasına yorum yazdıktan sonra, acaba bizim Hydromel tayfasından birilerine rastlar mıyım diyerek internette tarama yaptım.

ikon anne 2
Gelen sonuçlar arasında linkten linke atlarken ilginç siyah beyaz fotograflar ilişti gözüme. Karşıma pek keyifli bir blog çıktı. İkonannem isimli blogun sayfaları arasında vaktin nasıl geçtiğinin farkına varamadım.
Fotograflar beni çocukluğuma götürüverdi bir anda. Annemle babamın davetlere katılacakları zaman nasıl özenle hazırlandıklarını hatırladım. Sonra kendi ilk gençlik yıllarımı buldum sanki fotograflarda; öğleden sonra özenle giyinilip gidilen çaylar, haftasonları akşamları önce Boğaz’a yemeğe gidilip, gecenin ilerleyen saatlerinde Hydromel veya Regine hangisinde daha çok arkadaşımız varsa sabahlara kadar dans edilip eğlenildiği günlere uzanıverdim.  ikon anne
Yıllar içindeki değişimleri gözlemlemek için pek güzel bir kaynak olmuş, emek verenlerin ellerine sağlık.
BURAYA tıklayarak mutlaka inceleyin derim.


İstanbul İçin Adayım Aydemir Güler

Bu kez boyun eğmeyeceğim. Bu kez; bana dayatılan iki haptan birini yutmamaya, katır veya satır cezalarından birini çekmemeye karalıyım. Kılıçdaroğlu aralık ayı başında Washington’da yaptığı konuşmayla Yellowrose’u aday gösterdiğinde, benim de İstanbul için oy vereceğim aday arayışım başladı. Diğer partiler de adaylarını açıkladıkladıklarında, üşenmeyip hepsini incelemeye, haklarında nasıl haberler çıkmış araştırmaya başladım. İstanbul’u yönetmeye aday olanlardan sadece bir tanesi İstanbul doğumluydu, diğerlerinin hemen hemen hepsi söylemlerinde “filanca yerli hemşehrilerim” cümlesini huzur içinde ve en ufak rahatsızlık duymadan kuruyorlardı. Bu şehrin ekmeğini yiyip, mahalle arasına “özbilmemne kasabası derneği” kuran, her fırsatta “İstanbul bitmiş, kaçmak gerek buralardan” cümlesini diline pelesenk etmişlerden bu şehre hayır olmadığını yıllardır yaşadıklarımızdan öğrendik. Her seçilen, kendi memleketlisinin yerleştiği gecekondu bölgelerini ihya edip imara açtı, şehrin plansız programsız giderek çirkin bir dev olmasında son 50 yılın seçilmişlerinin hepsinin suçu var.

Artık masal dinlemeye karnım tok, inşaat baronlarıyla düşüp kalkan bezirganlara geçit vermeye niyetim yok. Her konuşmasında ağzından köpükler saçarak bağıran, parmağını gözüme sokacak gibi uzatan, geçmişi karanlık adamlardan bıktım. 90 lardan beri İstanbul’u betonlaştıran zihniyetin farklı uzantısı olan Pensilvanya hormonlu bir başka hırsıza daha geçit vermeye de niyetim yok.

Varlıklarıyla bizlere lütufta bulunmuyor bu zatlar, onları oylarımızla bize hizmet vermeleri için seçiyoruz. Koca koca sahnelerden, otobüs tepelerinden büyüklük taslamalarına göz yummayalım artık. Politikacıların %98 inin hamasi duygularla bu göreve soyunmadıklarını anlamak gerek. Bu ünvan onlar için bir iş, hatta bir an önce politikacıların; futbolcu, film yıldızı ya da şampiyon tenisçi olmadıklarının da ayırdına varılmalı.

Aydemir GulerBu seçimlerde “aman öcü” minvalli tehditlere boyun eğmiyorum; benim adayım Aydemir Güler. 1961 yılında İstanbul’da doğan Güler; orta öğrenimini Saint Joseph Lisesi’nde, yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde tamamlamış. 1986-1992 yılları İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmış. Yüksek lisansını da yine bu üniversitenin Sosyal Bilimler Enstisü’nde yapmış. 1992’de kurulan Sosyalist Türkiye Partisi’nde (STP) kurucu, siyasi büro üyesi ve İstanbul il başkanı olarak görev yapmış. STP’nin Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmasından sonra 1993’te kurulan Sosyalist İktidar Partisi’nde (SİP), kuruluştan kısa bir süre sonra genel başkanlık görevini üstlenmiş. SİP’in Türkiye Komünist Partisi (TKP) adını aldığı Olağanüstü Kongre’de yeniden genel başkan seçilmiş. 2009 yılında yapılan TKP’nin 9. Parti Kongresi’nde kongrede alınan gençleşme ve atılım kararları gereği genel başkanlığı bırakmış. Tam bu noktada durun ve okuduğunuzu iyi algılayın lütfen; bir siyasi parti başkanı, diğer parti başkanlarının yaptığı gibi koltuğuna yapışmak yerine, kenara çekilip genç yaşta bir başka siyasetçiye yol vermiş. Çok sayıda yayınlanmış kitabı bulunan Aydemir Güler, günlük gazete soL’da ve Gelenek ‘de düzenli olarak yazmaya devam ediyor. Düzgün bir türkçeyle rahatça sürdürdüğü, kurduğu anlaşılır cümlelerle yaptığı sakin ve etkileyici konuşmaları kafanızda oluşacak soruların hemen hepsine cevap oluyor.
Değişime inanıyorsanız; bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünüyorsanız, o değişime önce kendi düşünce kalıplarınızdan başlamaya ne dersiniz? Size zorla dayatılan, aba altından sopa gösterilerek korku senaryoları ile desteklemeniz söylenen, ama bir türlü içinize sinmeyenlere oy vermek yerine, bu kez oyunuzu dürüstçe çalışacak birine verin. Oylar bölünecek diye yırtınıyorlar ya boyun eğmeyin bu tehditlere, boşverin, yıllardır Atatürk’ün partisine ve Türk soluna en çok zararı kendileri verdiler. Şimdi hepsine sus deme ve ders verme zamanı. Baskıcı güçlere, hizmet değil cep doldurma derdindekilere, betonsevicilere, ben dedim olduculara boyun eğmeden, hakiki bir sosyalist alternatife oy vermenin tam zamanı.
Şimdi lütfen üşenmeyin ve Aydemir Güler ile ilgili linkleri inceleyin, özellikle konuşmalarını dikkatle dinleyin. 30 Mart seçimlerinde;  yaşadığınız şehre ve size saygı duyacağından, İstanbul’u sosyal adaletle yöneteceğinden emin olacağınız birine, Aydemir Güler’e oy verin.
Aydemir Güler’in Enver Aysever’e konuk olduğu programı BURADAN izleyebilirsiniz.
Aydemir Güler’in Sol Portal’da soruları yanıtladığı videoyu BURADAN izleyebilirsiniz.
Aydemir Güler’in Oy ve Ötesi videosunu BURADAN izleyebilirsiniz.
Aydemir Güler gazete yazılarına BURADAN erişebilirsiniz.


İki Haptan Birini Yutmak Zorunda Değiliz

Kırk katır mı, kırk satır mı sorusundan sıkılmadınız mı? Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktan bıkmadınız mı? Birilerinin size sürekli ölümü gösterip, sıtmaya razı etmelerinden yorulmadınız mı? Ben çok sıkıldım.
Aman Ballhead olmasın da kim olursa olsun diye Yellowrose’a dört elle sarılanları hayretle izliyorum. Nasıl içiniz rahat ediyor, hafızanız tamamen mi silindi.
“E ne yapalım yani” diyene kadar adayları iyice inceleseniz, sorgulasanız, araştırsanız. “Kimdir bu, neden bu kadar hevesle talip olmuş bu işe” diye bir durup düşünseniz. İnşaat baronlarıyla el ele, kol kola yaşayan şehr-i eminlerden hala ne umuyorsunuz. Size nefes alabileceğiniz parklar yeşil alanlar, ruhunuzu zenginleştireceğiniz sanat merkezleri filan mı yapacaklarını sanıyorsunuz.
Hiç sordunuz mu semt pazarınız neden yok oldu? Havalı marketler iş yapsın diye, ulaşımı zor ücra köşelere tıkıştırılmış pazar yerlerinden memnun musunuz?
Peki ya yan sokağınızda, ağaçlıklar içindeki eski köşke ne oldu? Az ilerideki devasa boş alana Japon Bahçesi yapacağım diye sizden oy toplayıp, sonra orayı bir inşaat baronuna peşkeş çektiklerinde hesap sordunuz mu maaşını ödediklerinizden.
Bu ülkede, siyaseti futbol takımı tutar gibi destekleyenlerle geldiğimiz nokta ortada. Ya mavi hapı yutacaksın, ya kırmızıyı… MatrixBluePillRedPill
Haydi canım sen de, bir başka dünya mümkün, yeter ki azıcık araştıralım, inceleyelim ve sonra da göreve geldiklerinde denetleyelim.
Kim seçilirse seçilsin, bize hesap vermek zorunda. Varlıklarıyla bizlere lütufta bulunmuyor bu zatlar, onları oylarımızla bize hizmet vermeleri için seçiyoruz. Koca koca sahnelerden, otobüs tepelerinden büyüklük taslamalarına göz yummayalım artık. Politikacıların %98 inin hamasi duygularla bu göreve soyunmadıklarını anlamak gerek. Bu ünvan onlar için bir iş, hatta bir an önce politikacıların; futbol yıldızı ya da şampiyon tenisçi olmadıklarının da ayırdına varılmalı.
Bu seçimde oy vermeden önce; belediye meclisine kimler aday olmuş, daha önce neler yapmışlar, nasıl birileri bu insanlar diye araştırın. Mahallenize muhtar seçeceğiniz kişiyle tanışın, gözlerinin içine bakın.
Haydi azıcık çaba harcayın, bu seçimlerde iki haptan birini yutmak zorunda kalmayın.

Görsel kaynağı  http://goo.gl/BG9FI1


Pazar Sabahı İstanbul Gezisi

Bu şehri tenha saatlerinde daha çok seviyorum. Umarsız şekilde seyrediyorum onu, sükunetle dolaşıyorum sahillerinde ve yollarında. Emekli Gezisi adını verdim bu gezilerime. Kısıtlı bütçeyle de yapılabildiği için, yeter ki karar verin ve erken uyanın.
Erken saatte binin otobüse, inin Beşiktaş’a. Üsküdar İskelesi’nden kalkan vapurla geçin karşı kıyıya. Orada güne başlayan insanların yuvalarına gıda taşıyan karıncaları andıran telaşına aldırmayın ve Beykoz yönüne giden bir minibüs ya da otobüse atıverin kendinizi. Denizi görecek şekilde oturun.
Dün sabah aynen böyle yaptım. 6 mayısın içimi daraltan anlamını göz ardı edip, yol boyunca artık vakti geçmeye başlayan güzelim erguvan ağaçlarını, mor salkımları hayranlıkla seyrettim. Beykoz’a kadar; çoğu yeniden elden geçirilmiş yalılara bakarak çocukluğumu hatırladım. Beykoz’da inip biraz parkta oturduktan sonra, kalkma saati gelen Yeniköy motoruna attım kendimi. Hınzırca esen rüzgarın ürpertmesine aldırmadan dışarıda oturdum. Hava puslu da olsa Boğaz’ın sırtına saplanmış hançerler gibi görünen sevimsiz binaları görüntüledim. Yeniköy sahilinde inince, çınarlı yolu takip edip, yürüyüşe çıkan semt sakinlerinin gülümseyerek günaydınlaşmalarıyla içim açıldı ve neşeyle ilerledim. Pazar keyfimi tamamlasın diye gazete de aldım ve doksanların sonlarına doğru İstinye sahilinde çalışırken sıklıkla gelip yemek yediğimiz Yeniköy Spor Kulübüne ait çay bahçesine gittim.
Benim gibi erkenci bir iki aile ve spor kulübü yönetiminde olduklarını , birazdan kulüp yönetimi için seçime gideceklerini konuşmalarından öğrendiğim yaşlıca beyler vardı.
Sabahın pusu iyice kalkmaya başlamıştı ve Boğaz sahillleri de iyice hareketleniyordu. Simit peynir çay üçlüsü ve gazetelerimle güzel havanın keyfini çıkardım. Çoluk çombalak gürültücü aileler gelmeye başlayınca da palamarları çözüp, İstinye sahilinden geçerek, Emirgan’a doğru yürümeye başladım. Lale zamanını fırsat bilenlerin pikniğe geldiği ve izdiham yarattığı Emirgan Parkı önünde, belediye zabıtaları araçların içeri alınamayacağını anons ediyorlardı. Baltalimanı’na kadar keyifle yürüdüm. Araç trafiği iyice kafa şişirmeye başladığı için, oradan sonrasında bir taksiye binerek Hisarüstü’ne çıktım.
Eskilerin “erken kalkan yol alır” deyişini haklı çıkarır bir İstanbul gezisi yapmıştım. Taksi kısmını saymazsanız da oldukça hesaplı bir emekli gezmesiydi. Arada sırada erken uyanın ve bu güzel şehrin sizi kucaklamasına izin verin.
Güzel ve verimli bir yeni hafta dilerim hepinize…

Beykoz Yeniköy geçiş tarifesi için ŞURAYA tıklayınız.


Seviyorum Seni İstanbul

Bütün çirkinleştirme hamlelerine gururla karşı koyan bu şehri seviyorum. Değişik açılardan bakıp hayranlığımı sürdürürüyorum.
Şimdilerde İstanbul’un özellikle Boğaz kıyısının en güzel zamanları, kendinize fırsat yaratın bu güzellikleri sindirin. Çarıklı erkan-ı harbin ne zaman perişan edeceği belli olmaz. Baksanıza, Donald Amcaya Boğaz’da otel izni vermeye hazırlanıyorlar.    

Yalıların zarif mimarisinin karşısına, geçmişi olmayan tapon Amerikalı’nın zevksiz binasını konduracaklar. Kendilerinin de geçmişi yok, zaten o nedenle bu kadar zevksiz ve haşinler, bu güzel şehirden her fırsatta intikam alıyorlar.   
İstanbul da onlara inat, her bahar daha bir vakur, daha bir güzel oluyor.


Yeni denizlere yelken açmak…

Istanbul bagrinda hancerler 2004

“Yeni denizlere yelken açmak hayalim var. Denizci bir babanın genleri mi, yoksa maceracı ruhum mu bunu isteyen karar veremiyorum bazen. Babamla çıktığım deniz yolculuklarında geminin burnunun köpüklerle suları yararak ilerlemesini izlemek hep hoşuma gitmiştir. Güzel havalarda gemiye eşlik eden yunuslar, her daim yanıbaşımızda uçan martılar, güneşin denize aksi içime huzur ve mutluluk veren görüntülerdir. O yıllarda internet denen muhteşem çözüme sahip olmadığımız için yeni yerler hakkında bilgi alacağım kaynaklar kitaplar ve dergilerdi sadece. Bulabildiğim bütün kaynaklardan yararlanıp gideceğim rotada nereleri gezmem gerektiğini not ederdim. Daha önce oralara gitmiş birilerini tanıyorsam, ilgilerini çeken ve önerecekleri yerleri sorup yazardım unutmamak için. Yedi denizi gezen babam, hiperaktifin biri olduğundan ilgisi çabuk dağılır, sorduklarıma yarım yamalak cevaplar verirdi sanki, ya da belki araştırıp öğrenirsem daha kalıcı bilgim olacağını düşünürdü, kimbilir. Doğan Kardeş dergisi, Resimli Bilgi, henüz o yıllarda Turkiye’de basılmamış orijinal Brittanica ciltleri ve National Geographic dergileri özene bezene sakladığım kaynaklarımdı. İlgi alanımdaki ülkelerin fotoğraflarına uzun uzun bakar, hayallere dalardım.

Kız Kulesi'nden Istanbul 2004

Şimdilerde uzaklara gitmeyi daha da çok istiyorum. Sadece yeni yerler görmek değil isteğim, bu güzel ülkenin ve yaşadığım şehrin planlı şekilde çirkinleştirilmesine, tarihi eserrlerin yok edilesine tanık olmak canımı acıtıyor, karşı durmaya gücüm yetmediğinden kaçma isteğim artıyor.
Hem babamın işi dolayısıyla, hem de kendi işlerim nedeniyle Türkiye’de, Avrupa ve Amerika’da pekçok yeri gezme şansım oldu. Kıymetini bilmediğimiz, hor kullanıp zarar verdiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Politik amaçlara ve ranta kurban edip yok ettiğimiz doğal güzelliklere, tarihi eserlere sahibiz. Yıllar önce Kavacık sırtlarındaki çirkinliği görüp gözyaşlarına boğulan Japon konuklarımın “siz ne vurdumduymaz bir milletsiniz, bu doğal ve tarihi zenginliğe sahip şehir bizim olsa, onu bir fanusa koyar asla zarar görmesine izin vermezdik” cümlesinin yarattığı utancı hiç unutmuyorum. O zamandan beridir ki İstanbul ile ilgili yıkıcı kararların protesto edileceği her eylemde gücüm yettiğince yer almaya çalışırım. Çarpık kentleşme konusunda bilgilendirebileceğim herkese derdimi anlatmaya çalışırım. Başarım tartışılır, çoğu zaman ellerim göğsümde, gözlerimden yaşlar akarak izliyorum olan biteni, gücüm yetmiyor. En ağırıma giden de, bu güzel şehre 80 li 90 lı yıllarda doğmuş olanların, İstanbul’un tarihi dokusunu görmezden gelip, şehrin siluetini değiştiren gökdelenlere methiyeler yazması.

Çırağan sırtında Conrad oteli 2004

Kadıköy’den vapura binip Beşiktaş’a giderken objektifime takılanlar, Avrupa ülkelerinde asla rastlayamayacağınız bir görmemişlik ve rant hırsı sonucu çirkinleştirilen binlerce yıllık güzelliğin yok oluşu. Menderes iktidarıyla başlayan yozlaşma, 90 lardan sonra iyice hızlandı. Sanki taşralılar bu güzel şehirden intikam alıyorlar. Yaptıkları her eğreti bina, bu şehri biraz daha çirkinleştirmeye yarıyor. Yeniliğe, şehirlerin gelişmesine kesinlikle karşı değilim. Ama bu çalışmalar; tarihi bir şehrin en değerli varlığı olan silüetini değiştirerek olmamalı. Pek güzel manzarası var diyerek 50 lerin başında Hilton’a imar izni verilerek başlanan çirkinleştirme hamlesi, ilerleyen yıllarda hızlanarak 80 lerde Dolmabahçe Sarayı sırtına dikilen Sivasotel (evet bu ad ona daha çok uyuyor) ve İstanbul’un kalbine çirkin bir hançer gibi saplanan Süzer Plaza ile devam etmiştir.

Tabii Taksim meydanı ve civarında altmışların sonları, yetmişlerin başlarında yapılan o zamanki adlarıyla Intercontinetal, Sheraton Otelleri, 80 lerden sonra yükselen Harbiye Orduevi kulesi de unutulmamalı. Yine 60 larda Tarabya’nın en güzel noktasına kondurulan eski Tarabya Oteli (bir ara daha da rezil bir görüntüyle İkitelli de camlı plaza şekline girmişti sonra ne olduysa eski haline benzer şekilde yenilediler), Yeşilköy sahilindeki Çınar Oteli de yanlış yerlerde dikilen binalar. Yıldız sırtlarına Özal zamanı yapışan Conrad Oteli, çirkinliğinden dem vurduğumuz Karayolları binasına inat , son alamet dikiliyor şimdilerde Boğaz sırtına, Tabanlıoğlu projesi olan Zorlu kuleleri. Bunlara, arap zevki çirkinlik abidesi Sapphire’ı da ekleyince görüntü daha da çirkinleşiyor. Şehri yüksek binalarla yenilemek isterseniz, silueti bozmayacak yeni ve uzak alanlar seçersiniz. Beylikdüzü, Kurtköy vs. yerlerde yükselen binalara sözüm yok, çünkü tarihi eserlerin sırtına saplanan hançerlere benzemiyorlar. Amaca uygun şekilde “yeniliği” temsil edebiliyorlar. Paris bu konuda en sevdiğim örnektir. Tarihi şehir özenle korunur, duvara el ilanı bile asamazsınız. Nerede kaldı ki tarihi surlara eğlence yeri yapmak. Hiç mi akıllarına gelmemiştir Trocadéro ve Eiffel manzaralı rezidanslar yapmak. Ya da Roma da Colosseum manzaralı bir alışveriş merkezi inşa etmek isteyen hiç mi olmamıştır. Avrupa’nın pekçok şehrinde fazla çaba harcamadan tarihi filmler çekebilirsiniz. Çünkü doku aynen korunmuştur. İstanbul’da ise dönem filmi çekmek artık pek mümkün değil . Adalar’da çekilen birinci dünya savaşı dönemi dizisinde arka planda asfalt yollar görmek beni epey rahatsız ediyor. Geçtiğimiz günlerde dostlarla sohbet ederken Ihlamur Kasrı’ndan kayıklara binilerek gezmeye çıkıldığını anlatan arkadaşımızı dinlerken, şimdilerde orada dikilen kuleler geliverdi gözümün önüne ve uzaklara yelken açmak fikri yeniden düştü içime.”

Ruh halim yine bu şekilde. Dün uzun saatler açık havada gezdim İstanbul’u. O güzelim siluete yapılan bütün saldırılara rağmen hala mağrur, hala güzel bu şehir. İki gün önce, yine rant meraklılarından birinin Haydarpaşa’ya stad yapma konulu beyanatını görünce, yeni denizlere yelken açma isteğim depreşti ve 2010 yılında Martı dergisinde yayınlanan bu yazımı sizlerle paylaşmak istedim, yeniden.


Yeni denizlere yelken açmak…

Aşağıda okuyacağınız yazım, bu ayki Martı Dergisi’nde yer alıyor. Yazıma ve bu keyifli dijital dergideki birbirinden ilginç konulara Martı Dergisi yazılarına tıklayarak erişebilirsiniz. Yazımda kendi çektiğim fotoğrafların kullanılmasına izin verdikleri için, dergi yetkililerine huzurunuzda teşekkürü borç bilirim.

Yeni denizlere yelken açmak hayalim var. Denizci bir babanın genleri mi, yoksa maceracı ruhum mu bunu isteyen karar veremiyorum bazen. Babamla çıktığım deniz yolculuklarında geminin burnunun köpüklerle suları yararak ilerlemesini izlemek hep hoşuma gitmiştir. Güzel havalarda gemiye eşlik eden yunuslar, her daim yanıbaşımızda uçan martılar, güneşin denize aksi içime huzur ve mutluluk veren görüntülerdir. O yıllarda internet denen muhteşem çözüme sahip olmadığımız için yeni yerler hakkında bilgi alacağım kaynaklar kitaplar ve dergilerdi sadece. Bulabildiğim bütün kaynaklardan yararlanıp gideceğim rotada nereleri gezmem gerektiğini not ederdim. Daha önce oralara gitmiş birilerini tanıyorsam, ilgilerini çeken ve önerecekleri yerleri sorup yazardım unutmamak için. Yedi denizi gezen babam, hiperaktifin biri olduğundan ilgisi çabuk dağılır, sorduklarıma yarım yamalak cevaplar verirdi sanki, ya da belki araştırıp öğrenirsem daha kalıcı bilgim olacağını düşünürdü, kimbilir. Doğan Kardeş dergisi, Resimli Bilgi, henüz o yıllarda Turkiye’de basılmamış orijinal Brittanica ciltleri ve National Geographic dergileri özene bezene sakladığım kaynaklarımdı. İlgi alanımdaki ülkelerin fotoğraflarına uzun uzun bakar, hayallere dalardım.
Şimdilerde uzaklara gitmeyi daha da çok istiyorum. Sadece yeni yerler görmek değil isteğim, bu güzel ülkenin ve yaşadığım şehrin planlı şekilde çirkinleştirilmesine, tarihi eserrlerin yok edilesine tanık olmak canımı acıtıyor, karşı durmaya gücüm yetmediğinden kaçma isteğim artıyor.
Hem babamın işi dolayısıyla, hem de kendi işlerim nedeniyle Türkiye’de, Avrupa ve Amerika’da pekçok yeri gezme şansım oldu. Kıymetini bilmediğimiz, hor kullanıp zarar verdiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Politik amaçlara ve ranta kurban edip yok ettiğimiz doğal güzelliklere, tarihi eserlere sahibiz. Yıllar önce Kavacık sırtlarındaki çirkinliği görüp gözyaşlarına boğulan Japon konuklarımın “siz ne vurdumduymaz bir milletsiniz, bu doğal ve tarihi zenginliğe sahip şehir bizim olsa, onu bir fanusa koyar asla zarar görmesine izin vermezdik” cümlesinin yarattığı utancı hiç unutmuyorum. O zamandan beridir ki İstanbul ile ilgili yıkıcı kararların protesto edileceği her eylemde gücüm yettiğince yer almaya çalışırım. Çarpık kentleşme konusunda bilgilendirebileceğim herkese derdimi anlatmaya çalışırım. Başarım tartışılır, çoğu zaman ellerim böğrümde gözlerimden yaşlar akarak izliyorum olan biteni, gücüm yetmiyor. En ağırıma giden de, bu güzel şehre 70 li 80 li yıllarda doğmuş insanların,  İstanbul’un tarihi dokusunu görmezden gelip, şehrin siluetini değiştiren gökdelenlere methiyeler yazması. Kadıköy’den vapura binip Beşiktaş’a giderken objektifime takılanlar, Avrupa ülkelerinde asla rastlayamayacağınız bir görmemişlik ve rant hırsı sonucu çirkinleştirilen binlerce yıllık güzelliğin yok oluşu. 46 iktidarıyla başlayan yozlaşma, 90 lardan sonra iyice hızlandı. Sanki taşralılar bu güzel şehirden intikam alıyorlar. Yaptıkları her eğreti bina, bu şehri biraz daha çirkinleştirmeye yarıyor. Yeniliğe, şehirlerin gelişmesine karşı değilim. Ama bu çalışmalar, tarihi bir şehrin en değerli varlığı olan silüetini değiştirerek olmamalı. Pek güzel manzarası var diyerek 50 lerin başında Hilton’a imar izni verilerek başlanan çirkinleştirme hamlesi, ilerleyen yıllarda hızlanarak 80 lerde Dolmabahçe Sarayı sırtına dikilen Sivasotel (evet bu ad ona daha çok uyuyor) ve İstanbul’un kalbine çirkin bir hançer gibi saplanan Süzer Plaza ile devam etmiştir. Tabii Taksim meydanı ve civarında altmışların sonları, yetmişlerin başlarında yapılan o zamanki adlarıyla Intercontinetal, Sheraton Otelleri, 80 lerden sonra yükselen Harbiye Orduevi kulesi de unutulmamalı. Yine 60 larda Tarabya’nın en güzel noktasına kondurulan eski Tarabya Oteli (şimdilerde daha da rezil bir görüntüyle İkitelli de camlı plaza şekline girdi ne yazık ki), Yeşilköy sahilindeki Çınar Oteli de yanlış yerlerde dikilen binalar. Yıldız sırtlarına Özal zamanı yapışan Conrad Oteli, ve çirkinliğinden dem vurduğumuz Karayolları binasına inat , son alamet dikiliyor şimdilerde Boğaz sırtına, Tabanlıoğlu projesi olan Zorlu kuleleri. Bunlara, arap zevki çirkinlik abidesi Sapphire’ı da ekleyince görüntü daha da çirkinleşiyor. Şehri yüksek binalarla yenilemek isterseniz, silueti bozmayacak yeni ve uzak alanlar seçersiniz. Beylikdüzü, Kurtköy vs. yerlerde yükselen binalara sözüm yok, çünkü tarihi eserlerin sırtına saplanan hançerlere benzemiyorlar. Amaca uygun şekilde “yeniliği” temsil edebiliyorlar. Paris bu konuda en sevdiğim örnektir. Tarihi şehir özenle korunur, duvara el ilanı bile asamazsınız. Nerede kaldı ki tarihi surlara eğlence yeri yapmak. Hiç mi akıllarına gelmemiştir Trocadéro ve Eiffel manzaralı rezidanslar yapmak. Ya da Roma da Colosseum manzaralı bir alışveriş merkezi inşa etmek isteyen hiç mi olmamıştır. Avrupa’nın pekçok şehrinde fazla çaba harcamadan tarihi filmler çekebilirsiniz. Çünkü doku aynen korunmuştur. İstanbul’da ise dönem filmi çekmek artık pek mümkün değil . Adalar’da çekilen birinci dünya savaşı dönemi dizisinde arka planda  asfalt yollar görmek beni epey rahatsız ediyor. Geçtiğimiz günlerde dostlarla sohbet ederken Ihlamur Kasrı’ndan kayıklara binilerek gezmeye çıkıldığını anlatan arkadaşımızı dinlerken, şimdilerde orada dikilen kuleler geliverdi gözümün önüne ve uzaklara yelken açmak fikri yeniden düştü içime.
Bunca gezi ve uzaklardan söz edince, bu ayki link paylaşımımı da gezginlere yol gösterecek blog adreslerinden seçtim.

Türkçe Gezi Blogları başlığı altında toplanmış 64 adrese bu linkten ulaşabilirsiniz http://ayamerdivenkurduk.biz/?p=2831
Listede olsalar da severek takip ettiklerimi ayrıca  yazdım sizler için.
http://www.cokokuyancokgezen.com/
http://www.binrota.com
http://www.azgezmis.com/
http://kuyruksuzucurtma.com/
http://www.gezijurnal.com/

Pozitiflenin, yeniden doğun…

Dün yeniden doğdum ben, sabahın erken saatlerinde deniz yoluyla Kadıköy’e geçtim, oradan da Bostancı yoluyla Büyükada’ya gittim. Hem deniz yolculuğu, hem de güneşli bir günde Büyükada’nın bana iyi geleceğini biliyordum.
Son elli yılda çirkinleştirmek için, öldürmek için her çabanın harcandığı güzel şehrim, sabahın erken saatlerinde nazlı nazlı uyanıyordu, denizin üstünde görünen hafif pus havanın sıcak olacağını gösteriyordu. Öyle de oldu, bahar havasında yürüdüm deniz kenarında, Büyükada’nın sakin yollarında (tabii erken saatlerde böyleydi, sonra yoğun bir arap baskınına uğradı)
Kediler ve martılar eşlik etti bana çoğu zaman.  
Öğleden sonra Kabataş’a giden vapura bindiğimde içim huzurla dolmuştu.
Güneşin batışıysa masal gibiydi.
Aralık ayının ikinci yarısı epey zorlu geçti çoğumuz için. Merkür’ün gerilemesi, gündönümü, ay tutulması vs derken hem maddi, hem manevi anlamda epey sarsıldım. Evden çıkamadığım günlerde durum daha da zor oluyordu. Bildiğim bütün tekniklerle kendimi toparlamaya çalıştım; derin derin nefesler aldım, meditasyon yaptım, EFT ve reiki uyguladım. Her sabah sağlıklı uyandığım için, aklı başında ve gurur veren bir evlada sahip olduğum için, beni seven bir ailem olduğu için, beni yalnız bırakmayan arkadaşlarım ve dostlarım olduğu için şükrettim.
Gün içerisinde, sıklıkla hayatından memnun olmayan ve sürekli yakınan insanlarla karşılaşıyorum, yazdıkları kısa notları okuyorum, bazen bir iki satır yorum yazıp bir süre de olsa, yalnız olmadığını, başkalarının da böyle sıkıntıları olabileceğini anlamasını ve kendini iyi hissetmesini sağlamaya çalışıyorum. Ünvan sahibi bir bilim kadını olmadığım için beni dinlemeyebilirler diyerek, aşağıya bir yazı alıntılıyorum, bundan sonra link veririm nasihat yerine. Prof. Yıldız Batırbaygil’in adını 3 yıl önce duymuştum. Birini aşağıda okuyacağınız 2 güzel yazısını çok severim. Diğerini de sevgili Murat Esenli’nin blogundan okuyabilirsiniz.
İçiniz sıkıldığında derin bir nefes alın, sonra bir daha, bir daha nefes alın ve yaşadığınız için şükredin.
Aşkla kalın, hayata ve onun tüm ifadelerine aşkla…
Beyin öyle bir güçtür ki..
Kafadan geçen her düşüncenin bir talep olduğuna inanıyorum… iyi şey ister güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir , Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız. Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız
ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın..
Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur, yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz “onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor.”  Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurtamı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)’yu andırmıyor mu?
Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği , keyfi kalmadı.
Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz. Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir birde bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlar da olabilir. Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup, çağırıyorsanız size onu getirir.
Allah zaten verilen nimetlere şükretmesini bilmeyen kullarından bu nimetleri bir müddet sonra almaya başlar. Çevrenize bakın örneklerini çok göreceksiniz. Gelin bundan sonra “Nasılsın” diyenlere “ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR”  demekle işe başlayın.
Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz. Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir. Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.
Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine değdirsin.Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın, Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin.Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler. Neden ? Ne zaman göstereceksiniz? Tanrı’nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ?
Beyin öyle bir güçtür ki , insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir. Yeter ki beynini şartlandırabilsin. Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır. Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir.
Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum,
Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor.. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor.. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor.. .  Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin .
Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu
tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bu laftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda
ölürler. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Ne doğru bir laf değil mi?
Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi. Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de . Ama şu anımı biliyorum,ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekilde değerlendiririm. Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem. Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3’e bölün. Dün, bugün,yarın diye…
Biz ani stresleri çok severiz. Çünkü ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza,
algılama, enerji süper olur. Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider. Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz. Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ? Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.. Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın. Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi az alsın veya
sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın. Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar. Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim…
Saygılarımla,
Prof. Yıldız Batırbaygil “

Sayfalar:12