:::: MENU ::::
Browsing posts in: Kitap

Nilgün Nart’ın İkinci Kitabı: Yıldız Tozları

Nilgün Nart’ın İkinci Kitabı Yıldız Tozları, sizi kendi uzayınızda müthiş bir keşif yolculuğuna çıkarıyor.
Nilgün Nart, ikinci kitabı Yıldız Tozları’nda lirik bir anlatımla kaleme aldığı deneme türü eserinde, içsel yolcuğunuzda size müthiş bir deneyim sunuyor. Sırlı anlatımlar, merak uyandırıcı deli sorular, gizemli sembollerle saklanmış işaretler, çözümlenmek ve keşfedilmek için, kitabın sayfalarında sizi bekliyor.
Yıldız Tozlarında; “Baki olan O’dur kı, aşk ile gelir gider iki alemin tek olduğu ana, bir eser nefeste bir güldür gönül bahçesinde, her dem diri her dem tazedir“ diyor. Bir diğerinde “aşk çılgınlık halidir, aşk insanı çarpmıyorsa aşk değildir, aşk bir çılgınlıktır, bu halde edinilmiş kendinizden dışarı çıkabilirsiniz” manasını hissettirecek sırlı anlatımlar sunuyor okurlarına.
Ve dahası “belki bir nehirdir insan, akışta olan ve bir kıyı dünyasını seyre dalan ve belki de….?” Şeklinde deli sorusuyla kalakalıyor o nehir kenarında aşktan çılgına dönmüş olan kimse. Oradan sizi alıp ışığın hakikatine götürüyor ve insan orada sessizliğin nimet olduğunu anlıyor. Ve sessizlik o kadar çok kendiliğinizle dolu ki, dinliyorsunuz sessizce…
Ve kitabın sonuna doğru karınca kararınca ve elbette kendinizce hissetmeye başlayıveriyorsunuz.
Neyi mi?
İşte o anlaşılan ne ise yazarın size vermek istediği ve sizlerin almak istediğinizdir. Yıldız Tozları, okuyucunun yüreğinize serpilen sihirli tozlardır, ümit edilir ki bir zaman gelsin, o yıldız tozları tohum gibi çatlasın bir ağaç olsun dalları galaksilere varan uçlarında meyveleriyle okuyucuyu besleyen, şifalandıran ve bir yere ulaştıran.
İyi okumalar hepinize.


Ahmet Güven Kitabı Oda İkinci Baskısını Yaptı

“Tutunacak bir şey bulma umuduyla tekrar nehre doğru yürüdü. Suya yaklaşınca Aziz Brendan’ı hatırladı. Günahsız bir yer olmalıydı. Vardı, kimsenin mutsuz olmadığı. Birbirlerini sorgulamadıkları, gönlünce yaşayabildikleri… İnsanların yapmaması gerekenleri yapmadıkları bir yer… Duruldu. Gülümsedi ve onun gemisine bindi…” Ahmet Güven – Oda

Roman ile ilgili detaylar için Simurg Art’ın tanıtım yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle

“İyi ve çok sağlam kurgulanmış bir roman her mevsimde her zaman okunur ama kış mevsiminde harika bir roman okumanın güzelliği başkadır. Simurg Art olarak bugüne kadar sadece 2 roman bastık ve yapıt seçiminde olmazsa olmaz kriterlerimiz var, bu tercihin hem zorlukları hem kolaylıkları olduğu aşikardır, tek derdimiz “niteliktir” ve de yeni yaratıcı soluklara alan açmaktan ibarettir. Edebiyat denilen koca çınar başka nasıl serpilir ki? Ahmet Güven’nin kurguladığı romanların dili bir yandan klasik roman dilini öte yandan klasik roman dilini de kapsıyor, böylece kayda değer bir kurgu dili ortaya çıkıyor. Bu sorumluluk okur ve yazarı karşılıklı olarak belli bir dil-kurgu çerçevesinde tatmin ediyor.”

Oda romanını D&R, Kitapyurdu, Hepsiburada sitelerinden satın alabilirsiniz. İyi okumalar.


İnsanın Kaynağı Kendi Ruhudur

Ruhumuzu yoran, yüreklerimizi daraltan zorlu zamanlardan geçiyoruz her birimiz. Gördüklerimiz, duyduklarımız ve okuduklarımız nefes almamızı zorlaştırmışken, çaresizce çırpınmak yerine ruhumuzu sakinleştirmenin, kaynağa dönmenin yollarını bulmalıyız. Kendimi sakinleştirmenin en kolay yolunun nefesime odaklanmak olduğunu öğrenmek yıllardır işime yarıyor. Bazen öyle şeylere tanık oluyorum ki, odaklanmakta zorlanıyorum. Hemen kulaklıkları takıp, ruhuma en iyi gelen müzik türü olan Bossa Nova melodileri dinlemeye başlıyorum. Uzun zaman önce okuduğum kitapların sayfalarını çevirip, ruhumu sakinleştiren satırlara kaptırıyorum kendimi. Aşağıda okuyacağınız satırlar da böyle bir yürek daraltan zamanda yeniden elime aldığım Ercan Kesal’ın “Cin Aynası” kitabının bir bölümünden alıntıdır. Şifa olsun okuyanlara da…

90 lı yıllar. Çağlayan Camii’nin hemen yanındaki iş merkezinin ikinci katına kurmaya çalıştığım polikliniğe röntgen cihazı gerekiyordu. Alçıpancılarla uğraşmaktan fırsat bulduğumda gazete ilanlarına bakıyordum. “500 mili amper, çift tüp, tek masa.” Gittim, gördüm. Cihaz eski ama işe yarar gözüküyor. En iyi tarafı da fiyatı. Pazarlığı bitirdik ve aldık aleti. Taşıma sürecinde anladım ama nasıl bir belaya bulaştığımı. Cihazı bulunduğu yerden benim merkeze taşımak için, Fatih’in karadan gemileri yürütme formülünü uyguladık. O kadar ağır ve biçimsiz. Neyse sonunda cihazın kurulup çalıştırımasına gelmişti sıra. Bu işleri o zamanlar İstanbul’da sadece bir kişi yapıyordu. Ömer Usta! Her zamanki sakin haliyle geldi, baktı. Aleti ilk görüşte tanıdığını hemen anlamıştım. “Hıı!” dedi, eski ve çok sevmediği bir dostunu, hiç beklenmedik bir yerde görmenin ruh haliyle. “Bu bizim Ukraynalı,” dedi. Sonra da bana dönerek birkaç cümlede açıkladı durumu: “Ecevit zamanında Ukrayna’ya kuru üzüm verdik, onlar da bize yirmibir tane röntgen cihazı verdiler. Bu senin alet de onlardan biri. Bir ara Denizli’deydi, demek buralara düşmüş.” Röntgen cihazından değil de, Sabahattin Ali hikayelerinin oturak alemlerine düşmüş geçkin kadınlarından söz ediyor mübarek. “İyi işte abi,” dedim, sıkıntımı belli etmemeye çalışarak. “Makine senin, çalıştır, ver bana, ” diye de devam ettim, kadının düşmüşlüğüne aldırmadan evlenmeye karar vermiş vicdanlı bir ses tonuyla. Ömer Usta cihazı iki günde kurdu. Sıra deneme çekimi yapmaya gelmişti ki beni çağırdılar. Kaset yerleştirildi, ışıklar kapandı, Usta düğmeye bastı. Hiçbir şey yok. Sağını solunu kurcalayıp bir daha, yok… Cihaz çalışmıyor. O gün akşama kadar uğraştı Ömer Usta. Cihaz çalıştırılamadı. Ertesi gün geldiğimde röntgen odasının zeminine kocaman bir brandanın serildiğini ve Ömer Usta’nın iki oğluyla birlikte bizim röntgen cihazini en ufak vidasına kadar parçalayıp yere serdiğini gördüm. Her parça numaralanıp, işaretlenmişti. Ara sıra yaptığım ümitsiz ziyaretlerin birinde Ömer Çoban’ın elindeki Kiril alfabeli bir şema kitabına bakarak cihazı yeniden ve baştan kurduğunu anladım. Bir hafta içinde, tüm parçaları hiç değiştirmeden ve müdahele etmeden elindeki şemaya göre bir araya getirdi ve beni de çağırarak düğmeye bastı. Cihaz çalışıyordu! “Bakın doktor bey. Biz bu cihaza hiçbir müdahelede bulunmadık. Ne yaparsak yapalım çalışmıyordu. Bu yüzden parçaladık ve yeniden kurduk, ama elimizdeki şemaya göre. O zaman çalıştı. Çalışmama sebebini bulamazsan boz, parçala ve kaynağına bakarak yeniden kur. Hiçbir şeyini değiştirmene gerek yok. O çalışır.” Psikanalitik bir süreçten söz ediyordu Ömer Usta. Duvarı yıkıp, taşları yeniden örmek gibi bir şeydi yaptığı.
“Rüyalarımızda başka bir dünya gördük, şu an yaşadığımızdan daha adil ve dürüst bir dünya. Bu hayali gerçekleştirmek, koltuklarımızda oturmak, evlerimizi aydınlatmak, mısır tarlalarımızda büyümek, çocuklarımızın kalplerini doldurmak, terimizi silmek ve tarihimizi iyileştirmek için harekete geçtik. Hepsi bu kadar. Tüm istediğimiz bu. Ne daha fazla, ne de daha az. Şimdi yolumuzda doğru ilerlemek için kalplerimize soruyoruz.” demişti Subcomandante Marcos…

Rüyalarımızı kalplerimizden başka soracağımız hiç kimsemiz yok. Odamızın ortasına düşen güneşin farkında mıyız? Yolumuzu kaybetmişsek, kaynağa dönmemiz lazım. İnsanın kaynağı kendi ruhudur. O halde kaynağa ruhumuza…

Cin Aynası, Ercan Kesal – 2016 İletişim Yayınları

 

 

 

 

(Yazının başında gördüğünüz fotografı, 2017 Eylül ayında Ayvalık Artur’da Cemile arkadaşımın evinde konuk olarak kaldığım günlerden birinde, akşamüstü yürüyüşüm sırasında çekmiştim. Huzuru simgeleyen en güzel anlardan biri olduğu için yazıya eşlik etmesini istedim.)


#Starbul – Yıldız Zeka

Ağustos ayı başında, değerli dostum Süleyman Sönmez‘in yeni kitabı Starbul – Yıldız Zeka bir nefeste okunanlar listeme kaydediliverdi. Günlük hayatın hayhuyuna dalıp kitap hakkında bir iki satır yazmayı atlayıverdim. Rahmetli dedem ” geç olsun da, güç olmasın ” derdi nurlarda uyusun. Sevgili Süleyman’ın kitabını okurken dedeciğimi de çok andım. Bizlere hayalgücüyle uydurduğu muhteşem hikayeler anlatarak keyifle dinletirdi.

“Starbul” geleceğin İstanbul’unda yaşayan ve yaşamış olan müthiş insanların öykülerini anlatan bilimkurgu ve polisiye bir macera roman. Karakter canlandırmaları öyle başarılı ki, bir anda yanı başınızda beliriveriyorlar sanki. Ölümün ötesini görebilen ressam Genetto Usta, beklenmedik bir kazayla hayatı paramparça olan Zeynep, “Yüz Bin Drone Savaşı” kahramanı Mercan Yüzbaşı, İstanbul’un son taksicisi Kemal Bey, Mesih’i arayan hacker Murat, yükseltilmiş insanlar, geleceği şekillendiren bilim insanı ve binbir yüzlü katil… Yüzyılın sonundaki dünyada, bugünkünden çok farklı bir İstanbul’da yaşanan heyecanlı olayların peşine takılın. İnsanlara kendi iç sesleri kadar yakın olan “Fısıltı” adlı yapay zekâ neler yapabilmelerini sağlıyor, yaşanan her şeyin deneyim olarak yüklendiği yeni sosyal medya “Humanetey” nasıl bağlar kurmalarını sağlıyor, beyinlere yerleştirilen çiplerle hayat nasıl sürüyor merak ediyorsanız hemen Starbul’u sipariş edin ve gelir gelmez okumaya başlayın. İstanbul’un dev gökdelenlerinde, su ve yer altı kentlerinde, Serbest Bölge’de yol alarak, kitaptaki kahramanlarla birlikte; onların yaşamlarını birbirine bağlayan yüzyıllık olay örgüsünde, nefes kesen, dozu adım adım yükselen STARBUL macerasına siz de katılın.

Kitap hakkında yazılan makaleleri okumak ve Starbul hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz BURAYA tıklayınız.

Kitabı hemen sipariş etmek için de BURAYA tıklayınız.

Hepinize keyifli okumalar dilerim.

Starbul içinde çeşitli bölümlerde karakterler bazı müzik parçaları dinliyolar, sizler de okuma yolculuğunuz sırasında bu melodileri dinlemek isterseniz aşağıdaki linke tıklamanız yeterli:

 


The Goldfinch, Saka Kuşu

24 Eylül Salı sabahı Warner Bros davetiyle izledim The Goldfinch filmini. Yazıda kullanacağım görseller için araştırdığım sayfalardan birindeki cümle tam da film hakkında düşündüklerimi özetleyivermişti başlığında. “Aynı zamanda hem mükemmel, hem kafa karıştırıcı, hem üzücü, hem de acıyı katlanılır hissettiren bir film” diye tanımlamışlardı.

Fazla ipucu vermeden, internet üzerinde kolayca bulacağınız, filmi anlatan hemen hemen tüm eleştirilerdeki genel özeti yazıyorum sizlere.Theodore Decker; annesi New York Metropolitan Sanat Müzesi’ndeki bir bombalamada öldürülen 13 yaşında bir çocuk. Bu trajedi Theo’nun bütün hayat akışını değiştiriyor. Heyecan verici bir keder, yoğun bir suçluluk duygusu, kendini yeniden keşfediş, kurtuluş ve hatta sevgiyle harmanlanmış bir hayata yönlendirir onu bu büyük dram. Çocukluk ve ilk gençlik yılları zorluklarla geçen Theo bütün olumsuzluklara rağmen, o korkunç güne ait somut bir umut parçasını elinde tutmakta; tüneğine zincirlenmiş küçük bir kuş resmi “The Goldfinch”. Filme konu olan bu tablo, Carel Fabritius tarafından 1654 yılında yapılmış.

Filmin yönetmeni John Crowley, Donna Tartt’ın aynı adlı ve Pulitzer ödüllü romanından senaryolaştıran ise Peter Straughan. Oyuncular Oakes Fegley, Ansel Elgort, Nicole Kidman, Jeffrey Wright, Luke Wilson, Sarah Paulson, Willa Fitzgerald, Finn Wolfhard, Aneurin Barnard, Ashleigh Cummings, Aimee Laurence. Müzikleri Trevor Gureckis’e ait olan filmin görsel yönetmeni de Roger Deakins.

Bu haftasonu izleme listenizin başına alın bu filmi. 139 dakikalık uzun bir film bu unutmayın. Hepinize iyi seyirler.

Fim detayları :  https://www.imdb.com/title/tt3864056/

Görseller      :

https://economictimes.indiatimes.com/magazines/panache/the-goldfinch-review-a-film-that-is-brilliant-confusing-stoic-and-sad-at-the-same-time/articleshow/71255572.cms

https://ago.ca/events/goldfinch


BİR KİTAP ÖNERİSİ ve İMZA GÜNÜ

Sizlere değerli bir dostun kitabından söz etmek istiyorum bu sabah. Hoş bir rastlantıyla kesişti yollarımız 5 yıl önce. Birlikte 2 ayrı sosyal fayda sağlayan derneğin kuruluşunda yer aldık ve çalıştık sevgili Şeyda ile. Anlatacak çok hikayesi olan, çalışkan, iyi eğitimli, neşeli, heyecanlı bu genç kadınla pek keyifli sohbetlerimiz oldu. Programlarımızı çakıştırabilsek sohbetlere kaldığımız yerden aynı hızla devam edebileceğimize de eminim ????

101 Tavsiye Seçım Nasıl Kazanılır? Kitabını keyifle okuyacaksınız, kitaptaki tavsiyeler bana göre sadece seçim kazandırmakta değil, iş ve özel hayatınızda da yardımcı olacaklar. Bir röportajında şöyle demiş Şeyda; “Türkiye’nin kahvelerinde, sokaklarında, evlerinde, gündelik sohbetlerin önemli konularından biri de politika. Özellikle seçim kampanyaları süresince ya da seçimlerden sonra herkesin sonuçlarla ilgili bir fikri oluyor. Kaybeden tarafı suçlamak veya makus talihimizden şikayet etmek alışageldiğimiz bir durum. Oysa yapılması gereken tek şey; ‘Nasıl Kazanırız?’ sorusunun cevabını vermek. ”

Kitabı okurken yaşı 50lerin üzerinde olanlar kimi zaman üzülerek, kimi zaman gülümseyerek hatırlayacakları notlara rastlayacaklar. Öğrenciler ve genç okurlar, tabii özellikle siyaset yapmak isteyenler için pek leziz bir başucu kitabı olmuş.

En değer verdiğim politikacı Ecevit’ten söz ettiği ve benim de bilinçle deneyimlediğim ilk seçim olduğu için kitaptan kısa bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.

‘Halk, düzeni değiştirme kararını verdi. Dursam beni aşar…’ diyerek Türkiye’nin ekonomik, siyasal yapısında değişimin gerekliliğine dikkat çeken Bülent Ecevit, umudu örgütleyerek 1977’de başarıya ulaştı. Söyleyecek bir sözü, anlatacak bir hikayesi olan ve tabii bunu seçmene, kendisini takip eden insanlara iletmek için elinden gelen çabayı gösteren bir liderin ikna edemiyeceği kimse yok. Türkiye’de sol akılın iktidar olamayacağını iddia ederek, bu ön yargının neden olduğu bir ısrarla siyaseti merkez sağa çekerek değil tam tersine Ecevit’in 1977’de yaptığı gibi sokaklara inerek, seçmenle etkin iletişim kurarak, onun dünyasına girebilmek için elinden geleni yaparak seçim kazanılır. Seçim kazanmak, tribünlere oynamaktan çok tribünleri sizin peşinizden sürükleyecek stratejik akılı pratiğe dönüştürmektir. Daha önce de belirttiğim gibi buna inanmak, yani insanların düşünce yapısını, seçmenin davranışını yani bir anlamda “müslüman mahallesinde salyangoz satabileceğinize” gerçekten inanmak, bunu gerçekleştirmek için durmaksızın çalışmak. Karaoğlan, 1977’de bir şey söylemişti ve bu söylediklerinin duyulması, söylediklerini yaşama geçirmek için var gücüyle, yoğun bir tempoyla ama her şeyden önce de seçmeni yani halkı odağına koyarak çalışmıştı.”

16 Mart Cumartesi günü Kırmızı Kedi kitabevine uğrayın, bu enerjik ve coşkulu kadınla mutlaka tanışın, kitabınızı imzalatın. Yayınevinin şirin kedilerini de sevmeyi ihmal etmeyin.

ŞEYDA TALUK Kimdir ?
1989’da Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun olan Şeyda Taluk ardından Paris 8 Üniversitesi’nde “Siyaset ve Hukuk Bilimi” yüksek lisansı yaptı. 1992-93 yılları arasında aynı üniversitede Avrupa Çalışmaları üzerine doktora öncesi seminerlerine katıldı.
Şeyda Taluk, 25 yılı aşkın bir süredir politikadan, sivil toplum örgütlerine, kurumsal markalardan bireysel alana kadar uzanan bir çok katmanda “etkin iletişimin” gücünü, sihrini ve fark yaratan değişimini kendine has yaklaşımı ve deneyimiyle yorumlamaktadır.
Dünyanın bir çok ülkesinde lider sosyal girişimcileri destekleyen uluslararası bir kuruluş olan ASHOKA’nın Türkiye temsilciliği görevinin yanı sıra Birleşmiş Milletler bünyesindeki Parlamentolararası Asamble, dünyanın en önemli kadın kuruluşlarından biri olan AWID gibi bir çok sivil toplum örgütüne de danışmanlık hizmeti verdi. Kadir Has Üniversitesi’nde iletişim bölümünün kurulmasında görev aldı ve aynı üniversitede iletişim dersleri verdi.
Çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilen Taluk, Bahçeşehir Üniversitesi MBA Programı’nda İkna ve İletişim Psikolojisi dersi veriyor. Bunun yanı sıra uluslararası alanda ve Türkiye’de çeşitli kuruluşlara, kişilere siyasal ve sosyal iletişim konusunda danışmanlık yapıyor, eğitim veriyor.

#şeydataluk #yenikitap #seçimnasılkazanılır #101tavsiye #kırmızıkedikitabevi #imzagünü #16Mart2019 #kitap #seçim2019


Kitap Önerisi: #WiseGuy #GuyKawasaki

Guy Kawasaki’nin son yıllarda yayınlanan her kitabını okudum. Yeni kitabı Wise Guy’ı da henüz yayınlanmadan okuyan şanslılardan biriyim. 2008 ekiminde tanışma ve karşılıklı sohbet etme fırsatı bulduğum Kawasaki, alçakgönüllülüğü ve cana yakınlığıyla aklımda yer etti. Son kitabı Wise Guy’ı okurken yaşadıklarından dersler çıkarıp her daim kendini geliştiren, esprili, öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmaktan çekinmeyen bu hayat dolu adama bir kez daha hayran oldum.

Hikaye anlatıcılığını önemseyen Kawasaki okurlarına da bunu söylüyor; ‘Her zaman hikayeler anlatın. Anahtar noktalarınızı göstermek için hikayelerinizi kullanın. Hikayeler, “devrimci”, “yenilikçi” ve “havalı” gibi saçma sıfatlardan on kat daha güçlüdür.’

60 yaşında surf yapmayı öğrenen Kawasaki bana harika bir örnek oldu, yıllardır hayalini kurduğum yelkene çıkma fikrine yeniden ve ciddiyetle bakmaya başladım.

‘Bolca okuyun. Harika yazarlar harika okuyuculardır. Başkalarının yazıları size ilham verebilir, motive edebilir ve yazabilmeniz için gerekli cesareti bulmanıza yardım edebilir. ‘ Bu satırlar da bana uzunca süredir ihmal ettiğim bloğuma yeniden dönmemi hatırlattı.

Kitapta çok sevdiğim şeylerden biri de ailesine nasıl önem verdiği. Ailesi ve çocukları hakkında yazdıklarını okurken ne kadar gurur duyduğunu hissedebiliyorsunuz.

Etkilendiğim bir diğer nokta da, karşısına çıkan fırsatları nasıl değerlendirdiği ve bu fırsatlar için ne kadar minnettar olduğuydu.

Esprili anlatımı, nefis öneriler veren, yaşama bağlılığı onurlandıran bu kitabı mutlaka okuyun. İngilizce bilenler aşağıya iliştireceğim linkten hemen sipariş verebilirler. Dilımize çevrilmesi ne zaman olur, hangi yayınevinden çıkar henüz bilemiyorum, öğrenebilirsem yazıya link verir güncellerim.

Sevgiyle ve muhabbetle…

Guy Kawasaki… O bir ünlü, ama alçakgönüllü ve güleryüzlü

Wise Guy Amazon linki  https://www.amazon.in/Wise-Guy-Lessons-Life/dp/B07NJ6M997/ref=sr_1_2


Sadece Gidin – Just Go

En iyi yol savaşmak değildir, sadece gidin. Her zaman bir şeyleri düzeltmeye calışmayın. Kaçtığınız şey yalnızca sizinle daha uzun süre kalıyor. Bir şeyle savaştığınızda, sadece onu daha güçlü yapıyorsunuz. ” Chuck Palahniuk, Görünmez Canavarlar

“The best way is not to fight it, just go. Don’t be trying all the time to fix things. What you run from only stays with you longer. When you fight something, you only make it stronger.” Chuck Palahniuk, Invisible Monsters

 

 

 

 

 

Image source: http://data.whicdn.com/images/140059811/original.jpg


Adalar Sokak Festivali 1-6 Eylül 2015

İstanbul Adaları’nın kentsel, çevresel, ekolojik ve kültürel değerlerinin korunmasına dikkat çekmek, adaları sanatla donatmak, çeşitli etkinliklerde buluşup tanışmak, hep birlikte barış içinde yaşamaya devam etmek, kalıcı sanat eserleri bırakmak gibi dileklerle her yıl 01 – 06 Eylül tarihleri arasında Adalarda yapılmak üzere ‘’Adalar Sokak Festivali’’ adı altında geniş çaplı bir etkinlik oluşturulmuş.

festival logo

Bütün etkinliklerin ada sokaklarında, meydanlarında birbirini dinleyerek, izleyerek, birlikte üreterek, eğlenerek yapılması planlanmış. Festivale katılan, destek veren bütün sanatçılar, gruplar, uzmanlar gönüllülük temelinde performans, atölye ve gösteriler yapacaklar. Festivali düzenleyenlerin dileği, bu festivalin bir başlangıç olması ve güzelliklerin çoğalarak devam etmesi.

Doğal haliyle geçmişten yakın zamana kadar “yavaş bölge” statüsünde olan Adalar; kaçak yapılaşma, hatalı turizm politikaları, motorlu ve akülü araçlardaki denetimsiz artış, kontrolsüz biçimde çoğalan bisikletler, faytonların ıslahı için yetkililerin yeterince çaba harcamamaları, plansız imar tehlikesi gibi problemler nedeniyle hızlı bir şekilde yapısal bozulma yaşamakta ve kültürel, tarihsel, ekolojik değerlerini hızla yitiriyor. Festival süresince sanatçılar, uzmanlar, bilim adamları (mimarlar, botanikçiler, sanat tarihçileri, arkeologlar ve deniz bilimciler) çalışmaları, performansları veya söyleşileriyle yer alacaklar. Katılımcılar Adaların sorunlarına dikkat çekerken, çözüm, iyileştirme ve güzelleştirme için somut önerilerin ortaya çıkartılmasında destekleyici olacaklar.

ada dusu mektuplar

Festivalin en keyifli etkinliklerinden biri de Ada Düşü Mektup Projesi; katılımcılardan beklenen, bu mektupların el yazısı ile hazırlanmış, Ada Düşü temasıyla yazılmış, pullu ve postaneden gönderilmiş olmaları. Mektuplarda herhangi bir sınırlama yok. Yayımlanacak ve sergilenecek mektuplara Festival Komitesi karar verecek. Sergilerin bitiminde tüm mektuplar, taleplere göre ilgili bir kuruma araştırmalarda kullanmak üzere bağışlanacak. Ada Düşü mektupları, Selin Sason tarafından toplanacak. Mektuplar için adres: Plumon Art of Writing Çınar Cad. N0: 79 PK: 34970 Büyükada / Adalar – İstanbul

Festivalde Fotoğraf konusu ‘’Adalarda Çirkin Kadrajlar’’ olarak belirlenmiş. Fotoğrafmetre; Fotoğraf, Film ve Gezi Derneği Fotoğraf Sanatçıları Temmuz ayından bu yana tüm Adalarda belirlenen tema doğrultusunda çalışıyorlar. Sanatçıların fotoğrafları Heybeliada’da sergilenecek.

Festival alanları, çok sayıda etkinliğin yer aldığı ajanda ve sanatçılar hakkında detayları öğrenmek isterseniz BURAYA tıklayınız.
Adalar Sokak Festivali Facebook Sayfası
Adalar Sokak Festivali Web Sayfası

Adalar Sokak Festivali’nin tam programı; Adalar özelinde gün gün ve saat saat akışla pdf olarak ADALAR SOKAK FESTİVALİ _ TÜM PROGRAM

Festival komitesi: Necdet Kutlucan, Sevgi Çekiç, Serap Borucu, Fatma Bozkurt, Okan Sönmez, Yıldız Negma Çokcoşkun, Hıdır Ovaçin
Proje Ortağı: Burgazadası Kültür ve Kalkınma Derneği.


Bir Sabah Uyandığımda Yoktum

Geçtiğimiz haftasonu, İletişim Yayıncılık tarafından yayınlanmış “Bir Sabah Uyandığımda Yoktum” isimli bir kitap geldi. Yıllar önce Likemind toplantılarından birinde sevgili Tuğçe Esener’in tanıştırdığı, yetenekli genç yazar Işıl Kocaoğlan’ın yeni romanıydı. Sabırla dinlediği nasihat yumağı sohbetlerimizi hatırladım ve gülümsedim. Pazar günü de uzun elektrik kesintisini fırsat bilip hemen okumaya başladım.

İlk satırlarla sizi içine çekiveren bir hikaye anlatıyor sevgili Işıl, kafanızı karıştırıyor. Gerçek ile kurguyu öylesine ustalıkla iç içe geçiriyor ki, “ya benim başıma gelseydi” derken ve sayfaları hızla çevirirken buluyorsunuz kendinizi.

Isil kitap

Pahalı bir evde yaşayan, büyük bir şirkette çalışan, özgüveni yüksek, hırslı ve parlak bir profesyonel, bir sabah uyandığında, hiç var olmamışçasına kaybolduğunu fark ediyor. Öylece, birdenbire Yokadam’a dönüşüveren; komşuları, iş arkadaşları, sevgilisi, annesi, sokakta rastladığı insanlar tarafından görünmeyen genç adamın hikayesi, yokluğun ve varlığın sınırlarında dolaştırıyor okuyanı.

“O kadar yoktum ki, içeride eşyalardan başka hiçbir şeyin bulunmadığına dair ben bile bahse girebilirdim. Ellerimi havaya kaldırdım, ellerim yoktu. Parmak uçlarımı ağzıma, gözlerime, yanaklarıma yaklaştırdım, yüzüm yoktu…

Romanıyla okuyucusunu düşündürücü bir geziye çıkaran, hayal gücü yüksek bu genç yazarın, sevgili Işıl Kocaoğlan’ın kitabını BURAYA tıklayarak satın alabilirsiniz.


Sayfalar:12