:::: MENU ::::
Posts tagged with: Atatürk

Atatürk ve gençlik

“Muhterem Gençler, hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır. Kazanmak, yenilmek. Size, Türk Gençliği’ne terk edip bıraktığımız vicdani emanet, yalnız ve daima kazanmaktır ve eminim daima kazanacaksınız. Milleti yükseltmek için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti yükseltmek için dikilecek engellere hep birlikte engel olacağız. Bunun için beyinlerinize, irfanlarınıza, bilgilerinize, gerekirse bileklerinize, pazularınıza, bacaklarınıza başvuracak, fakat sonuçta mutlaka ve mutlaka o amaca varacağız… Bu millet, sizin gibi evlatlarıyla layık olduğu olgunluk derecesini bulacaktır.” Mustafa Kemal Atatürk

(1923,Tarsus) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 137)

Kaynak


23 Nisan’da Bu Blog Çocukların

23 Nisan’da blogumun konuğu 8 yaşındaki Deniz. Sizlerle, UNICEF yararına Roche tarafından düzenlenen ‘Geleceğin Yıldızı Sensin! Ne Olmak İstersin?” resim yarışmasına katıldığı resmini paylaşıyor. Yolun açık, bayramın kutlu olsun genç yetenek


Ve ben sustum… And I did not speak out…

Önce Geldiler…

Önce Komünistler için geldiler
Ve ben sustum
Çünkü Komünist değildim
Sonra sendikacılar için geldiler
Ve ben sustum
Çünkü ben sendikacı değildim
Sonra Yahudiler için geldiler
Ve ben sustum
Çünkü Yahudi değildim
Sonra benim için geldiler
Ve benim için konuşacak
Kimse kalmamıştı.

Martin Niemöller

First They came…

First they came for the communists.
and I didn’t speak out
because I wasn’t a communist.
Then they came for the trade unionists,
and I didn’t speak out
because I wasn’t a trade unionist.
Then they came for the Jews,
and I didn’t speak out
because I wasn’t a Jew.
Then they came for me
and there was no one left to speak out for me.

Martin Niemöller

Fotograf :  https://encyclopedia.ushmm.org/content/en/article/martin-niemoeller-first-they-came-for-the-socialists


10 Kasım

Atatürk’ü yok sayanlara, adını ve yaptıklarının izlerini silmeye çalışanlara inat, sözlerini ve öğrettiklerini paylaşmaya devam.

“Büyük olmak için hiç kimseye dalkavukluk etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın.

Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.

Herkes sana karşı çıkacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna dayanıklı olacaksın, önüne sonu gelmeyen engeller çıkacaktır.

Kendini büyük değil; küçük, zayıf, kimsesiz ve araçsız kabul edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanmış olarak bu engelleri aşacaksın.

Bundan sonra da sana “BÜYÜKSÜN” derlerse bunu söyleyenlere güleceksin!. ”

Mustafa Kemal Atatürk


Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun

Yarın 29 Ekim 2010. Cumhuriyetin ilanından bu yana 87 yıl geçmiş. Sabah erken saatlerde ruh halimi anlatan bir yazı eklemiştim. Şimdi de teşekkür etmek istiyorum; bizlerin fikri ve vicdanı hür vatandaşlar olarak yaşamamızı sağlayan Atatürk’e ve silah arkadaşlarına, kimsenin kölesi olmadan yaşayabilmemiz için kendilerini siper eden gazilere ve şehitlerimize…

Kıymetini anlayabildiğimiz tartışılır bağımsız olmanın, anlayabilenlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Bizleri dışa bağımlı, üç kuşak ileriye borçla doğan bir toplum haline getirenleri, bıkmadan usanmadan yönetici olarak seçmeye ve alkışlamaya devam edenler oldukça kolumuz kanadımız kırık, ruh halimiz çapraşık, aldığımız terbiyeye isyan ederek yaşayan bireylere dönüyoruz.
İçimden daha fazla yazmak gelmiyor. Şubat ayında yazdığım satırları yeniden ekliyorum, değişen bir durum olmadığı gibi, iyiye değil kötüye gidiyoruz.

“Ateşi ve ihaneti gördük… Dayandık” Nazım Hikmet

Ateşi ve ihaneti gördük
Dayandık
Dayandık her yanda,
dayandık İzmir’de, Aydın’da,
Adana’da dayandık.
Dayandık, Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te…
Nazım Hikmet

Yine dayanıyoruz Nazım Üstadım, 8 yıldır dayanıyoruz; hukuku guguk edenlere, analarımıza sövenlere, yüzümüze tükürenlere, paramızı pul edenlere, memleketi parsel parsel satanlara dayanıp duruyoruz. Daha ne kadar dayanacağız ben de merak ediyorum.
Hemen her gün şu satırları hatırlıyorum olan biteni izledikçe:
“Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil isgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha Elim ve daha Vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, İKTiDARA SAHiP OLANLAR GAFLET ve DALALET ve hattâ HIYANET içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Kollarım iki yanıma düşmüş, ellerim yumruk olmuş, dişlerimi sıkıyorum, çenem ağrıyor, dayanıyorum, dayanmaya çalışıyorum.


Babam olmadan geçecek ilk babalar günü

17 haziran sabahın erken saatlerinde veda etti hayata babacığım. Son haftalarda durumu iyice ağırlaşmıştı. Kızkardeşim arayıp hıçkırıklarla haberi verdiğinde, ağlamak yerine derin bir huzur kapladı önce içimi, belki garip gelecek sizlere ama çilesi bitti diye düşündüm. Kardeşimi sakinleştirmeye çalışıp telefonu kapattıktan sonra, vedalaştım onunla kendi yöntemlerimle. Birlikte geçirdiğimiz en eğlenceli anıları çağırdım aklıma. Son günlerindeki çaresiz ve hasta görüntüsü yerine, en sağlıklı ve gülümseyen fotoğraflarını taradım hafızamda. Merdivenleri dörder dörder çıkan, muzip,  hayat dolu, delişmen, hiperaktif adamın toprak olacağı fikri garip geliyor hala. Babam

Vurulduğu anda kurşunun acısını hissedemeyenler gibiyim, acı tazeyken yazıyorum bu satırları. Arkasından ağlanması yerine en sevdiği fıkraların anlatılıp, etraftan geçen kızlara göz süzülüp çapkın tavırlarla sataşılmasını isterdi sanırm çılgın denizci.
Denizci olduğunu duyanlara garip gelecek bir şekilde sigara içmeyen, bir kadeh içince uyuklamaya başlayan, briç dışında kağıt oyunlarından pek hoşlanmayan, her oynadığında tavlayı koltuğunuzun altına dertop ediveren biriydi babam.
Yedi denizi dolaşmış, her limanda dostlar edinmiş, gezmeyi, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, şakalar yapmayı, dostlarla yenen uzun yemekleri seven, Türkay Türkaydın, benim babam.

Yüksek Denizcilik Okulu mezunu, çakı gibi bir başmühendis, gezmediği deniz ve ülke kalmamış bir Atatürk genci. İki kız çocuktan sonra gelen oğlunun doğum haberini Kiel kanalında alıp “yetti bana denizler” deyip uzunca süre karada bizlerle vakit geçiren babam.

Bana boğazın soğuk sularında yüzmeyi öğreten; dansın hayatın en keyif veren şeylerinden biri olduğunu anlamamı sağlayan, küçük yaşlardan yabancı diyarları görmenin yeni insanlarla tanışmanın harika olduğunu öğreten bir dosttu babam.

Yarın onsuz geçecek ilk babalar günü olacak.
Aradığın huzura kavuş ve nur içinde yat babacığım.


Yoksulluk… Yazan Gizem Nur Koç

Dünyamızda fakir insanlar çoktur. Bizim elimizden geldiğince onlara yardım etmemiz gerekir. Bizim aile gelirimiz yüksek ise bir kısmını bağışlayabiliriz. Çoğu kişi aile geliri yüksek olmasına rağmen bencillik yapar. 

Mesela biz sınıfça doğudaki bir okula yardım yaptık. Bizim yardımımızdan sonraki resimlerini gördüm ve gözlerinin içi gülüyordu. Diğer kişiler de yoksullara yardım edip onları mutlu edebilirler. Okula gitmeyen çocukların okula gitmesine katkı sağlayabilirler. Böyle yardımlar yaparak onların o küçücük yaşlarında çalışmamalarına da yardım etmiş olurlar. Bizlerin yardımları sayesinde o çocuklar bugünlerimizin doktoru, öğretmeni vb. gibi meslek sahipleri olabilirler. Onlara yardım edip onların da bizim sahip olduğumuz imkanlara sahip olmalarını sağlamalıyız.

Bu duyarlı satırların sahibi Gizem Nur Koç, 11 yaşında pırıl pırıl bir kız çocuğu.  Çiftlik İlköğretim okulu 5 B sınıfında okuyor. Unicef sayesinde, 23 nisanda bu blog onun.

Teşekkürler Gizem Nur, yazdığın ve paylaştığın için.                                                                                  Yolun ve bahtın açık olsun.


“Ateşi ve ihaneti gördük… Dayandık” Nazım Hikmet

Ateşi ve ihaneti gördük
Dayandık
Dayandık her yanda,
dayandık İzmir’de, Aydın’da,
Adana’da dayandık.
Dayandık, Urfa’da, Maraş’ta, Antep’te…  Nazım Hikmet

Yine dayanıyoruz Nazım Üstadım, 8 yıldır dayanıyoruz; hukuku guguk edenlere, analarımıza sövenlere, yüzümüze tükürenlere, paramızı pul edenlere, memleketi parsel parsel satanlara dayanıp duruyoruz. Daha ne kadar dayanacağız ben de merak ediyorum.
Hemen her gün şu satırları hatırlıyorum olan biteni izledikçe:
“Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil isgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha Elim ve daha Vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, İKTiDARA SAHiP OLANLAR GAFLET  ve DALALET ve hattâ HIYANET içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.”

Kollarım iki yanıma düşmüş, ellerim yumruk olmuş, dişlerimi sıkıyorum, çenem ağrıyor, dayanıyorum dayanmaya çalışıyorum.


“Ve o saat, bir milletin kaderini değiştirdi…”

Gözyaşlarına boğulduğum bir armağan aldım bugün. Veda filminin tanıtımı için hazırlanan siyah çok şık  bir kutuydu beni ağlatan. Film ile ilgili epey bilgi ve görsel paylaşıldı, videolarını da izledim ama bu kutuyu almak beni daha çok etkiledi. Tanıtım dosyasını kaldırıp köstekli saati görünce sel oldu gözyaşlarım. “Ve o saat, bir milletin kaderini değiştirdi…” Anılar, sesler, görüntüler üşüşüverdiler.
Ailemde Çanakkale’de, Kurtuluş savaşlarında şehit olan büyüklerim var, gazi bir büyük dayıyı tanımak şerefine de erişmiştim. Bizler için Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının, Cumhuriyet’in, vatan sevgisinin önemi büyüktür. Şimdilerde moda olan aşağılama ve karalamaları içim acıyarak izliyorum. Yapılanları küçümsemek olsa olsa cahilliktir bana göre. Düşman işgali altında; silahsız, parasız, umutsuz insanları bir araya toplayıp, onlara ümmet olmayı değil millet olmayı öğreten, özgürlüğe koşmaları için yol gösterenlere saygım sonsuz. Veda filmini izlemek için 26 şubat tarihini heyecanla bekliyorum.
Teşekkürler emeği geçen herkese; yönetmeninden oyuncusuna, montajcısından ışıkçısına, set işçisinden, tanıtım ekibine… sağolun varolun.
Yazımı yazarken arka planda “Manastırın Ortasında” türküsü çalıyordu. Şuradan dinleyebilirsiniz.
Filmin detaylı tanıtımına videolarına ve görsellerine buradan ulaşabilirsiniz.


Babama…

Babam benim en iyi arkadaşlarımdan biri oldu hep. Belki de denizlere açılıp uzun süreler yanında olamayacağı çocuklara “otorite figürü” olmak yerine, birlikte maskaralığa varan eğlenceli şeyler yapabilmek için bunu seçti belki bilemiyorum. Ya da topu anneme atmak kolayına gelmişti, hala karar veremedim. Türkay Türkaydın, benim babam. Yüksek Denizcilik Okulu mezunu, çakı gibi bir başmühendis, gezmediği deniz ve ülke kalmamış bir Atatürk genci. İki kız çocuktan sonra gelen oğlunun doğum haberini Kiel kanalında alıp “yetti bana denizler” deyip uzunca süre karada bizlerle vakit geçiren babam. Bana boğazın soğuk sularında yüzmeyi öğreten, dansın hayatın en keyif veren şeylerinden biri olduğunu anlamamı sağlayan, küçük yaşlarda yabancı diyarları görmenin yeni insanlarla tanışmanın harika olduğunu öğreten bir dosttu babam. babam ve annem Bir zamanlar birlikte çok keyifli vakit geçirdiğiniz birinin şimdilerde feri sönmüş gözlerle, konuşmadan size bakması içinizi acıtıyor inanın. Yapacak bir şey yok, kendi tercihiydi bu, sonucunun bu kadar ağır bir bedel olacağını hesap edemedi sanırım. Kalça kemiği ameliyatından sonra herkesin etrafında pervane olması mı hoşuna gitmişti, yoksa gerçekten boyun damarlarındaki kireçlenme nedeniyle sağlıklı düşünemiyor muydu bilemiyorum. Ama onunla aynı zamanda ameliyat olan 85 yaşındaki amcanın koşarak olmasa da yürüyerek hastaneden ayrıldığını görünce aynı şeyi ondan da bekledik haliyle. Babam ise, bize omuz silkerek “yürümeyeceğim işte, size inat yürümeyeceğim işte” deyip durdu. Bir zamanlar merdivenleri dörder dörder çıkan, çalıştığı geminin güvertesine “şeytan çarmığı” denilen ip merdivenle tırmanan, samba yaparken izlemeye bayıldığım, dert ortağım babam artık yaşamaktan hoşnut değil. Bazen acaba ona eziyet mi ediyoruz bunca ihtimamla diye düşündüğüm de oluyor. Birlikte geçirdiğimiz süreler git gide kısalıyor, kısa bir merhaba, Emir nasıl annen nasıl soruları sonunda yatağının yanındaki pencereden dışarı doğru dalıp gidiyor bakışları. Bu sabah ayaklarım geri geri gidiyor içimden gelmiyor gitmek. Belki bir çoğunuz eleştirecek için için bu hislerimi. Zorlandığım günler bunlar, “özel günler” eskiden keyfile yenen yemekler, gidilen gezilerle renklenen zamanlardı. Şimdiyse sadece kalbimi sızlatan zamanlar.
Aslında ruh halimi anlayabilmeniz için belki bu yazımı da okumanız gerek.


Sayfalar:1234567