:::: MENU ::::
Posts tagged with: Unilever

Unilever Türkiye Sürdürülebilirlik Raporu 2009

Geçtiğimiz günlerde, Unilever’den Kurumsal İletişim Müdürü Ebru Şenel Erim imzalı bir mektupla gelen paket ile ilgili paylaşımda bulunmuş, ekinde gelen “Sürdürülebilirlik Raporu 2009” ile ilgili detayları yazacağımı belirtmiştim.   

Sizlere bu rapordan ilgimi çeken bazı noktaları aktarmak istiyorum.
Unilever Türkiye; en başta kirliliği üretmemek, daha sonra kaynağında ayırıp geri kazanmak felsefesiyle çalışıyormuş. Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’nin 10 temel ilkesi çerçevesinde şekillendirilen rapora göre, Unilever Türkiye’nin sürdürülebilirlik hedefleri de sıralanmış.
Bu hedefler:
-Yıkama sırasında tüketilen suyun azaltılmasına önderlik etmek
-Ürünlerinin hayat döngüsü sırasındaki karbon izini azaltmak
-Paketlerine ve çevresel konulara ilişkin tüketicilerine verdiği taahhütleri yerine getirmek
-Sürdürülebilir kaynak kullanımında liderlik etmesiyle bilinen ürünler tasarlamak
-Tüketicilerin çevre konularında duyarlı olmaları için onlarla ilerişim kurmak ve onlara ilham vermek
-Tüketici alışkanlıklarının bu başlıklar altında gelişmesini sağlamak
olarak belirlenmiş. 

Unilever Türkiye Sürdürülebilirlik Raporu 2009’dan bazı satırbaşları da şöyle sıralanıyor:
• Sürdürülebilir bir gelecek için tasarlanan Unilever Türkiye Merkez Binası, ‘Türkiye’nin ilk yeşil ofisi’ olarak LEED sertifikasını almaya hak kazanmış. Yeşil ofiste standart bir ofise oranla, yıllık ortalama %30 daha az elektrik ve %40 daha az su harcanıyormuş.
• OMO, ‘Sudaki ayak izim’ projesi ile bireyleri bilinçli su kullanımına yönlendiriyormuş. Buna göre çamaşır sırasında ön yıkama yapanlar, bir yıl boyunca ön yıkama yapmadığı takdirde, sudaki ayak izimizi yaklaşık bir Uluabat Gölü kadar azaltmak mümkünmüş.
• ’Yarının İzleri Projesi’ ile Türkiye genelinde 2008-2009 eğitim ve öğretim yılında 11 bini aşkın ilköğretim öğrencisi, küresel ısınma konusunda eğitilmiş
• Becel ve Türk Kardiyoloji Derneği işbirliği ile hayata geçen ‘Kalbini Sev Değerini Bil’ kampanyası ile kalp sağlığı konusunda bilgilendirme ve kardiyovasküler risk ölçümü yapılırken, kolesterol konusundaki bilinç iki katına çıkarılmış.

Yine aynı rapordan Unilever Türkiye’nin, sürdürülebilir bir dünya için neler yaptığını da madde madde görebiliyoruz:
– Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada toplam 2.8 milyondan fazla insan sağlıksız beslenme yüzünden ölüyor ve 2015 yılında tam 1.5 milyardan fazla insan aşırı kilolu olacağı belirlenmiş. Unilever Türkiye, buna dur diyebilmek için gıda portföyünden;
-37.000 ton şeker
-18.000 bin ton doymuş yağ
-3.640 ton sodyum (tuz)’u çıkarmış.

Unilever Türkiye; faaliyetlerindeki en büyük farkı, tüketici alışkanlıkların üzerindeki etkisi sayesinde ortaya koyacağını düşündüğü için;
– 7 fabrikasındaki karbon salımını yaklaşık 170 kg/ton azaltmış
– 650 tona yakın ambalaj azalımı sağlamış.
– Katı atık miktarında %62, kükürt dioksit emisyonunu %93, enerji tüketimini %50 ve su tüketimini de
%48 oranında düşürmüş.

2010 yılında bu hedeflerin ne kadarının hangi oranda tutturulduğunun, projelerin ne denli uygulandığının da takipçisi olmayı bizlere bırakmışlar. Bütün bu bilgileri Unilever’in buradan ulaşacağınız linkinden takip edebilirsiniz.
Doğal hayat ve sürdürülebilirlik için çabalayan Unilever’e ve ince düşünülmüş zarif armağanı hazırlayıp ulaştıran Dekatlon Buzz ekibine çok teşekkürler.


Moran Günlerine devam…

İlk üç ay göz açıp kapayana kadar geçivermişti. Bir yandan yeni iş diğer yandan üniversite heyecanı, zamanın su gibi akmasını sağlamıştı. Sabahtan akşama kadar reklam ajansının günlük telaşı içinde koştururken, akşam da okulumu tanımaya çalışmak beni çok mutlu ediyordu. Şirketin bölümlerinde neler yapıldığını öğrenmek için boş vakit buldukça oda oda dolaşmaya başlamıştım. Önceleri en yakınımdaki bölüme, tabii yaşça yakın olduğum Eleniçe arkadaşım nedeniyle “araştırma” adıyla tanıdığım odaya gidiyordum. Teoman Bey, İnci Hanım, sevgili Kenan ve Eleni’yi bitmek bimeyen sorularımla bayıltıyordum. Ajansın can damarlarından biriydi bu oda, hem arşivleme ve takipler yapılıyordu, hem de veriler değerlendiriliyor, analizler yapılıyordu. Ajansımız ülkenin üç büyüğünden biriydi o yıllarda. Müşterileri arasında Unilever’in çeşitli markaları (Sanella Margarin, Fidan salça ve konserveleri, Acısso) G.A.Baker’ın ürünleri (Gibbs Traş kremi ve losyonu, Rexona deo,Reward sabun,ALL otomatik çamaşır mak. deterjanı ) Renault,Yapı ve Kredi Bankası, DYO Boya,Air France,KLM gibi havayolları, Deva İlaç Fabrikası, İbrahim Etem İlaç Fabrikası,Dandy Sakız, Perma Sharp Traş bıçakları, Dinarsu Halı,Transtürk Holding,İnnova Kozmetik Lancome,İpeker Kumaş… ve daha bir çok marka.
Arı kovanı gibiydi şirket; Harbiye’de Dame de Sion okulunun hemen yanındaki  iş hanının 4 katına yayılmıştı. Serigraf bölümü ve marangozhanenin olduğu, biri Dolapdeye’ye inerken, diğeri de Cihangir  civarında olan 2 ayrı binada daha yer alırdı. Sevgili Ömer Mercan, yaşıyorsa allah uzun ömür versin, gördüğüm en becerikli adamdı. 2 tahta parçasından otomobil yapmayı bile başarabilirdi. Reklam filmlerinde kullanılacak dekorlar vs hep onun ehil elleri ve ekibinden çıkardı. Yaratıcı yönetmenimiz sevgili Brian Anderson’un hem en sinirlendiği hem de en sevdiği adam olma şerefine sahipti. Çılgın ingiliz aklına ne eserse “bu olmalı” diye tutturur, Ömer Usta ise “ya adam, olmaz bu, denge diye bir şey var” diye terslenirdi. Sonra Bay Peter (kendisi şirketin ortağı ve Malta asıllı bir İngilizdir) aralarını bulur, ortamı yatıştırırdı. Araştırma bölümündeki heyecanım kısa sürede geçti. Kendime daha eğlenceli bir başka bölüm bulmuştum. Ne zaman biraz boş vaktim olsa, şirketin diğer yaratıcı yönetmeni rahmetli Aydın Arakon’un metin yazarları ve prodükyon ekibinin yanında alıyordum soluğu. Ne kadar renkli dünyaları vardı onların, ne önemli insanlardı hepsi. Aydın Arakon Türkiye’nin ilk film yönetmenlerindendi. Eski bir İstanbul beyefendisiydi. Odasına girdiğinizde ayağa kalkar önünü iliklerdi. Bu gün bile gözümün önünde. Sanırım aynı kültürden geldiğimiz için ben yadırgamazdım ama, işe yeni başlayanlar için onun bu zarafeti hep şaşırtıcı oluyordu. Metin yazarlarından Sezer Tansuğ bir çoğunuzun yakından tanıdığı bir isim, Mehmet Keskinoğlu (aynı zamanda da”Yaşar ne yaşar ne yaşamaz” ın oyuncusu), Ali Özdamar, Ayla Seyhan, Nur Ander… hepsi o bölümde tanıdığım, kısa süre içinde yanlarına transfer edildiğim için mutlulukla birlikte çalıştığım büyüklerim, akıl hocalarımdılar. Evet o bölümde o kadar mutlu oluyordum ve vakit harcıyordum ki beni transfer ettiler. Yeni bir genel asistan aldılar, bir hafta zor dayandım heyecandan bildiklerimi  Fezal’e aktardım ama aklım yeni çalışacağım bölümdeydi hep. “Prodüksyon bölümü”  amma havalı bir ismi vardı. Reklam filmlerinin, bütün hakimiyetine ortak olacaktım. Çılgın Brian’ı hesaba katmamıştım tabii. O yıllarda İstanbul’da bile olsak malzeme açısından birçok zorluk yaşanabiliyordu. Reklam filmleri 35 mm olarak çekilirdi. Etrafı kalın yapışkanlı bantla çevrilmiş, bana göre sihir dolu yuvarlak teneke kutulardı bunlar. Üzerlerinde kaç asa oldukları, süresi, kodlar vs yazardı. Her şeye kolay erişilebilen yıllar değildi onlar. Bir ithalatçı getirir dağıtırdı. Herkes aynı kişiyle çalıştığı için zaman zaman yokluklar yaşanırdı. Böyle durumlarda Fono Film,Acar Film,ADS ile bağlantıya geçilir neler yapılabileceği sorulurdu. Sevgili Ali Çiçek’le (filmlerin montajı, dublajı ondan sorulurdu) tabanı yanmış gibi sağa sola koşturduğumuz günleri şimdi bir sis perdesinin arkasından izliyorum sanki.