Hey you! don’t tell me there’s no hope at all
Together we stand, divided we fall.
Hey you! don’t tell me there’s no hope at all
Together we stand, divided we fall.
“I am bewildered by the magnificence of your beauty, and wish to see you with a hundred eyes. I am in the house of mercy and my heart is a place of prayer.”
Rumi
Photo credit Hulya Ozbudun
“Bilimin mekaniğe ilişkin paradigması, ekonominin kapitalist paradigmasıyla birleşerek her ekosistemi ve dokunduğu tüm yaşam formlarını cansız kılar. Ekonomi ne kadar büyürse doğa da o hızla ölür. Bizi taşıyan toprak ananın kurallarını, kanunlarını ve sınırlarını hiçe sayarak, havaya ve nehirlere atıklarımızı bırakıyor, içindeki tüm mineralleri çıkarıyoruz; demiryolları ve otoyollar inşa etmek için ağaçlarını kesiyor, yıktığımız çiftliklerin yerine gökdelenler ve alışveriş merkezleri dikiyoruz. Ölmüş nehirler, kısır tohumlar, zehirli gıdalar ve iklim felaketleri insanoğlunun toprak anayı öldürürken arkasında bırakacağı mirasıdır. Kendi kısa yaşam süremizde bile, insanoğlunun bu gezegende yaşamaya devam edebilmesi için gereken koşulların dönüşü olmayacak şekilde bozulmasına katkıda bulunmamız mümkündür. Hızla eriyen buzullar, yükselen denizler ve yok olan biyolojik çeşitlilik halihazırda buna işaret etmektedir.
Bir şeyleri iyiye doğru değiştirebilmek için öncelikle toprak ananın çocukları olduğumuzu idrak etmemiz ve hem kendimiz, hem de gelecek nesiller için evimize sahip çıkmamız gerekiyor.” Vandana Shiva
İyilerin Yanında, sayfa 25 Sinek Sekiz Yayınevi, Mayıs 2012
http://en.wikipedia.org/wiki/Vandana_Shiva
Görsel Kaynağı: http://eviltwinbooking.org/speakers/dr-vandana-shiva/
İstanbul Film Festivali’nde izleyemediğim için pek hayıflandığım filmlerden biriydi Quartet. Dustin Hoffman’ın ilk yönetmenlik denemesi olan bu film, İngiltere kırsalında, huzurlu yemyeşil bir ortamda emekli müzisyenlerin yaşadığı bir bakımevinde geçiyor. Yaşlılığın hep üzülecek, korkulacak bir durum olarak anlatıldığı filmlerden sonra, tıp ve ecza sektörüne inat, yaşama sevinci aşılayan bir film bu.
Hayırseverlerin bağışlarıyla ayakta kalan bakımevi için her yıl konser düzenleyen bir zamanların en parlak opera yıldızları, orkestra şefleri, müzisyenlerinin Verdi ‘nin doğum günü anısına düzenlenecek bağış gecesi konserine hazırlıklarıyla başlıyor film. Alzheimer ve demans gibi ürkütücü hastalıkların, nefes darlıklarının, hareket kısıtlarının bile rahatsız edici görünmeyeceği bir enerjiyle süren filmde, müthiş oyunculuklarıyla bir sürü tanıdık sima var. Şimdilerde TV dizisi Downton Abbey ile evlerimize konuk olan, Harry Potter’ın unutulmaz Profesör McGonagall’ı Maggie Smith, uzun yıllar önce Dr.Jivago’daki performansıyla hayran olduğum Tom Courtenay, Harry Potter serisinin yeni Dumbledore’u Michael Gambon, canlandırdığı karakterin hınzır esprileriyle, filmin üzücü bir atmosfere dönüşmesini önleyen ve bir sürü filmde izlememe rağmen nedense Beautiful Joe gibi saçma bir filmle hatırladığım Billy Connolly, kısa dönem hafıza kayıplarını harika oyunculuğuyla gülümseterek izleten Pauline Collins ana karakterler. 
Yıllar önce birbirlerine aşık Reginald ve Jean’in, bir kaçamak nedeniyle başlayan ayrılıklarından uzun yıllar sonra karşılaştıkları ve birlikte oynadıkları sahnelerini keyifle izleyeceksiniz. Neredeyse tamamı gerçek müzisyen ve opera sanatçılarından seçilmiş olan oyuncular arasında Dame Gwyneth Jones da var. Bağış gecesinin başarılı geçmesi için ses getirecek bir gösteri hazırlamak üzere bir zamanlar dördünün birlikte seslendirdikleri parça için Reggy’nin eski eşi Jane’i ikna çabaları, diğer emekli sanatçıların hayat dolu performanslarına hazırlanmaları ve bu gecenin tasarımını üstlenmiş olan Cedric Livingston karakterinin çıkışlarını izlerken; bir yandan gözlerinizden yaşlar süzülüp, bir yandan da kahkahalar atmaya hazırlanın. Filmin tanıtım videosunu BURAYA tıklayarak izleyebilirsiniz. İyi seyirler…
Dün sabah Warner Bros öngösterimiyle The Great Gatsby‘ yi izledim. Baz Luhrmann filmlerini seviyorum ve bu filmi de keyifle izledim. F. Scott Fitzgerald’ın The Great Gatsby romanının yeni uyarlaması; diğer Luhrmann filmlerinde olduğu gibi hem göze, hem kulağa hitap eden bir şölen tadındaydı. Leonardo DiCaprio; Jay Gatsby rolüne de J.Edgar Hoover gibi uyum sağlamıştı. 
Robert Redford’ın başrolünde olduğu filmi de izlemiştim. İkisini karşılaştırmak saçmalık olur. Bu çok farklı bakış açısı ve yaratıcılıkla işlenmiş bir film, önyargılarınızı evde bırakıp öyle izleyin lütfen. Nick Carraway rolünde unutulmaz Spidey’imiz Tobey Maguire var. Filmin başlarında bu karakteri başka biri canlandırsa daha mı iyi olurdu acaba desem de, koca mavi gözleriyle çok sayıda duyguyu yansıtmaya çalıştığı sahnelerle bu düşüncemden vazgeçtim. Gatsby’nin tutkuyla sevdiği Daisy Buchanan rolünde “An Education” ile tanıdığımız Carey Mulligan var ve filmin kostümlerini tasarlayan Catherine Martin sayesinde ışıldayarak dolaşıyor ortalıkta. Isla Fisher ise Myrtle rolüyle yine ilginç bir tip çizmiş. Gatsby malikanesinde düzenlenen parti sahneleri, üç boyut tekniğiyle çekilmesinin hakkını veriyor. 
Kitabın filme uyarlanmasında Luhrmann’ın sıkça birlikte çalıştığı Craig Pierce adını görüyoruz. Filmin yapımcıları arasında Luhrmann dışında; Catherine Martin, Douglas Wick, Lucy Fisher ve Catherine Knapman var.
Moulin Rouge’da olduğu gibi bu filmde de müzikler oyunculardan rol çalmaya devam ediyor. Dönemin müzikleriyle, rap ve cazın harmanlaması benim çok hoşuma gitti. Filmin müzikleri Moulin Rouge ve Australia’da olduğu gibi yine Craig Armstrong’a ait. Tabii muhteşem JayZ dokunuşları ve filmin aynı zamanda yönetici müzik süpervizörü ve ortak yapımcısı olan Anton Monsted’i de atlamamak gerek. Müziklere ŞURAYA, filmin fragmanına ise BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz. Müzikler ile ilgili ŞU yazıya da mutlaka göz atın derim. İyi seyirler hepinize.
Bu sabah; A&B Halkla İlişkiler davetiyle, hoş bir kahvaltılı toplantıya katıldım. Gri havaya rağmen baharı hissettiğimiz güzel bir sabahtı. VitrA’nın, günümüzün çocuklu ailelerinin alışkanlık ve ihtiyaçlarını analiz ederek geliştirdiği Nest ve Nest Trendy adı verilen yeni banyo serilerinin tanıtıldığı toplantıda, konuklar ağırlıkla kadınlardı. 
Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu Banyo Grubu Pazarlama Direktörü Arzu Uludağ Elazığ’ın kısa anlatımıyla; Finlandiyalı tasarım ofisi Pentagon Design’ın imzasını taşıyan yuvarlak hatlı, işlevsel ve iyi tasarımı ile piyasa sunulan Nest ve Nest Trendy serileriyle, ulaşılabilir rakamlarla modern banyolara sahip olunabileceğini öğrendik. 
Red Dot, iF ve Design Plus ödüllerine sahip tasarım ofisi Pentagon Design’ın eseri olan seride; çocuk basamağı, gece aydınlatması, geniş saklama alanlı çamaşır sepeti, yavaş kapanan dolap ve klozet kapakları gibi hayatı kolaylaştıran ayrıntılar var. Parçaların ayrı ayrı da satın alınabilmesi, bana göre güzel bir ayrıntı. Lavabo altına yerleştirilebilen tekerlekli dolaba bayıldım. Saklama amaçlı da kullanabilirsiniz, kirli çekmecesi olarak da, size kalmış. Diş fırçalığının, bulaşık makinasında yıkanabilen polikarbon malzemeden olması da hijyenik bir kullanım sağlıyor. Banyo bataryasının dijital ekranlı olması fikrine de bayıldım, suyun sıcaklığını göstererek, aşırı sıcak sudan kaynaklanabilecek ev kazalarını önlüyor. Enerjisini dinamosundan alan ekran, duş sonunda harcanan suyun miktarını da göstererek, tasarruf yapmayı kolaylaştırıyor. Arzu Hanım’ın anlatımıyla, duş yaparken eskiden 3 şarkı söylüyorsanız gösterge sayesinde, fazla su harcamamak için ikinci şarkıda duşu terketme ihtimaliniz büyük 🙂 
Mekandan ayrılırken de bizlere zarif birer armağan kutusu vermeyi de ihmal etmediler.
Daha detaylı bilgiler ve görseller için BURAYA tıklayınız.
Yıllar önce bu kitabı hızla okuyup bitirip, sonra satırların altını çizerek tekrar okumuştum. Sabah bir arkadaşımın telaşlı mesajıyla yeniden hatırladım ve sizlerle paylaşmak istedim.
Basit gibi görünen, uygulamaya çalıştığınızda epey zorlanacağınız, ama çabaladıkça faydasını göreceğiniz dört anlaşmadan söz ediyor kitap. Belki bu satırlar bazılarınızın hayatına dokunup, daha huzurlu ve sakin yaşamalarına yardımcı olur. 
İlk anlaşma: Sözlerinize Dikkat Edin
Kullandığınız sözcüklere, yargılarınıza dikkat edin. Hem kendinizle, hem de başkalarıyla ilgili seçtiğiniz sözcüklere, yargılarınıza önem verin. Bu sözler ve yargılar sizin gerçekliğiniz olacaktır.
Başkalarının size yakıştırdığı sıfatlarla, yargılamalarla sizi değişmeye zorlamalarına izin vermeyin. Anlaşmaya katılmazsanız, imzalamış da olmazsınız. Şu andan itibaren bilerek veya bilmeyerek katıldığımız bütün kötü anlaşmaları bozalım.
İkinci anlaşma: Kişisel Almayın
Size söylenenleri ve yapılanları kişisel almayın. Kişisel algıladığınızda; haklı çıkmak için, onaylanmak için ve hatta sevilmek için çabalar durursunuz. Korkusuz yaşadığımızda, incinmemiz mümkün değildir. Sevdiğinizi söylemekten, eleştirilmekten, sormaktan korkmadan yaşayın. Yaşamınızın başrolünde kendiniz olun.
Üçüncü Anlaşma: Varsayımda Bulunmayın
Varsayım; kendimizi dünyanın merkezine koyup, herşeyi kişisel algıladığımızda ve kişisel önemi abarttığımızda ortaya çıkar. İnsanlar her olumsuz durumda geçmiş hatalarını anımsayıp, defalarca kendlerini suçlayıp ceza çekiyorlar. Evrenin merkezi olmadığımızı kendimize sık sık hatırlatıp, her konuda varsayımda bulunmaktan vazgeçmeliyiz.
Dördüncü Anlaşma: Yapabildiğimizin En İyisini Yapmak
En zorlayıcı koşullarda bile elimizden gelenin en iyisini yapmaya odaklanmalıyız. Bunu başardığımızda; hem suçluluk duygusu denen eziyetten kurtulur, hem de kendimize daha çok saygı duyarız. Eğer gerekli gücü ve enerjiyi hissetmiyorsak, harekete geçmemek en doğrusu. En basit işi yaparken de göstereceğimiz özen ve alacağımız keyif, bize kendimizi daha iyi hissettirecektir.
Kitabı okurken hangi anlaşmaları ihlal ettiğinizi fark edip, bir adım sonrasında, daha önce yaşadığınız sorunların nedenlerini de bulabileceksiniz.
Akışta olun, kendiniz olun, huzurlu olun.
Sevgiyle ve muhabbetle…
İkinci günün konuklarını izlemek için enfes bir İstanbul sabahında erkenden yola çıkıp, henüz ekip bile yerini almadan ben kapıda yerimi almıştım. Tam gün sürecek çok sayıda konuşmacının yer aldığı toplantıyı izlemek için heyecanla beklemeye başladım.

İkinci günün ilk konuğu sevgili Melek Pulatkonak idi. “Gerçekten Seçer miyiz?” başlıklı üçüncü oturumun ilk sunumunda, bizlere kendi hikayesinden yola çıkarak networkun önemini anlatıp, TurkishWIN hakkında da kısa bilgi verdi. 
Leonard Mlodinov ise bizlere “Biliçaltınız Davranışı Nasıl Belirliyor” başlıklı sunumunu ilginç bir şekilde deneyimletti. 
Sarıhan çifti H+H+H+(H/2)=Hayat formulüyle (Hayal Et, Harekete Geç, Hak Et, Hayret Et) aklımızı çelip, Tibet Çınar isimli oğullarıyla gönlümüzü fethettiler. Yaşayan ölüler olmaktansa, ölmeyecekmiş gibi yaşamamızı öğütlediler. Doğaya zarar vermeden sürdürülebilir bir yaşam kuran çift bisikletleriyle 17 ülkeyi dolaşmış. Tabii sözlerini bitirirken Neyzen’den alıntıladığı “Hayat 3 ile 4 arasındadır. Ya üçbuçuk atarsın, ya dört dörtlük yaşarsın” cümlesi de çok alkış aldı. 
Sedef Erken; otistik aklın insanlığa mucizevi bir bakış açısı kazandırdığının kanıtıydı sahnede. Anlattıklarına müziğiyle eşlik eden Nada (Evrenin Sesi) grubunun performansı da güzeldi. “Otizm’i bir ‘hastalık’ olarak değil bir ‘farklılık’ olarak görüyorum. Böyle çalışan beyinler olmasa, normal bir insan sıkılmadan yüzlerce kez taşları birbirine sürtmeyi deneyip ateşi bulamazdı.” diyen Sedef Erken, hayat boyu öğrenciliği seçenlerden. 
“Sessizlik Bir Seçimdir” başlıklı sunumuyla sahne alan Kacie Lyn Kocher, İstanbul merkezli bir organizasyon olan “Canımız Sokakta- Hollaback Istanbul” kurucusu bir genç kadın. Hepimizin yaşadığı, çoğunluğun sustuğu, hatta susturulduğu bir konuda sesimizi yükseltmek gerektiğine inanan, sokak tacizlerine karşı yerel ve topluluk temelli çözümler üretmeye çalışan bir isim. Bu topraklarda kadınlara sürekli başını önüne eğmesi ve susması öğütlenirken; bir yabancıdan sokak tacizine karşı seslerini yükseltmeleri gerektiğini dinlemek salondaki erkek çoğunluğa ne hissettirdi bilemem ama kadınlara iyi geldiği kesin. 
Levent Erden her zaman olduğu gibi kafa karıştıran bir sunumla sahnedeydi. Kendisine verilen sürenin kısalığından yakınmasına rağmen; “Tekil Sosyallik”, “Kitle, nişlerin kümülatifidir”, “YIK=Yakalayamayıp Iskalama Korkusu” kavramlarıyla fırtına gibi esip, kahkahalarla ve alkışlarla ayrıldı. 
Borusan CEO’su Agah Uğur ise “Sophie’nin Seçimi” başlıklı sunumuyla sahne aldı, Bizlere “Dev olasılıklar havuzu içindeki küçük damlalar olduğumuzu” hatırlattı. Toplum tarafından “Doğru Karar Alma” zorlaması içinde olduğumuzu söyleyen Uğur; “Evren bizim başarı ya da başarısızlığımızla ilgilenmiyor” diye devam etti. Hayat boyu yaklaşık 776.000 karar aldığımızı ve sadece %18’inden pişmanlık duyduğumuzu da sözlerine ekledi. 
Yaratıcı bir girişimci olan Bas Verhart’ın sunum başlığı “Meraklı Bir Beynin İçinde” olmasına rağmen pek sarmamış beni not almamışım ve hiç birşey de hatırlayamadım yazarken. Belki video yayınlandığında aydınlanma yaşar eklerim düşündüklerimi. 
Selin Girit; BBC Türkçe Servisi’nde Dünya Gündemi programını hazırlayıp sunan başarılı bir gazeteci. Ülkeye dışarıdan bakınca “Tutuklu Gazeteciler Ülkesi” olarak göründüğünü söyleyen Girit; soru sormanın meydan okumak olduğunu ekledi sözlerine. “Doğru Ne, Yanlış Ne” başlıklı sunumuyla bu soruları kim soracak? Bu soruları soranlara ne olacak* dediğinde salondaki gençlerin bir anda ayağa fırlayıp “biz soracağız” demesini hayal ettim kendimce. 
Can Yücel Metin; “Asansöre Binen Kedi” başlığıyla, oturumların en eğlenceli sunumlarından birini yaptı. “Hatalarınızdan pişman olmayın, denemeden bilemezsiniz” diyen genç sanatçı “Ortak asansörlerle hareket etmek yerine, kendi asansörümüze binmemizi” önerdi. 
“Yaratıcı Seçimler-Aklının ve Beyninin/Doğu ve Batının Arasında Sıkışmak” başlıklı sunumuyla sahne alan Taghi Amirani İranlı bir fizikçi ve yönetmen. Bizleri ana dilimizle selamlayan, piyano çalmayı isteyen ama öğrenemeyince babasından daktilo isteyen bu ünlü yönetmenin, zarif tavırlarıyla anlattıkları arasından cımbızla seçtiğim şu cümle çok hoşuma gitti “I don’t have any plan when I start a film, but only know how I want you to feel in the end” 
Sattas performansı başlayınca arkalarından ordu kovalıyormuş gibi salondan çıkanları görünce, yine bir önceki yazımda paylaştığım düşünceler üşüştü aklıma. Sahnede bir konuşmacı veya performans var ise, hayati bir tehlike olmadığı takdirde (çıkan bir ya da iki kişi olsa bu seçeneğe ikna olabilirim) salonu terk etmek saygısızlıkların en büyüğü gibi geliyor bana. Nasıl bir yere geldiğinizi biliyorsunuz, ne kadar süreceğini de biliyorsunuz, 5 holding sahibi filan da değilsiniz (öyle bile olsanız özür olamaz) ya adam gibi oturup, performansın bitmesini, iki söyleşi arasını bekleyin, ya da hiç katılmayın. 
Zaytung’un kurucusu HakanBilginer’in kariyer çizgisini gülümseyerek dinledim. Okurken çalışmaya başlayıp iş hayatını daha çok seven birilerini tanıyınca, yalnız olmadığımı görüp hınzırca sevindiğimi itiraf etmeliyim 🙂 “Hayaliniz işiniz olduğunda eğlenceli oluyor” diyen Bilginer; çabuk sıkılanlara hayatın göz ucuyla bakılması gereken bir şey olduğunu anlatmaya çalıştı. 
Burak Ülman’ın 30 yıldan fazla eğitim sistemini içindeki sorunların hemen hemen hepsiyle yüzleşmesiyle beraber nasıl “Bir Başka Okul Mümkün” demesini de ilgiyle dinledim. Merak duygusunu teşvik etmek gerektiğini söyleyen Ülman; “Merak yoksa, heyecan da yoktur, heyecan yoksa öğrenme de olmaz” diyen Ülman, eğitimin kar amacıyla örgütlenmemesi gerektiğini de sözlerine ekledi. Sir Ken Robinson’un “Okul Yaratıcılığı Öldürür mü?” başlıklı videosunu da mutlaka izlememizi önerdi. 
Heidemarie Schwermer’in konuşmasına salondaki çok kişinin hazır olmadığını düşündüm. Hatta aralarından bazılarının alay ettiğine bile tanık oldum. Yeni dünya düzenine; okkalı bir darbe yemeden hazırlanmaları için güzel ipuçları veren bu konuşmadan anlam çıkarmaları için, kendi kritik kavşaklarına gelmeleri gerekecek, yazık. “Give&Take” çıkartmalarımı her an görebileceğim yerlere yapıştırdım bile, kendi kritik kavşağımdan öğrendiğim “almayı ve şükretmeyi” bana sık sık hatırlatması için. 
Suvla Şarapları kurucusu Selim Zafer Ellialtı, uzun yıllar farklı global şirketlerde üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra; “Evladım Sen Ne İş Yapıyorsun” diye sorulduğunda kolayca cevap verebilmek adına kendisine alternatif bir hayat yaratmış. Sunumu da güzel derslerle doluydu. Toprağa sevgiyle ve saygıyla yakalaşan herkes gibi, o da alçakgönüllü ve huzur dolu görünüyordu. Mantığımızın bizi A noktasından B noktasına götüreceğini, ama hayallerimiz sayesinde her yere gidebileceğimizi vurgulayan konuşmasında, gerçekleşen her hayalin ardında iyi planlanmış uzun bir çalışma süreci olduğunu da hatırlattı. 
Veee sonra sevdiğim bir grup sahne aldı Kolektif İstanbul, TED tarihinde ilk kez neredeyse tam kadro göbek atılması da bu ekibe nasip oldu 🙂
Richard Laniepce’i sahnede usta bir şekilde göbek atarken izleyenler arasındakilere, onun Sulukule’de büyümüş bir Roman olduğunu söyleseler inanacak yüzlerce kişi bulunabilir 🙂 
Bilim Kahramanları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Habip müthiş biri, derneğin etkinliklerini anlatırken gözlerinden ışıklar saçtı sanki. Gelecek için umutlanmanın yolunun çocuklardan geçtiğini anlatan Habip, çocuklara imkan verildiğinde daha güzel bir dünyada yaşanabileceğini söyledi. Olumlu sonuçlar istiyorsak; daha çok fikir üretmeli, paylaşmalı, sevgi ve güvenle, samimiyet ile el ele, hür irademizle yol almamız gerektiğini anlattı. 
Ve değerli dost Serdar Paktin sahne aldı. Change.org ile nasıl değişim yaratıldığını anlattı hızlıca. Bir şeylerin yolunda gitmediğini gördüğümüzde, zihinlerimizde kavşaklar oluştuğunu ve bu kavşaklardan adım attığımızda da değişimin başladığını hatırlattı. Gerçekleşen her değişimin de, daha büyük değişimler için ilham kaynağı olacağını belirtti. 
Zumbara’nın kurucusu Ayşegül Güzel’de salondaki gençlerin kafasını karıştıran sunumlardan birini yaptı. Zumbara; bilgi, beceri ve yeteneklerini paylaşarak para yerine zamanlarını kullanarak ihtiyaçlarını karşılayan insanlardan oluşan, güvene dayalı bir topluluk. “Düş zamanlarınızın peşinden gidin, belki de hayat düşlerinizdedir” diyen Güzel’i dinlerken; “armağan ekonomisi”ni daha çok genç insanın öğrenmesi için Zumbara’nın harika bir yol olduğunu düşündüm. 
Dietmar Dahmen de bir reklamcı, yaratıcı yönetmen, alışkanlıkları ve rakamları anlamlandırmak işi olmanın ötesinde, değişimi gözlemlemenin de yolu olmuş onun için. Paylaştığı sunumdaki rakamsal veriler, tüketim ekonomisi adlı dev hakkında fikir verirken ürkütücüydü de. 2020 yılnda 50 milyar kişinin “connected” olacağını görünce sevinç yerine ürkmek de sadece bana özgüydü sanırım. 
2 günün muhasebesini yapmak da genç sanatçı Deniz Alnıtemiz’e düşmüştü. O da kendi kritik kavşağına, 10 yıllık reklam ajansı deneyimiyle gelmiş, daha sonra başka heyecanlara adım atmış. Görüntü yönetmenliği, aktörlük, radyo programı, podcastler vs. on parmağında on marifet olan bu genç adamı ıskalamayın derim.
Biraz da rakamsal veri paylaşayım sizlerle; iki günlük maraton süresince 2 bin 285 adet hashtagli tweetle iki kez 8. sıradan trending topic olan TEDxReset2013, Twitter’da 11 milyon 464 bin 88 kişiye ulaşmış.
Emeği geçen herkesin ellerine sağlık, 2014 organizasyonunu heyecanla beklemeye başladım.
Not: TED de ne ola ki? diyenler için harika bir anlatım linki, ŞURAYA tıklayınız
İki günlük etkinliğe ait videoları izlemek için BURAYA tıklayınız