:::: MENU ::::
Browsing posts in: Hayata dair paylaşımlar

“Yedi Tepe’den Yedi Kıta’ya Ritm Tutturacak Genç Adam”ı Tanıyınız

Okuyacağınız satırları benden önce davranıp yazan canım dostuma teşekkür ediyorum.
Konuk yazar : Didem Özbahçeci Sönmez

Sezen Aksu ve Emir Cerman

Bugün bir Can Dündar yazısı yazmak istedim 🙂

Tarih 3 Aralık 2009, yer İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı. Sahnede dev kadın Sezen Aksu, 4 tane pırıl pırıl genç müzisyene eşlik ediyor. Yıllardır onun gönüllerimize, kulaklarımıza kazınmış parçalarından bazılarını bu 4 genç senfonik olarak yeniden düzenlemiş ve onları çoşkuyla seslendiriyor.

Bu gecenin mimarı, bütün bu sahnedekileri bir araya getiren o dörtlüden biri var ki Emir Çerman. Bu ismi bir yere kaydedin ve günü gediğinde “ben onun ilk konserini dinlemiştim” demenin gururunu yaşayın. Kendi çıktığı müzik yolculuğunda, okuduğu dünyanın en önemli müzik okulunu Berklee College’ı ülkesine seçmelere getirmeye ikna eden, her aşamasında titizlikle çalışan ve yer alan müzisyenliğinin yanı sıra iyi de bir organizatör olan bu genç adamın takipçisi olun. 25 yaşında kendine ektikleriyle yetinmeyip, ülkesine de katkıda bulunmak için çabalayan Berklee College of Music’ın 2. kuşak Arif Mardin’i olmaya aday Emir Çerman, ilerde yapacaklarının ilk sinyalini dün akşam“Yedi Tepe’den Yedi Kıta’ya ıstanbul’un Ritmi” konserinde ilk büyük organizasyonuyla ortaya koydu.

İşte dün akşamı o salonda olmayanlar için özetleyebilecek tarihe düşülmüş bir not.

 

Dün akşam o salonda olup, yüreklerimize düşen notları da eklemek isterim……
Emir’ciğim yıllar önce yapmak istediklerini anlatırken, Sezen Aksu ile çalmak, aynı sahnede olmak paylaştığın hayallerinden biriydi. Dün akşam gösterdin ki; bunun için yıllarca beklemen gerekmedi, hatta hayali gerçeğe dönüştürmenin örneğini yaşattın kendine ve hepimize. Buradaki ilk konserinde Sezen Aksu ile aynı sahnede …”Gülümse” parçasını karşılıklı yorumlayışınıza gözyaşları ile tanıklık ettik. Bestelerini dinlerken coştuk hep birlikte.

Bu yılın başında Sezen Aksu’nun bir açık hava konserine gittmiştik, ön sırada Çağan Irmak oturuyordu. Her parça bitişince yerinden fırlıyor, ellerini parçalarcasına alkışlıyor ve çığlık çığlığa BRAVO diye bağırıyordu. Dün akşam kendimi sürekli Çağan Irmak gibi hissettim. Ben bunlara bir de japon çizgi filimlerindeki gibi gözyaşını ekledim.

Annenin tanımadığımız tüm arkadaş ve dostlarıyla çıkışta tanışırken, hayatımda ilk kez gördüğüm insanlara sarılma ihtiyacı duydum. Hepimizin gözleri yaşlı, birbirimizle paylaştığımız tek duygu; bize yaşattığın inanılmaz gurur ve mutluluktu.
Sana hep “yolun açık, şansın bol olsun” diye temennide bulundum. Yolunu; kendi ellerinle açık hale getirdiğine şahitlik ettik. Geriye yalnızca, onlarca kez ŞANSIN BOL OLSUN, ŞANSIN BOL OLSUN demek istiyorum.

Bize böylesine çoskulu duygular yaşattığın, gururun, mutluluğun ve hazzın ne demek olduğunu hissettirdiğin için yürekten teşekkürler ve sevgiler “SANATÇI”  🙂

Yolun hep çok açık, şansın bol olsun….
Sonsuz sevgilerimle
Didem Özbahçeci Sönmez


4. Kişisel Gelişim Zirvesi 2009

21 Ekim günü Maslak Sheraton’da düzenlenen bir etkinliğe konuk oldum. Sevgili Yasemin Sungur’un sunumunu dinlemek üzere hazırlanıp, biraz erken gidip diğer sunumları da izleyeyim dedim. Çok da iyi etmişim. Tam gün katılımlı bir seminer olmasına rağmen, ben öğleden sonraki oturumları kendime daha uygun buldum. Kisisel Gelisim Zirvesi 1
İlk forumun konusu : “Krizde çalışanların değişen rolü- Krizde şirketler hangi özellikleri arıyor” idi. Turkcell Genel Müdür Yardımcısı Selen Kocabaş’ın başkanlığında başlanan forumda katılımcılar da önemli firmaların üst düzey yönticileriydiler. Borusan Holding İnsan Kaynakları Müdür Yardımcısı Semra Akman, Sabancı Holding İnsan Kaynakları Grup Başkanı Mehmet Göçmen, Türk Telekom Akademi Direktörü Ayhan Artar, Bosch İnsan Kaynakları Direktörü Lami Yağcılarlıoğlu’nun çalışanlara önerilerin ve kendi firmalarının uygıladığı stratejilerin paylaşıldığı bir oturum oldu . Konuşmacıların dördü de krizin hafiflediğinden söz ettiler. Bu süreçte insan kaynaklarında iyileştirmeler yapıldığından da bahsettiler. Sabancı yetkilisi Mehmet Göçmen ise krizi, 200 km hızla giden araçların aniden frene basması gibi tanımladı. Göçmen aynı zamanda global krizin dinozorlardan kurtulma fırsatı olarak da görülebileceğini ekledi.  BOSCH IK Direktörü 2008 ekim ayında kriz konuşulmaya başlandığını, bu süre zarfında personele çeşitli eğitimler verildiğinden söz etti ve esnek çalışma modeliyle, fazla insan kaynağını şirket içinde değerlendirdiklerini ekledi. Turkcell’in bu dönemde gelir getiren, potansiyel büyüme alanı olan ileri dönük işlere yatırım yaptığını belirten Selen Kocabaş; liderlikte teknik altyapının, servisin ve iletişimin önemini anlattı.
Kisisel Gelisim Zirvesi 3Bütün konuşmacılar, bireylerin düşünce yapılarını değiştirmeleri gerektiğinden söz ettiler. Yine hepsi ilk kez çeyreklerde değerlendirme yapıldığını belirttiler. Aldığım notlar içinde Sabancı yetkilisi Mehmet Göçmen’in “Enerji yatırımları Kopenhag’a takılacak”, “Ekonomik sürdürülebilirlik yanında çevresel ve toplumsal sürdürülebilirlik de çok
önem taşıyor”, “Risklerden arındırılmış ekonoik değerler öne çıkacak” cümlelerinin altını çizmişim.
Daha sonra Banu Gökçül geldi sahneye ve ilginç ipuçları verdi bizlere. Konuşması boyunca nefes almamızı hatırlattı, bedenimizi esnetmemizi istedi. Esnemeyen bedenin esnemeyen zihne sebep olacağını söyledi. “Zihin ve beden aynı sibernetik sistemin parçalarıdır”, “Zihin durmadığı zaman, iç konuşma üretir”, “Zihnin kötü deneyimleri hatırlamasının nedeni, ruhu ve bedeni yine aynı duruma düşmekten korumaktır”, Kisisel Gelisim Zirvesi 2“Beden günde 1 saat hareket etmezse depresyon tetiklenir. Hedefe yönelik uygulanacak 1 saatlik aktivite ruhunuzu ve bedeninizi koruyacaktır”, “Kafadan geçen iç konuşmalar bedene yansır, bu nedenle önemli olan, zihin dilidir beden dili değil”, “İç ses yoksa korku da yoktur”, “Ego; bakacağınız en son yerde saklanır, içinizde” cümlelerinin altlarını çizmişim.

Hemen her konuşmacı “Engeller zihinde”mesajı verdi. “Kriz ezberin bozulması demektir”, “Bir kriz herkesin kriziyse önemli değildir. Eğer kişisel krizinizi yaşıyorsanız önemlidir”, “Umutlarınızı yüksek, sabit giderlerinizi düşük tutun” gibi sözcüklerin altlarını iki kez çizdim.

Diğer konuşmacıları da başka bir yazıda anlatacağım.


59 milyon işsiz, 90 milyon aç, 50 bin ölü bebek …

IMF toplantıları için yapılan protesto olaylarının gölgesinde kalan acı gerçekler var aslında. Küresel kriz nedeniyle 90 milyon insanın aşırı yoksulluk içinde yaşayacağını, 59  milyondan fazla insanın işsiz kalacağını, Afrika’nın Sahra
altındaki azgelişmiş bölgelerinde 30 bin ile 50 bin bebeğin ölebileceğini, 900 milyon insan hâlâ temiz sudan yararlanamadığını ve 1 milyar insanın yoksulluk çemberini bir türlü kıramadığını söylemiş Dünya Bankası  Başkanı Robert Zoellick . afrika 1
İçim acıdı rakamları gördükçe. Dünyanın bir bölümü, gözü dönmüş bir şekilde semirip obezleşirken, diğer bir bölümünde küçücük bebelerin açlıktan ölmesi nasıl içimize siner hale geldik, ne zaman çatladı ar damarlarımız.
Neler yapılır diye kafa patlatan bir sürü insan var, iyi niyetli projelerle zor durumda olanlara yardıma çabalıyorlar. Kişisel tasarruflarla destek olmaya çalışsak da, toplumların büyük kesimi, vurdumduymaz bir şekilde hem doğal kaynakları harcamaya hem de para harcamaya devam ediyor. İnançlarıyla siyaset yapanların bile, önüne geçilemez bir hırsla değişime uğradıklarını görüyoruz. Kendi elimizle hazırlıyoruz sonumuzu. Dünya Bankası başkanının söyledikleri öngörü değil, ürkülmesi gereken gerçekler aslında. Açlık ve susuzluk yüzünden çıkacak savaşların ayak sesleri Afrika’dan gelmeye başladı bile. Tarıma uygun arazileri erozyona, içilebilir su kaynaklarını kurak topraklara dönüştürüyoruz hızla.  afrika2 “Amaan filanca yıla kadar çok var” deyip sırtımızı dönmek kolay kolay olmasına da, içimize siniyor mu olanlar, biraz olsun denesek destek olmayı yapılanlara. Aç, susuz, işsiz insanlara daha yaşanabilir, kendimize de daha huzurlu bir dünya verebiliriz belki.

Rakamsal veriler için kullandığım linkler:
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date=07.10.2
009&ArticleID=957933
http://www.ntvmsnbc.com/id/25007152/
Fotoğraflar için kullandığım linkler:
http://www.wefa.org/uelke-izlenimleri/afrika.html


Bayram heyecanı, bayram coşkusu ve bayram tatili…

akideDostlar bu yıl da ramazan bitiyor, haftasonu da bayram kutlayacağız hep birlikte. Kiminiz uzak diyarlara, kiminiz yakın sıcaklara gideceksiniz. Herkese; sevdikleriyle birlikte, ağız tadıyla geçecek, nice sağlıklı, mutlu, akide şekeri tadında bayramlar dilerim.
Sevgi ve ışıkla kalın…


Sorular, cevaplar …

Sevgili Cihan Kaloğlu sorular hazırlamış, bolglarımızda cevaplayalım istemiş. Dün canım istemedi, baktım bu gün de savsaklamaya meyilliyim, zorla cevapladım.

“Karşına çıkan küçük fırsatların kaçının hakkını verebildin hiç sorabildin mi kendine? ruhunu okşayan o saniyeleri elinden kaçırmadan kaç kez sarabildin? Sonrasında ah keşke demediğin kaç fırsat var ellerinde? Geceleri sarılıp sarılıp uyuduğun kaç mutluluk var?”

Genellikle kalbimle mantığımı uzlaştırıp yaşamaya çalıştım. O nedenle “Ah keşke” dediğim bir tek fırsat oldu.  Yeni Zelanda’ya gidecektim, babam ve annemin hastalıkları engelledi beni. Hemen her gün “ah keşke” diyorum.
Geceleri sarılıp uyuduğum tek mutluluk ise, sağlıklı ve başarılı bir evlada sahip olma mutluluğum.

“Susup düşünmek mi zor, konuşup saçmalamak mı? Gidip de dönmemek mi zor, kalıp da yol gözlemek mi? Sorgulamak mı zor, yoksa kayıtsız kabullenmek mi? Giden mi terkeden aslında, yoksa kalan mı?”

Zor olan susup düşünmek tabii, hepimiz konuşup zırvalamıyor muyuz çoğunlukla.
Gitmek genellikle bir tercihtir, karar verdikten sonra da zor değildir. Kalıp yol gözlemek ise anlamsız; kendimizi oyalamamız gerek, eğer beklemek zorunluysa. Hem gelecek olana, hem de kendimize eziyete döndürmemeliyiz bu zorunlu süreci.
Kalanın bakışı açısına göre değişir terk edenin kim olduğu. Sakince kabullenmişse gideni, aslında terk eden o dur.

”Özeleştiri” kağıt kesiği gibi can yakabilir bazen… Mazeret üretmeni bitirebildiğin var mı?”

Mazeret üretiyorsan özeleştiriye yer açamazsın ki. Özeleştiriyi sindereceksen,  mazeretle arana mesafe koymalısın.


45 saniye size ne ifade ediyor ?

Bana çok şey ifade ediyor. 17 Ağustos 1999… Yıllar geçmiş o meşum gece yaşanalı. Hiç aklımdan çıkmıyor. Sevdiklerim için duyduğum endişeyi, daha sonra yaşadıklarım perdeledi. O dönemde çalıştığım şirket; büyük ve kalabalık organizasyonları gerçekleştiren bir şirketti. Camel Trophy organizasyonuyla eş zamanlı olduğu için hemen bir kriz masası kurup, bütün araç gerecimizi afet merkezine yönlendirmiştik. Şirketin bütün kaynakları seferber edildi, bağlantı kişi için gönüllü oldum. O zamanlar adı Kriz Merkezi olan AKOM ve AKUT ile bilgi paylaşımı yaparak gerekli noktalara temin edilen yardımları ulaştırıyorduk. O günler herkes için hem şaşırtıcı hem de üzücü günlerdi.  deprem O sıralarda sağlık bakanı olan şahsiyet, koskoca yardım gemisine geçiş izni vermeyebiliyordu. Buna karşın duyarlı insanlar, bilgileri ve bağlantıları değerlendirip, bana ulaşıyorlar ellerindeki araçlarla nasıl yardım edebileceklerini soruyorlardı. 2 adet deniz uçağı, onlarca Enduro sürücüsü öncü kuvvet olarak, neredeyse ağırlıkları kadar yardım malzemesi yüklenip dağ bayır demeden ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışıyorlardı. O günlerde yaşadıklarımdan unutmadığım bir kaç kişiye adlarını vermeden buradan teşekkür etmek isterim. Birisi Türkiye’nin önde gelen donmuş gıda üreticilerinden birinin üst düzey yöneticilerindendi. Referansla kendisine ulaşmıştım ve bölgeye gönderebileceği bir frigorifik tırı olup olmadığını sormuştum. “Tabii” dedi “nereye gideceğini söylemeniz yeterli”. İçine su ve tıbbi malzeme koyacağımızı, ama gideceği yerde muhtemelen askeri birlikler tarafından alıkonulacağını ve morg olarak kullanılacağını söylediğimde “hiç önemi yok, bunca zaman oradaki insanlar bizim yaşamamızı sağladıysa şimdi sıra bizlerde” dedi. Konuşamadım ve ağlamaya başladım, zaten günlerdir sadece 3 er saat ancak uyuyordum. Nasıl teşekkür edip telefonu kapattığımı bilemiyorum. Gerçekten de o tır gitti ve çok uzun zaman bölgede kaldı. Bir gün bile sitem etmeyen o dosta minnettarım.
Yine bir telefonla seferber olan Ataköy ve Kalamış Marinaları’nın yetkililerini, her telefonda Baltalimanı ve İstinye Hastanelerindeki hastalara malzeme veren Kifidis’in bölge sorumlusunu, kişisel deniz uçaklarını bir an bile düşünmeden hizmetimize veren o iki dostu hiç unutmayacağım. Bir de bankacı oğlu ve geliniyle birlikte kocaman iki koli getiren orta yaşlı hanımın sözlerini asla unutmayacağım. İçlerinde ne olduğunu sorduğumda “henüz rakam vermiyorlar ama, ne yazık ki bunlara ihtiyaç olacak” dediği metrelerce kefen beziydi. Hiç birimizin aklına gelmemişti, henüz kabullenmek istemiyorduk rakamın o denli fazla olmasını. Ama olmuştu ve o hanıma çok hayır dua edilmişti, kayıpları olan aileler tarafından.   17agustos1
Sonra sırayla kötü haberler gelmeye başlamıştı. İkinci derece de olsa, evi Değirmendere sahilinde sulara gömülen kuzenler, kocası ve 4 yaşında kızının bedenlerini 4 gün göçük başında bekleyen eski komşular. Çevremizdeki herkesin bir yakını veya arkadaşı vardı oralarda. Mevsim itibarı ile en kalabalık zamanlarıydı.  Ve bölgeye gidiş… Gemlik Kumla’da kayınvalidemin yazlığı olması nedeniyle, İzmit üzerinden Yalova’yı geçerek çok gittim o yola. Bu kez gördüklerim nedeniyle boğazımda hep bir yumru, gözlerimde akmaya hazır yaşlar doluydu.
Ne kadar unutmaya çalışsam da olmuyor, unutulmuyor. Pek çoğumuz unuttu gitti, ama hatırlamak gerek, lütfen araştırın, inceleyin, sorgulayın. Aradan geçen onlarca yılda neler yapıldı. Verilen sözlerin, hazırlanan planların kaçına uyuldu. Eğitim alsınlar diye evlatlarımızı yolladığımız okullar, şifa bulmak için gittiğimiz hastaneler ne kadar sağlam. Lütfen unutmayın ve unutturmayın…


Dostum Mira ve Larişko’ma mutlu yıllar…

Bu gün 2 ağustos Mira ve Lara Bayraktar’ın doğum günleri. Artık onlar 7 yaşında birer genç kız olma yolundalar.  LARA_MIRA_04 Daha dün gibi Niloşumun yolladığı bebeklik fotoğraflarına bakıp da zırıldadığım. Ne kadar hızla büyüdüler bana göre. Tabii Niloşuma ve dünya tatlısı Sevim’ime sormak gerek onlara da bu denli hızlı mı geldi büyümeleri.
Mira-Lara-NilHenüz dün gibi Arnavutköy’deki evde, Mira’nın emekleyerek yere yayılan örtünün dışına kaçıp koltuğun altına saklanması, Lara’nın onu göremeyince ağlamaya başlaması. Sanki bir kaç saat önceydi teraslı evde Mira’nın boynuma sarılıp “Dostum Mügeeeee” demesi. Larişko’nun nazlı nazlı göz süzüp kediyle oynayıp oynayamayacağını sorması.
Ve bu yaz, bir kaç gün önce çekilen fotoğraflarına bakınca, artık onların genç kızlığa doğru koşar adım ilerlediklerini görmek biraz hüzün verdi içime.
Niloşum ve Memo bu güzel prenseslerin hep iyi günlerini görün, ve karşılarına da hep iyi insanlar çıksın. İkisi de oldukça cilveli kızlar olacak, işiniz var biraz 🙂  LaraMira July09
Hepinizi sevgiyle kucaklıyor ve iki şirineye, gönüllerince yaşayacakları mutlu yıllar diliyorum.


En parlağından bir araba, ama kumandalı olsun…

Zaten yerlerde sürünen moralim biraz önce yaptığım telefon konuşmasıyla iyice perişan oldu. Sevgili Davut Topcan, “Her şeye rağmen yalnız değiller” projesi kapsamında, Yalova’da gittiği bir kanser hastası ziyaretinden sonra, yapmak istediği jest için destek istedi. Hasta 10 yaşında bir yavrucak, yaşıtları koşup oynarken o lösemi ile savaşıyor. Sarı saçlı, mavi gözlü şirin mi şirin yavrucak Davut’un da yüreğini yaraladığı için yanından ayrılırken ona sormuş “en çok ne sevindirir seni söyle bakalım?” Miniğim cevap vermiş “şöyle parlağından bir araba, kumandalı olsun ama” Davut’um da aramış ki, bir yerlerden ne yapıp edip buluruz acaba diye akıl almaya. ferrari Yüreğim eridi bir an; düşünsenize dostlar, 10 yaşında bu bebe, daha ne güzel günler yaşayacak cümlesini kurup kuramayacağmızı bile bilemediğimiz bir bebe. İsyan ettim bir an, eski güçlü günlerimde olmadığım için, hemen el atıp bu ihtiyacı karşılayamadığım için.
Kimi ararım ne yaparım diye düşünürken, sizler geldiniz aklıma. Evet sizlerden yardım istiyorum, elbet birinizden birinizin tanıdığı bir ürün yöneticisi veya pazarlama müdürü vardır oyuncak firmalarından birinde. Lütfen yardımcı olun; onlara ulaşıp karınca kararınca da olsa, Davut’un bu projesi kapsamında gideceği illerdeki minik kanser hastalarına verilecek oyuncaklara sponsor olsunlar. Biliyorum ki hepsinin bu tip işler için bütçeleri var. Saçma sapan TV programlarına, şımarık artist çocuklarına yağdıracakları oyuncak bütçelerinden azıcık kırparak bile bu işi başaracaklarını çok iyi biliyorum. Haydi dostlar, ne olur destek verin ve doğru isimlere ulaşabilelim.
kamyonetHediye verildiğinde onların yüzünün alacağı ifadeyi görmek ömre bedel. Yarın Davut’um o ifadelerden birine, kendi kısıtlı imkanı ile tanık olacak. Bir sonraki ziyaretinde yanında olalım, bizler de tanık olalım bu mucizeye.
Çocuklu dostlarım, sizlerden bu konuda daha çok destek bekliyorum, haydi bağlantılarınızı elden geçirin ve müjdeyi verin bize.


Birkaç koliye sığan uzun yıllar…

Tarabya sırtlarında bir depo. İçinde, bir organizsayon firmasının işlerinde kullandığı malzemeler, düzenli bir şekilde raflara ve boşluklara dizilmiş. Üzeri örtülü bir küme var duvarın dibinde. Onlar; 2006 yılında parasızlık nedeniyle boşaltmak zorunda kaldığım evimden artan son eşyalar. 1930 larda yeni evini özenle düzenleyen genç bir çifte ait, orta parçası eklenince 12 kişiye yemek verilebilen bir masa ve sandalyeleri. bufe Bir başka parça; aslan pençesi ayaklı çift cam kapılı bir büfe, o da genç bir doktorun hemen hemen aynı zamanda muayenehanesi için aldığı ilk eşya. Neredeyse ilk günkü gibi korunan bir orta sehpası o da 30 lardan, genç çiftin oturma odasını süslemiş o yıllarda. Arçelik 70 ekran TV için özel sehpa, Kelebekten bir şifoniyer, 1900 lerin başına ait, kelle tabir edilen bir Bünyan el halısı, 2 tane lambalı radyo, ressamı bilinmeyen ağır klasik çerçeveli, 1,5×3 ebadında bir tablo ve 6 tane büyük koli.
Eşe dosta dağıttıklarımdan elimde kalanlar işte bunlardı. Bu sabah, kız kardeşimle gittiğimiz o depodan sadece 6 koliyi ve şifoniyeri aldım. Diğerlerini de ihtiyacı olduğunu bildiğim bir arkadaşımızın alması için hazırladım. Kardeşimin koltukları katlanan kamyonet kılıklı arabasının bagajına koliler yerleşirken, dönüp arkada kalanlara baktım bir süre. Ne kadar atlatmayı başardım desem de içimde bir yerlerde minik cam kırıkları kalıvermiş. Anneme getirdiğimiz koliler için civar esnaftan yardım isteyip emniyetli bir yere koyduk.
Sonra sıra geldi açmaya. Kırılmasın diye özenle sardığım anneannemden devrolan porselen yemek takımı, teyzemden hatıra el yapımı desenli kristal kadehler, büyük hanımdan kalan ve ailenin ilk kızına çehiz verilen Rosenthal çay takımı hepsi nazlı nazlı yatıyorlar yerlerinde.  demlik
Açamadım, açmayacağım da, yeğenime çehiz yapması için kızkardeşime vereceğim, ona uğur getirmesini dileyerek. Diğerlerini açtım; fotoğraf albümlerinin olduğu koli her ihtimale karşı hem içten hem dıştan baloncuklu naylonlarla kaplanmıştı. Narin birer cam gibi davrandım hepsine, özenle bir rafın altına diziverdim, bakamadım içlerine. Kitaplarım, canlarım, çeşitli kütüphanelere bağışladığım yaklaşık 7 televizyon kolisinden geri kalanlar, imzalılar, bir kaç tane ilkbasım, artık adı bile hatırlanmayan Varlık Yayınları serisi kitaplarım, kıyamadıklarım. Tablolarım, Atatürk resimlerim, Piri Reis haritalarım ve benim için değerli başkalarına göre çerçöp parçalar. İşte 24 yıllık ev hayatından arta kalanlar. 6 küçük koli.
Hiç düşündünüz mü sizin hayatınız kaç koliye sığar acaba…

(Fotoğraflar evi boşaltmadan önce çekilmişti, belki satılır umuduyla)


Sahne ışıkları sönünce tökezlemeyin

“Işıklar sönmeden önce nerede durduğunu unutma. Çünkü ışıklar söndüğünde sahneden inmen için kimse sana yol göstermeyecek.” Apollo 15 ekibinden astronot Dave Scott.
Bu cümle sabahın erken saatlerinde keyifle okuduğum bir yazıdan alıntıdır. Sevgili Tuğçe Esener’in Ay Çarpması adlı güzel çalışmasını okuduğumda, pek çok anı hücum ediverdi gözümün önüne. Cumartesi akşamı durumu ağırlaştığı için bizi oldukça korkutan babacığım geldi aklıma. Philips’te bakım bölümü müdürü olarak görev yaptığı yıllardı. Evinde televizyon olan ayrıcalıklı çocuklardan biriydim. Ama aldığımız terbiye gereği kimseye söylemezdim. Hem aslında yayın saatleri kısıtlı, demir perde ülkesi yayını tadında programların da pek anlatılacak bir şeyi yoktu ya. Aya ayak basma olayı naklen yayınlanacak denince hepimizi müthiş bir heyecan sarmıştı. Babam da izin almış, evde bizlerle beraber izlemek için gelmişti. Gözleri parlıyordu “bu günden sonra dünya artık eskisi gibi olmayacak” demişti heyecanla. Kendi de yeni yerler keşfetmeye bayılan bir denizci olan bu coşkulu adam, şimdilerde gözlerinin feri sönmüş, kemiklerinin üzerinde neredeyse et kalmamış, minicik birine dönüştü. Salute from Dave ScottTam da Dave Scott’ın anlatmaya çalıştığı gibi, o da sahneden inince şaşkına dönen ve yalnızlığıyla başa çıkmayı beceremeyince kendini bir odaya hapsedip, televizyon karşısında kireçlenen bir emekli. O kadar uğraştım, “haydi gel yürüyüşe gidelim, haydi sinema, bak müthiş bir caz dinletisi var” oralı olmadı. Kız kardeşim ve erkek kardeşimin yanına deniz kenarında dinlenmeye gitti farklı zamanlarda. Yaşları daha küçük olan torunlarla eğlenir hayata bağlanır diye düşündük ama olmadı. O yine bir koltuk köşesinde televizyona kilitlenen bakışlarla oturdu. Hayata küstü ve kendini yatalaklığa teslim etti.
Erkeklerin; aktif olmasa da iş hayatları süresince bir kaç hobi edinmesi gerekli. Böylelikle emekli olduklarında sudan çıkmış balığa dönmek yerine, kendilerini hayata bağlayacak amaçları olabilir. Örneği çok var, ikinci bir hayat yaratabilenler var biliyorum. Keşke babam da, etrafındaki hayranların kalıcı olmadığını anlayabilseydi ve kendine bir kaç uğraş edinseydi. Yedi denizi gezip, her ülkede kendine hayran birilerini bırakınca, hayat hep böyle geçecek sandı herhalde. Paylaşabileceği bir çok bilgi, anı ve beceri varken bir köşede oturmayı seçtiği için birey olarak ona çok kızıyorum, ama evladı olarak da üzülmekten başka bir şey yapamıyorum.  Turkay Turkaydin Hem büyük teyzem, hem doktor olan eniştem hem de babamda gözlemlediğim, “emeklilik sonrası çöküş” aşaması beni çok ürküttüğü için neler yaparım diye çok araştırdım. Uzun yıllar önce keyifle yaptığım yağlı boya resime geri dönebilirim, ders vermeye devam edebilirim gibi alternatifleri çoğaltmaya çalışırken, aslında en önemli şeyin sosyal hayattan kopmamak olduğunu gördüm.  Ben de kendimi hayata bağlıyorum kendimce. Bilgisayarım en büyük yardımcım. Okuyorum, araştırıyorum, becerebildiğim kadarıyla yazıyorum. Bir çok platformda aktif katılımcıyım. Sanal dünyadaki aktivitemin yanında, gerçek dünyada takip edebildiğim etkinlik sayısı, ne yazık ki emekli maaşımın sınırlarını zorladığı için pek az. Ama kendimi yenileyebileceğim, geliştirebileceğim ve birileriyle paylaşabileceğim ücretsiz etkinlikleri kaçırmamaya çalışıyorum. Bulduğum her fırsatta yürüyorum, sokakta gördüğüm insanlara gülümsüyorum, çocukları seviyorum, sokak hayvanlarıyla oynuyorum, özetle hayata bağlanıyorum. Sağlığım ve şartlar el verdiğince aktif yaşamaya da devam etmeye çalışacağım.
Sahne ışıkları, iş hayatı anlamında 2005’te söndü benim için. Şanslıydım ki, bana yol gösteren ve destek olan dostlarım sayesinde tökezlemeye ramak kala toparlandım. Ayakta kalabilmek için; bazılarının dudak büktüğü çocuk bakmak, ders vermek, market aktivitelerini denetlemek, gizli müşteri olmak gibi işlerle hayata bağlandım. Sinir sistemimi yoracak, iktidar hırsıyla yanıp tutuşan insanlarla bir arada olunacak işlerden özellikle kaçınıyorum. Önce huzur, sonra para kazanmak. Paranın önemini asla inkar etmem, her şeyin başı o (sağlık diyenlerinize, para yoksa sağlık da yok diyebilir ve hatta kanıtlayabilirim).
Yine ruh halim gibi karmakarışık bir yazı, idare edin, bir süre daha böyle 🙂


Sayfalar:1...2223242526272829