21 Ekim günü Maslak Sheraton’da düzenlenen bir etkinliğe konuk oldum. Sevgili Yasemin Sungur’un sunumunu dinlemek üzere hazırlanıp, biraz erken gidip diğer sunumları da izleyeyim dedim. Çok da iyi etmişim. Tam gün katılımlı bir seminer olmasına rağmen, ben öğleden sonraki oturumları kendime daha uygun buldum. 
İlk forumun konusu : “Krizde çalışanların değişen rolü- Krizde şirketler hangi özellikleri arıyor” idi. Turkcell Genel Müdür Yardımcısı Selen Kocabaş’ın başkanlığında başlanan forumda katılımcılar da önemli firmaların üst düzey yönticileriydiler. Borusan Holding İnsan Kaynakları Müdür Yardımcısı Semra Akman, Sabancı Holding İnsan Kaynakları Grup Başkanı Mehmet Göçmen, Türk Telekom Akademi Direktörü Ayhan Artar, Bosch İnsan Kaynakları Direktörü Lami Yağcılarlıoğlu’nun çalışanlara önerilerin ve kendi firmalarının uygıladığı stratejilerin paylaşıldığı bir oturum oldu . Konuşmacıların dördü de krizin hafiflediğinden söz ettiler. Bu süreçte insan kaynaklarında iyileştirmeler yapıldığından da bahsettiler. Sabancı yetkilisi Mehmet Göçmen ise krizi, 200 km hızla giden araçların aniden frene basması gibi tanımladı. Göçmen aynı zamanda global krizin dinozorlardan kurtulma fırsatı olarak da görülebileceğini ekledi. BOSCH IK Direktörü 2008 ekim ayında kriz konuşulmaya başlandığını, bu süre zarfında personele çeşitli eğitimler verildiğinden söz etti ve esnek çalışma modeliyle, fazla insan kaynağını şirket içinde değerlendirdiklerini ekledi. Turkcell’in bu dönemde gelir getiren, potansiyel büyüme alanı olan ileri dönük işlere yatırım yaptığını belirten Selen Kocabaş; liderlikte teknik altyapının, servisin ve iletişimin önemini anlattı.
Bütün konuşmacılar, bireylerin düşünce yapılarını değiştirmeleri gerektiğinden söz ettiler. Yine hepsi ilk kez çeyreklerde değerlendirme yapıldığını belirttiler. Aldığım notlar içinde Sabancı yetkilisi Mehmet Göçmen’in “Enerji yatırımları Kopenhag’a takılacak”, “Ekonomik sürdürülebilirlik yanında çevresel ve toplumsal sürdürülebilirlik de çok
önem taşıyor”, “Risklerden arındırılmış ekonoik değerler öne çıkacak” cümlelerinin altını çizmişim.
Daha sonra Banu Gökçül geldi sahneye ve ilginç ipuçları verdi bizlere. Konuşması boyunca nefes almamızı hatırlattı, bedenimizi esnetmemizi istedi. Esnemeyen bedenin esnemeyen zihne sebep olacağını söyledi. “Zihin ve beden aynı sibernetik sistemin parçalarıdır”, “Zihin durmadığı zaman, iç konuşma üretir”, “Zihnin kötü deneyimleri hatırlamasının nedeni, ruhu ve bedeni yine aynı duruma düşmekten korumaktır”,
“Beden günde 1 saat hareket etmezse depresyon tetiklenir. Hedefe yönelik uygulanacak 1 saatlik aktivite ruhunuzu ve bedeninizi koruyacaktır”, “Kafadan geçen iç konuşmalar bedene yansır, bu nedenle önemli olan, zihin dilidir beden dili değil”, “İç ses yoksa korku da yoktur”, “Ego; bakacağınız en son yerde saklanır, içinizde” cümlelerinin altlarını çizmişim.
Hemen her konuşmacı “Engeller zihinde”mesajı verdi. “Kriz ezberin bozulması demektir”, “Bir kriz herkesin kriziyse önemli değildir. Eğer kişisel krizinizi yaşıyorsanız önemlidir”, “Umutlarınızı yüksek, sabit giderlerinizi düşük tutun” gibi sözcüklerin altlarını iki kez çizdim.
Diğer konuşmacıları da başka bir yazıda anlatacağım.
Dün sabah “İncir Çekirdeği” isimli filmi izledim. Genelde izlemekten kaçındığım türde konusu olduğu için epey ürkerek gittim. Mardin’de yaşayan bir ailenin dramını anlatan filmin, yönetmeni Selda Çiçek’in ilk filmi olduğu için hoşgörüyle izlemeye çalıştım. Bazı sahnelerde hep kafası karışmış ve “böyle kalsın” demiş hissine kapıldım nedense. Özgü Namal’dan alabileceğinin fevkinde oyun alabilecekken o küçük dev kadın sıradan bir oyun vermişti. 2007 yapımı Mutluluk’taki oyununu bildiğimden bu kadar rahatça eleştirdim. Bana göre Onur Dikmen’in oynadığı köyün delisi İbrahim karakteri ve Nalan Başaran’ın canlandırdığı Hala karakteri en ilginç oyunculuklardı.
Suham’ı canlandıran oyuncuyu seslendiren kişi daha başarılı olsa, sanırım küçük kızın duru oyunu daha da öne çıkabilirdi. Tabii Cemile rolündeki Derya Durmaz yine çok iyiydi, ama hep birşeyler daha bekledim. Uzun yıllar önce, rahmetli Metin Erksan’ın bir trenin kompartmanlarında koşan adamını dakikalarca izleyip, içi daralmayan ben, bazı sahnelerdeki uzun bakışlarda epey daraldım. Mardin’in doğal set görüntüsünden yoğun olarak yararlanılan filmde, yöredeki ilginç kadın hayatları işlenmiş. Bir sahnede “bu kadınlar hep gidiyor (ölüyor) durduramıyoruz” cümlesi içimi acıttı.
Yöre insanının sorunları, yoksunlukları satır aralarına sıkışmış olarak geçiveriyor gözünüzün önünden. 6 Kasımda gösterime girecek filmin müziği Özgür Yalçın – Serkan Alkan ikilisinin imzasını taşıyor. Filmin web sayfasına
Bu akşam yine dostlarla vakit geçirip, keyifle sohbet edip, sonrasında da sevgili Duygu Kutlu ve Warner Bross’un konuğu olarak Michael Jackson’ın “This is it” adlı filmini izledim. ” This is it” MJ’in ölümünden önce hazırlandığı, son konser dizisinin provalarından oluşturulan bir belgesel. Dünya ile aynı anda gösterime giren ve sadece iki hafta gösterimde kalacak bu muhteşem film beni çok etkiledi. Bir anda, sanki bütün ömrümü yeniden yaşadım film boyunca. Michael Jackson; çocukluğum, gençliğim, anneliğim ve günümüz. Jackson 5 ile tanıyıp sevdiğim bu ateş parçası çocuk, yıllar içinde görüntüsünü tepeden tırnağa değiştirse de, müziğiyle hep kalbimdeki yerini korudu. 




Kahve aralarında birçok eski dostla karşılaşmak da ayrıca pek hoştu.
Heyecanla beklediğim eğitim dün akşamdı, erkenden yola çıktım Maslak yönü olunca istikamet, risk almaya gelmez diye düşündüm. Tabii metronun İTÜ Ayazağa çıkışını hatırlayınca çocuk gibi sevindim. Whirlpool Mutfak Sanatları Akademisi harika bir mekan yaratmış. Buraya girip bu kütüphaneyi, eski yıllardan kalan objeleri, ve tabii o mutfağı ve malzemeleri gören her kadının aklı başından gidiyordur eminim.
Bir süre daha trafik nedeniyle ulaşamayanları bekleyip, herkes tamamlanınca bizleri eğitimin verileceği muhteşem bölüme aldılar. Yukarıdaki satırlarda da belirttiğim gibi bu mutfağı görüp de mutlu olmayacak pek az kadın vardır herhalde 🙂 Öğretmenimiz
Açlıktan mideniz guruldarken yemek hazırlamak çok da zor değilmiş 🙂 Salatalarımızı şaraplarımız eşliğinde yedik. Kallavi oranda hazırladığım için artanı eve götürmek üzere sakladım. Sonra sıra geldi ömr-ü hayatımda yapmaktan hep kaçındığım Risottoya. Tam bir törendi hazırlık ve ocağın karşısında geçirdiğim vakit, bana neden risotto yapmaktan kaçındığımı tekrar hatırlattı 🙂
Ama alnımın aklıyla başardım. Gabriele’nin gösterdiği şekilde tabağı neredeyse dik tuttuğumda yerinden kımıldamadı bile, tadı da pek lezizdi. Hatırlayacağım en önemli not, yaptığımız hiç bir risottonun diğeri ile aynı olamayacağıydı. Sıra deniz ürünlerine gelince mutfağımı
Film gerçek bir hikayeden yola çıkarak çekilmiş. Beni en etkileyen yanı o muhteşem organizasyonun alt yapı hazırlıklarıydı. Gerçi filmde bu kısımlar oldukça hafif geçiştirilmiş ama eminim kalabalık etkinlik düzenleyen herkes filmi izlerken aynı duyguya kapılacaktır.
Böyle büyük bir etkinliği düzenlemek, o ekibin içinde yer almak, katılımın beklediğinden fazla olması karşısında heyecanlanmak, olumsuz hava koşullarına rağmen her anı eğlenceye çevirebilecek konuklar… özetle müthiş bir olayın parçası olmak. 1995 sonu ve 2001 yılları arasında, böyle müthiş etkinlikler düzenleyen bir ekibin parçası olmakla hep gurur duyuyorum. Camel Trophy seçmeleri, H2000, Prodigy, Garbage ve daha nice konserler, 6-7 bin kişi katılımlı şirket piknikleri, Off-Road yarışları, Beach Soccer etkinlikleri gibi bir sürü müthiş organizasyon. Hepsinde yürek çarpıntısı hissettiğim zamanlar oldu. H2000 sırasında yağan yağmura rağmen, oğlum da dahil gözleri ışıldayan gençleri görmek eminim tüm ekibin çektiği çileleri unutturmuştur. 9 Haziran gibi bir tarihte yapılacak piknik öncesi, günün erken saatlerinde başlayan Nuh Tufanı kıvamındaki yağmura rağmen gelen, gösteri çadırında binbeşyüze yakın konuktan “hiç bu kadar eğlendiğim bir piknik olmamıştı, iyi ki yağmur yağmış” cümlelerini duymak inanın pek çok şeye değerdi. Tanıdığım öğrencilere hep böyle işlerde yarım zamanlı çalışmalarını öneriyorum. Kalabalıklar içinde çözeceğiniz sorunlar ve alacağınız teşekkürleri pek çok şeye değişmeyeceksiniz.
Filmde konser alanını gençlere kiralayan oyuncunun bir cümlesi hatırlattı bunu, sorun olup olmadığını soran gence verdiği cevap hemen hemen şöyleydi “sorun mu ne sorunu, iki gündür bana edilen teşekkürü ömrümce görmedim bu kasabada, gençler ne kadar mutlu baksana”