:::: MENU ::::

Fikri Mühimler 125 yıllık sırrın peşinde

21 nisan sabahı Beşiktaş Starbucks önünde bir grup Fikri Mühim ile buluşup, Çorlu’daki Coca-Cola fabrikasını gezmek üzere yola çıktık. Şansımıza, İstanbul muhteşem bir güne uyanmıştı, gökyüzü pırıl pırıldı ve güneş içimizi ısıtıyordu. Hem güneşin verdiği bu olumlu ruh hali, hem de güleryüzlü, zarif kadınlar ve erkeklerden oluşan kalabalık bir Fikri Mühim grubuyla birlikte eğlenceli ve bol ikramlı bir otobüs yolculuğuyla Çorlu’ya vardık. Yerleşim merkezi içinde ve ana caddede yer alan Dörtler Lokantası’nda pek leziz ve bol porsiyonlu Tekirdağ köftelerimizden sonra, fabrika turu boyunca bizlere harika bilgiler aktaran; coşkulu, güleryüzlü ve kesinlikle “her kuruma lazım” biri olan Fethi Bey(Arın) ile tanıştık. Fabrika toplantı salonunda yine güleryüzle bizleri karşılayan, bıkmadan sorularımıza cevap veren Funda Hanım(Küçükosmanoğlu), Coca- Cola hakkında kurumsal bilgiler içeren kısa bir sunum yaptı. Sosyal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik Vizyonu ve çevreye duyarlılık konularında hedefledikleri ve gerçekleştirdikleriyle bizlerden de kocaman bir artı aldılar. Fabrika turuna başlamadan önce, hijyen ve güvenlik konularında dikkat etmemiz gereken konularda da kısaca bilgilendirildik ve gezimize başladık. Devasa makinelerin saniyeler içinde el değmeden ve hızla şişeleri doldurup paketlemeye yollaması çok etkileyiciydi. Mesleğim gereği yıllar boyu hem yurt içi, hem yurt dışında onlarca tesis gezdim, ama bu geziler sırasında bizlere rehberlik edenler içinde Fethi Bey kadar konusuna hakim, çalıştığı kurum kültürünün bilincine varmış, çevre ve geri dönüşüme bu denli değer veren, şirket kimliğine sahip çıkıp geliştiren pek kimseye rastlamadım. Hepimizin her sorusuna bıkmadan aynı ilgi ve dikkat ile güleryüzle cevap verip, aklımıza takılanları örneklerle anlattı. 125 yıl önce Amerika’da önce bir çaydanlıkta, sonra bardakta ve en sonunda şişede tüketicilerine sunulan, içeriği sır olan içeceğin ilk patentli şişesi 1920 de raflara çıkmış.  Türkiye’de 1964 de üretilmeye başlanan tadını hepimizin bildiği Coca-Cola’ya, 1985 de Fanta ve 1986 da Diet Cola eklenmiş. Mersin Coca-Cola fabrikası, 1996 yılında ISO9000 belgesi alan Türkiye’deki ilk kuruluş. Coca-Cola Ankara fabrikası da Türkiye’de içecek sektöründe ISO14000 Çevre Yönetim Sistemleri Sertifikası alan ilk fabrika olmuş. Çalışanlarına sürekli eğitimler vererek katma değer sağlayan, uzaktan öğrenme, zaman yönetimi, verimlilik, problem çözme ve kalite yönetimi konularında bütün çalışanlarına eşit şans tanıyan, sürdürülebilirliği gerçek anlamda uygulayarak, çevre bilincini önce kendi ekibi, sonra yakın çevresi ve civar ilkokullardan başlayarak geri dönüşüm konusuna dikkat çekmeye çalışan Çorlu Coca-Cola fabrikası ekibi bizlerden kocaman bir alkış aldı. 3 vardiya, 7 gün, 24 saat çalışan Coca-Cola fabrikalarının tümünde aynı titizlikle kalite yönetimi uygulandığını da öğrenince çok mutlu oldum. İlkokul çocuklarına çevre bilinci aşılama çabaları ve “Hayata Artı” projeleriyle kesinlikle kalbimi kazandılar. 125 yıllık deneyim ve çaba ile her gün daha iyiye ulaşmayı hedefleyen, çalışanlarının iş güvenliğini her şeyin önünde tutan bir marka olarak Coca-Cola artık sadece rakamlardan oluşan bir dev değil benim için. Özellikle “Hayata Artı” projelerinin takipçisi olacağım, gençlerin hem çevre bilinci hem de sürdürülebilirlik konularında hepimizin ufkunu genişleten projelerini desteklemelerinin de sürdürülebilir olması, bizlerin takibi ile mümkün. Bu gibi projelerin çok sayıda marka tarafından sahiplenilmesini umuyorum. Çevre bilinci, geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik konularında hepimiz için daha çok yapacak iş var. Teşekkürler Coca-Cola’dan Fethi Arın, Funda Küçükosmanoğlu ve Özlem Özçelik, teşekkürler Fikri Mühim ekibinden Renan, Riella ve Neslihan; güzel çalışmalara tanık olduğum, güzel insanlar tanıdığım pek keyifli bir gündü.


23 Nisan’da Bu Blog Çocukların

23 Nisan’da blogumun konuğu 8 yaşındaki Deniz. Sizlerle, UNICEF yararına Roche tarafından düzenlenen ‘Geleceğin Yıldızı Sensin! Ne Olmak İstersin?” resim yarışmasına katıldığı resmini paylaşıyor. Yolun açık, bayramın kutlu olsun genç yetenek


Son Zamanlarda Aynaya Baktınız mı?

Tıbbi kontrolden geçmek sizin için ne kadar önemli? Bu, yaşadığınız en hoş deneyim olmayabilir; ama vücudunuzun sağlıklı olması mutlaka önemlidir. Dişlerimizi, gözlerimizi ve bütün vücudumuzu ne kadar sık kontrol ettirirsek, sorunları başlamadan (ya da kötüleşmeden) anlama ihtimalimiz de o kadar artar.
Aslına bakılırsa, doğar doğmaz bir kontrole tabi tutulursunuz. Hastane personelinin yenidoğana yaptığı ilk şey nedir? Tüm yaşamsal işaretlerini değerlendirirler, tepki testleri yaparlar, el ve ayak parmaklarını sayarlar, vb. Daha 10 dakikalık bile olmadan sağlık değerlendirmelerinin bir parçası olursunuz.
Öyleyse, neden bazı bireyler bedenlerini değerlendirme ediminin bittiğine inanırlar? Zihniniz de toplam sağlığınızın eşit derecede önemli bir bileşeni değil midir?
Bedenlerimizi kontrol etmemiz gibi, zihnimizi -ve zihniyetimizi- de düzenli olarak değerlendirmemiz gerekir.
Sizin için nelerin kritik, önemli, gerekli, vb. olduğunu belirlemek için elinizde bir kıstas yoksa, yaşamın akıntısıyla sürükleniyorsunuz demektir (ve tüm nehirler aşağı doğru akar).

Her bireyin, yaşamda rehberlere ve engellere ihtiyacı vardır. Bu durumun navigasyon ve yolculuklar için de geçerli olduğunu kabul edersiniz. Herkes keyifli bir yolculuk yapmaktan hoşlanır! Örneğin, Orlando’dan Billins’e doğru otomobilinizle yolculuğa çıkmışsanız, aşağıdaki gereçlerle yolunuzu başarılı bir şekilde bulabilirsiniz:
• Yol işaretleri

• GPS cihazı

• Yol haritaları

• Kuzey, Batı, Doğu, Güney navigasyon kayıtları

• Şehir ve bölge işaretleri

Uzun bir yolculuk olacaktır; ama, varmayı hedeflediğiniz yere başarıyla ulaşırsınız.
Peki, ya biri bütün yol işaretlerini, navigasyon tabelalarını, otoyol işaretlerini, şehir ve bölge işaretlerini kaldırsaydı, üstelik yol haritalarınızı ve GPS cihazınızı elinizden alsaydı, yolculuk ne kadar kolay olurdu? Diyelim çok naziklerdi ve yol kenarındaki bütün bariyerleri ve uyarı işaretlerini kaldırdılar. Bu sizi son derece tehlikeli ve sorunlu bir durumda bırakırdı. İlginç fikir, değil mi?

Bireylerin kişisel ve profesyonel hayatlarında kontrolü ele almalarına (ve kontrolü kaybetmemelerine) yardımcı olmak amacıyla uzun yıllardır yürüttüğüm çalışmalarda, çözümün başlangıç noktası hep değerlendirme olmaktadır!
Bir sonraki adımınıza karar vermeden önce şu anda nerede olduğunuzu bilmeniz gerekir. Tahmin edebileceğiniz gibi, şunları bilmek önemlidir:
• İyi olduğunuz noktalar

• İyileştirmeniz gereken noktalar

• Güçlü yanlarınız • Zayıf yanlarınız

• Şu anda hangi noktada bulunduğunuz

• Hangi noktada olmak istediğiniz

Aynada şu an olduğunuz kişiye ve halihazırda içinde bulunduğunuz duruma baktığınızda, çevrenizdeki olanakların varlığından mutluluk ve heyecan duyuyor musunuz? Kişisel ya da profesyonel durumunuza karşı ilgisiz misiniz ve sizi çevreleyen koşulların geleceğinizi belirlediğini mi düşünüyorsunuz? Belki de içinde bulunduğunuz durum sizi hiç tatmin etmiyor.
Şu bilinen bir gerçek ki, halihazırda içinde bulunduğunuz konum, hayatınız boyunca aldığınız yüzlerce kararın bir sonucudur. Hayattaki mevcut konumunuza göre bu çok olumlu bir düşünce olabileceği gibi, son derece stresli bir düşünce de olabilir.
Ne var ki, yanlışı doğruya çevirecek, gidişatı düzeltecek ve kendiniz için arzuladığınız yönde ilerlemenizi sağlayacak güç sizde mevcuttur. Bu, yalnızca sizin değil, size yakın ilişkilerin de yararına olacaktır. Bu ilişkilere aileniz, arkadaşlarınız, çalışma arkadaşlarınız, ekibiniz, müşterileriniz, vb. dahildir.
Aşağıdaki değerlendirmede, mevcut durumunuzu ölçümlemek için kullanabileceğiniz bazı güçlü ve değerli özdeğerlendirme önermeleri bulunmaktadır:
1. Kişisel ve profesyonel olarak yaşamak istediğim hayatı tanımladım ve yazdım ki bunu gerçekleştirmek için çalışabileyim.

2. Kişisel ve profesyonel hedeflerimi belirlemek için kendime düzenli olarak (en azından üç ayda bir) zaman ayırıyorum.

3. Liderlik becerilerim üzerinde çalışıyorum ki hayatımı daha etkili bir biçimde yaşayabileyim.

4. Hayatımın sorumluluğunu yüzde yüz alıyorum ve mevcut hayat deneyimimden dolayı başkalarını ya da koşulları suçlamıyorum.

5. Kafama koyduğum her şeyi başarabileceğime inanıyorum.

Çinli filozof Lao-Tzu’nun dediği gibi, “Binlerce kilometrelik yolculuk tek bir adımla başlar”.

Yaptığınız değerlendirmelerin sonucu ne olursa olsun, hayatınızın dizginlerini elinizde tutabileceğinizi ve kendiniz için hep hayal ettiğiniz hayatı yaşayabileceğinizi bilmelisiniz. Paha biçilemez bir gün daha kaybetmeden, hemen bugün harekete geçin! Çevrenizdeki şaşırtıcı fırsatlara karşı uyanık olmayı da ihmal etmeyin!

Bu yazı MarjinalPN nisan ayı bülteninden alıntıdır. Yazar Kris Cavanaugh bilgilerine koyu renkle yazılı yere tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Panasonic Kişisel Bakım Ürünleri

Marjinal ekibinin düzenlediği etkinliklere katılmayı seviyorum. En zor geçen günümden sonra bile,  güleryüzle ve ilgiyle karşılanacağımı bildiğim için mutlaka gücümü toplayıp onların organizasyonlarına gitmeye çalışırım. Bu kez de yanılmadım, yine bütün ekip güleyüzle, isimleriyle hitap ederek kapıda karşılıyorlardı gelen konukları. Daveti düzenleyenlerin, toplantı öncesi size dair notlar almış olması ve sizinle ilgili detayları hatırlıyor olması ayrıca takdir ettiğim özellikleri. Panasonic ekibinden İletişim Müdürü Özge Özcan ve Kişisel Bakım/Beyaz Eşya Ürün Sorumlusu Ceren Öner’de onlardan hiç geri kalmıyorlardı. Daha önce Kanyon’da düzenlenen Viera etkinliğinde de bizleri güleryüzle ağırlayan bu iki zarif işkadınıyla yeniden sohbet etmek çok hoşuma gitti.Toplantının düzenlendiği salonun özelliği nedeniyle, günışığını kaybetmeyen bir saatte toplanıldı, zevkle düzenlenmiş salonda, dostlarla leziz ikramlar ve müthiş manzara eşliğinde sohbetler edildi. İlerleyen saatlerde beklenen diğer konuklar da ulaşınca Özge Özcan’ın hoşgeldiniz ve açılış konuşmasıyla başlayan ve bizlere Panasonic Kişisel Bakım ürünlerini anlatmak üzere sahneye davet ettiği Ceren Öner’in, hepimizin  ilgiyle izlediği sunumuyla devam etti. Sunumun en dikkat çekici  ürünü ” 6 sı bir arada” olarak söz edilen ES-WD92-P oldu. Türünün en gelişmiş modeli olan bu epilatör; %100 suya dayanıklı, yıkanabilir, iki diskli, 48 cımbızlı bir epilasyon sistemi. Ayak bakım başlığı ile de salondaki bütün kadın konukların gönlünü kazandığı kesin 🙂 Erkek bakım ürünlerinde ise 4 bıçaklı, ıslak(köpüklü)/kuru işlevi olan folyolu traş makinesi ES-RF31-S dikkat çekiciydi. Erkeklerde vücut bakımının da öne çıktığı belirtilerek sunulan ER-GY30-K ürünü epey talep görecektir bu yaz. Saç kesme makinesi ve epilatörün tanıtımı için kullanılan iki mankenin, birer mizansenle sundukları ürün uygulamaları da ilgiyle izlendi. Toplantı sonrasında ikramlarla sohbete devam edildi, ürünler konuklar tarafından denendi ve tabii epey şakalaşıldı 🙂 Teşekkürler MarjinalPN ve Panasonic, hem eğitici hem de eğlenceli bir akşamdı. Ürünler hakkında detaylı bilgilere; kadın kişisel bakım ürünleri için buraya, erkek kişisel bakım ürünleri için de şuraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Wes Craven’dan SCRE4M

Çarşamba sabahı Maçka Cinebonus GMall’da Scream 4 öngösterimine davetliydim. İtiraf etmeliyim ki uzun süredir korku, hatta gerilim filmi bile izlememeye çalışıyorum. Daveti gördüğümde önce nazikçe geri çevirmeyi düşündüm, sonra ekte gelen basın bültenindeki kadroya bakınca dizilerde severek izlediğim oyuncuların olduğunu, sinopsise göz atınca da ilk filmi izleyen birinin bunu da kaçırmaması gerektiğini düşündüm. Kalabalık bir basın grubuyla birlikte salonda yerlerimizi aldık. Tanıyanlar bilir, sinemada en arka sıranın tam ortasındaki koltuklara oturmayı severim. Böylece hem bütün salona hakim bir açıda, hem de perdenin tam karşısında oturmuş olurum. Tabii bu kez iki sıra ötemde saygı duyduğum ve görüşlerine değer verdiğim eleştirmen Mehmet Açar’ın oturması hafif  huzursuz etmedi değil hani. Daha önceki basın gösterimlerinden birinde eleştirmen yazarlardan biri onların da hemen hemen en sevdiği oturma sistemi olan en arka sıraya yöneldiğimi görünce, kibarca film sırasında birşeyler yiyip yemeyeceğimi sormuştu, en kızdığım şeylerden biri olduğunu ve asla yemediğimi söylediğimde de özür dileyip “amatör” izleyiciler nedeniyle dikkatlerinin dağılmasından hoşlanmadıklarını eklemişti. Film hakkında çok fazla bilgi vermek istemiyorum heyecanı kaçmasın, izleyin kendiniz görün. Nedir, kimler var derseniz detaylara ŞURADAN ulaşabilirsiniz.Gerildim mi evet, kanlı sahnelerden rahatsız oldum mu evet, bazen sıkıca gözümü kapadım mı evet ve Mehmet Açar’dan utanmama rağmen yerimden zıpladım mı kesinlikle evet, hem de tam 3 kez. Bu kadar ipucu yeter, şimdi ben size biraz oyunculardan söz etmek istiyorum. Amerikan film sendikası kuralı sanırım her filmde veya dizide mutlaka 1 zenci, 1 hintli, 1 uzakdoğulu, 1 musevi ve bir de gay mutlaka olmalı. Hintliyi hatırlamıyorum ama uzakdoğulu filmdeki öğrenciler arasında, diğerleri da daha uzun sahnelerle filmde yer alıyorlardı. Friends’in Monica’sı Courteney Cox ve gerçek hayatta da kocası olan David Arquette, Party of Five dizisinin ağlamış suratlı Neve Campbell’ı, daha başarılı filmlerde göreceğimi umduğum ama henüz o çizgiyi yakalayamayan OC dizisi ve Mr&Mrs.Smith filminden hatırlayacağınız Adam Brody, Macaulay ve Kieran’dan sonra ailenin ramp ışıklarına aşina son ismi Rory Culkin, True Blood’un Sookie’si Anna Paquin, Veronica Mars dizisinden hatırlayacağınız Kristen Bell, Heroes’un ölümsüz ponpon kızı Hayden Panettiere,  dedektif Nancy Drew ile tanıyıp sevdiğim genç oyuncu Emma Roberts, Privileged dizisinden Lucy Hale, komik polis memuru rolünde The Departed filminden ve Scary Movie serilerinden hatırlayacağınız Anthony Anderson kolayca izleniyorlar.Yer yer gülümsediğim, oyunculukların çok üst seviye olmadığı ama sinemada büyük ekranda rahat izlenen bir filmdi Screm 4. 15 nisan cuma günü gösterime girdi, haftasonu sinema planlarınıza ekleyin. Gerilim ve korku severler, gelecek program olarak bir başka korku ustasının John Carpenter’ın The Ward (Koğuş) adlı filmi olduğunu görüp sevinecekler. Bana göre çok rahatsız edici olduğundan izlemeyeceğimden adım gibi eminim 🙂

Müthiş kadınlar, TurkishWIN ve hedefim

Dün akşamüstü, bir süredir üzerime serpilmiş ölü toprağını sıyırıp atan, uzun yıllardır içimde tepişip duran ama bastırmak zorunda kaldığım bir hayali gerçekleştirebileceğim umudunu ve gücünü veren muhteşem kadınlar dinledim. Hem de; en az sahnedekiler kadar müthiş hikayeleri olduğunu düşündüğüm yüzlerce başarılı kadınla birlikte. Kabul, aramızda eser miktarda da olsa başarılı erkekler vardı 🙂 Microsoft’un evsahipliğinde, sevgili Melek Pulatkonak tarafından organize edilen TurkishWIN Istanbul toplantısında konuşmacılar salonda bulunan bütün konukları sarsmıştır eminim. Sahnede konuşan isimlerin anlattıklarını dinlerken içinde bulunduğum ruh halinden uzaklaşıp mutluluk ve heyecanla doldum. Toplantı bittiğinde içimde büyüyen heyecanla ne yapacağım hakkında pek fikrim yoktu açıkçası. Sonra bugün konuştuğum genç dostlarım, onların iş hayatı telaşları ve heyecanlarına bakınca, artık 35 yıldan fazle emek verdiğim bir konuda debelenmek yerine, beni daha çok mutlu edecek birşey yapmak istediğime karar verdim. Üstüne bir de yıllar önce rastlantıyla bir blog yazısını okuyup hayran olduğum, dün akşamki toplantıda fiziken de tanışma fırsatı bulduğum sevgili Tara Ağaçayak‘ın bir yazısında rastladığım üç hashtag sayesinde kararımı verdim. #bewhoyouare #dowhatyoulove #changetheworld Dünyayı değiştirmek büyük adım tabii, ama bir yerlerden başlamak gerek 🙂 Başlayabilmek için 6 yılım var. Sorumluluklarımın asgariye ineceği ve hayalime adım adım hazırlanacağım 6 yıl. Hayalim ise 60 yaşından sonra, eğer hala üzerinde yaşayabildiğimiz bir dünya varsa, görmek istediğim ülkelerden başlayarak hem gezip, hem de yaşadıklarımı paylaşacağım. Bir turizm şirketi aracılığyla olmayacak bu yolculuk. Her adımını internet üzerinden kendim planlayacağım. En ucuz uçak bileti avantajı ile ilk noktama uçup, CS yardımıyla konaklayıp, NuNomad üzerinden kuracağım bağlantılarla kısa süreli işlerde çalışıp, bir sonraki hedefime yol alacağım. Bunları yaparken; yıllardır hayal ettiğim, beyaz kumlu denizlerde dalıp, mavi gökyüzü altında yelken basmayı da ihmal etmeyeceğim. Belki, ülkemdeki hatta birçok az gelişmiş ülkedeki sevimsiz anlayışı kırabilirim. Hani belki de; emekli olunca “ne işi var günlük hayatta, köşesine çekilsin dantel örsün” denip dişlanan kadınlara örnek olur, ufuklarını genişletirim. Boşanan veya kocası ölen kadınların, evlilik programına çıkıp yeni koca aramaktan, sabahın filancası programlarına konuk edilmekten, en kötüsü dört duvar arasında çaresiz ve umutsuz kalmaktan başka seçenekleri de olabileceğini düşündürmek hedefim.
Bu hedefi (şimdilik hayal de olsa) koymama neden olanlara teşekkür etmek istiyorum. Önce beni sevgili Melek Pulatkonak’la tanıştıran genç dostum Murat Kaya‘ya, sonra çok yönlülüğüne, enerjisine, güleryüzüne, sabrına ve network yeteneğine hayran kaldığım başarılı iş kadını TurkishWIN kurucusu sevgili Melek Pulatkonak’a, dün akşam konuşmalarını dinleyip her birinden ayrı ayrı feyz aldığım Özlem Denizmen Kocatepe, Anastasia Ashman ve itiraf edeyim dinlerken gözyaşlarıma engel olamadığım azmiyle en çok etkilendiğim Sedef Köktentürk Baldwin’e… Hepinize teşekkürler, bu yaşta beni gaza getirdiniz, kimbilir salondaki yarı yaşımda genç kadınlar neler hissetmiştir. Konuşmacılardan özellikle alıntı yapmadım, çünkü toplantının Pozitif TV tarafından kaydedilen videosunun siteye ekleneceği günü heyecanla bekliyorum. Sizlerle o linki paylaşırken, toplantı sırasında hissetiklerimi yazmak, konuyu daha anlamlı kılacak. Konuşmacılar hakkında detaylı bilgilere hem isimlerinin üzerlerine hem de buraya tıklayarak erişebilirsiniz.
Şimdi bana müsaade, hayalimin ilk adımını atıp; ücretsiz ilkyardım eğitimi alabileceğim bir adres arayacağım. Gelişmeleri ara ara yazarım.
Sevgi ve ışıkla kalın…


Yeni Arif Mardin’in ayak sesleri

Bu yazıyı sizlere hem gururlu bir anne, hem de veteran bir iletişimci olarak yazıyorum. 2008 yılı başında yeni Arif Mardin olmak üzere Berklee College of Music’te eğitim almaya giden oğlum Emir Cerman, bu yolculuğun ilk sinyalini 2009 yılı sonunda İstanbul’da Lütfi Kırdar’da sahnelenen” Yedi Tepeden Yedi Kıtaya İstanbul’un Ritmi” konseriyle vermişti.  

2010 yılında hazırladığı Rhythm Of the Universe adlı proje ile de bu yolculuğun hızla sürdüğünü gösterdi.

90 ülkeden 200 gencin görev aldığı bu proje, 1 nisan akşamı dünyanın en önemli konser salonlarından biri olan Boston Symphony Hall’da düzenlenecek ve Oscar ödüllü ünlü müzisyen Alan Sivestri’nin de yer alacağı bir konserde sahnelenecek. 200 gencin her biriyle tek tek ilgilenen projesini anlatıp destek isteyen ve hepsini ikna edip dünyanın ilk Birleşmiş Milletler Müzik topluluğunu kuran, Grammy ödülllü öğretmenleri ünlü müzisyen Prince Charles Alexander’dan destek alan Emir, ilk prova sonrası, hissettiği coşkuyla  ağlamamak için kendini zor tuttuğunu söylemişti. Siyaset olarak birbiriyle kanlı bıçaklı olan milletlere mensup gençler, müziğin yarattığı dostlukla çok güzel bir projede buluştular. Şu saatlerde yüreğim kuş gibi, sabah erken saatlerden beri bir sürü işle uğraştım sokaklarda koşturdum farkına varmadım ama şimdi evdeyim ve heyecanım dorukta. Ben bu durumdaysam 90 ülkeden 200 genç ve tabii Emirim ne ne kadar heyecanlıdır tahmin bile edemiyorum. Yolunuz açık olsun oğlum ve yetenekli arkadaşları. Ve Emir’in projeye başlarken sorduğu soruyu sizlere de sorayım;

“What if everyone became a musician”

Trailerı Youtube da izlemek için tıklayınız


Giysiler Bez Olmasın, Umutlar Yok Olmasın

Dün güzel bir paket gelmiş. Ambalaj, içinden çıkanlar pek harika, ama proje hepsinden harika.    

3M Scotch-Brite bir sosyal sorumluluk projesine başlamış “Giysiler Bez Olmasın, Umutlar Yok Olmasın” başlığıyla. Seviyorum böyle projeleri hem markaya, hem de bireylere yarar sağlıyorlar. Eski giysilerin sonu genellikle temizlik bezi olur ya evlerde, işte bu noktadan hareketle hem ürün satışına destek olmak, hem de çok hırpalanmamış giysilerin temizlenip, elden geldiğince yenilenip ihtiyacı olanlara ulaştırılması amaçlı çalışma başlatılmış.

Ülkemizin önde gelen şirketlerinde başlatılan bu çalışmayla, şirket çalışanlarının kullanmadıkları giysiler, Scotch Brite tarafından toplanıp yıkanıp, temizlenerek yeniden kullanılacak hale getiriliyor ve Türkiye’nin birçok bölgesindeki ihtiyaç sahiplerine teslim ediliyor.

Böylece kullanılmayan giysiler temizlik bezi olarak bir köşeye atılmak yerine değerlendirilerek mutluluğa dönüştürülüyor. Scotch Brite kampanya katılımcılarına yeni micro fiber temizlik bezi hediye ediyor.

Proje hakkında daha detaylı bilgi almak isterseniz  BURAYA tıklayınız.


Tereciye tere satmak…

Tereciye tere satmak zor iştir. Ustalık ister, incelik ve hınzırlık, hatta azıcık da duygusallık gerektirir. Yakın zamanda denk gelen birkaç olay nedeniyle kendi kendime söylenmek yerine yazıp paylaşayım istedim.
Adı Halkla İlişkiler olan bir mesleği yapmaya karar verenlerin, bu işin en önemli boyutunun “iletişim” ve “insan ilişkileri” olduğunu sindirmeleri gerek. İletişim yeteneği ile doğmamış iseniz geliştirmek için çaba harcamanız gerekir. Son yıllarda İletişim Fakültelerini seçenlerin çoğu bu mesleğin renkli ve eğlenceli olduğunu düşünerek seçiyor sanırım. “Çoğu” kelimesine özellikle dikkat çekmek isterim. Eser miktarda da olsa, aralarında mesleğinin inceliklerine, etik değerlere ve en önemlisi insani yönüne dikkat edenler de var. Onların da çoğu zaten olanakları ölçüsünde kendilerini geliştirmeye devam ederek, ya master yapıyorlar ya da eğitim seminerleri ve workshoplara katılıyorlar.
Milliyet Gazetesi Reklam bölümünde çalıştığım dönemde, haber merkezine ve bizim servise gelen basın daveti ve bülteni sayısı gün içinde üç haneli rakamlara ulaşabiliyordu. Gözlemlediğim kadarıyla, bültenin haber değeri ve kişiye özel hazırlanmış olması, hemen eşitler arasında birinci sıraya çıkmasını sağlıyordu. 94 yılında henüz “e bülten” yollamak güncel olmadığından, fax yoluyla iletilen birbirinin aynısı basmakalıp cümlelerle yazılmış, kime yollandığı belli olmayan bültenler anında çöpü boyluyordu. 95 sonundan başlayarak onlarca global markaya hizmet verdiğim Halkla İlişkiler ve Özel Etkinlik şirketinde basın mensuplarına yollanacak davet ve bültenleri olabildiğince elden teslim etmeye çalıştım. Günlük hayatın karmaşası içinde, size kendi eliyle davet veya bilgi getiren (getirilen bilginin mutlaka haber değeri taşıyor olması ilk şarttır) , hatrınızı soran birini görmezden gelmeniz zordur.
Son zamanlarda adet olduğu üzere tanıtım toplantıları, açılış ve seminerlere basın mensupları yanında blog yazarları da davet ediliyor. Bana yollanan mesajlarda eğer davet adıma değil de “Sayın Basın Mensubu” diye başlıyorsa, gerisini okumam mutsuzluk verici bir hal alıyor ve gideceği yer de genellikle çöp oluyor. Sayıları çift haneli rakamları geçmeyen  sayıda blog yazarına gönderim yapacak iseniz,  lütfen vakit ayırıp ne konularda yazdığına, kim olduğuna, neleri paylaştığına azıcık bakıverin. İlgi alanım olmayan bir konuda paylaşım yapmamı isteyenlerin yaptıkları işi iyi anlatmaları ve dikkatimi çekmeleri gerek. “Kuzguna yavrusu Anka görünür” sözünü aklınızdan çıkartmayın. Hazırladığınız etkinlik, çıkardığınız yeni ürün, gündeme getirmeye çalıştığınız konu her ne ise sizin için çok önemli ve tek olabilir, yaptıklarınıza ilgi göstermesini beklediğiniz kişilere önce, “insan” olduğunu hatırlayarak davranmayı deneyin. Mesela, mesajınıza onun adıyla başlayıp “merhaba” deyin. İnanın gerisi iplik söküğü gibi gelecektir.
Sevgiyle ve muhabbetle…
Gorsel kaynagi

https://resources.workable.com/wp-content/uploads/2013/05/pr-manager.jpg


Özgür irademiz var mı?

Gerçekten özgür irademiz var mı?  Yoksa arızalanınca yok olma emri verilen, başka bedenlerde yeniden yaşam hakkına kavuşturulan çok gelişmiş robotlar mıyız?
Geçtiğimiz günlerde okuduğum birkaç makale ile bu konuyu sorgulamaya başladım. Bulduğum makaleleri üstüste okuyunca, epey kafa karıştıran konular ortaya çıktı. Özgür iradeli gelişmiş bir yaşam formu olma fikrine daha yakınım tabii. Ama bir düşünün, hiç hasta olmayan, hep genç ve dinç kalan,düşünebilen gelişmiş bir robot olmak da fena fikir değil hani.  brain_areas
Şaka bir yana, geçmiş yaşamlar, reenkarnasyon gibi konuların da daha rahat sindirilmesini sağlayabilir mi bu araştırmalar. Daha da ileri gidersek din denen kavramı derinden sarsıp, bütün inanç sistemlerini değiştirebilir mi?
California Üniversitesi nörofizyologlarından Prof. Benjamin Libet, 1973 yılında yaptığı deneyler sonucunda tüm kararlarımızın, seçimlerimizin önceden belirlendiğini, bilincin ise herşey olup bittikten yarım saniye sonra devreye girdiğini ortaya koymuş. Bu durum, diğer nörofizyologlarca da hep geçmişte yaşadığımız ve bilincimizin tüm yaşananları yarım saniye sonra gösteren bir “monitör” gibi olduğu şeklinde yorumlanmakta. Araştırmalarını sürdüren Benjamin Libet daha da ilginç sonuçlara ulaşmış.
Bu sefer Libet, parmakları hareket ettirme “kararını” deneklere bırakmış ve bunun neticesinde beyinde oluşan sinyalleri incelemiş. Parmağı hareket ettirmenin karar anı, beyinden emir yollanması anı ve parmağın hareket anlarını not etmiş. Son derece ilginç bir gerçekle karşılaşmış. Karar anından önce, parmağı hareket ettirmek için beyinde ilgili hücreler harekete geçiyorlar. Yani aslında parmağınızı hareket ettirme emri, sizden önce veriliyor. Ondan sonra size bu kararınız bir his olarak yaşatılıyor. Libet’in bu çalışmaları, bilim dünyasını derinden etkilemiş. Çünkü deneyin sonuçları derin anlamlar içeriyor. Son olarak Max Planck Enstitüsünden bilim adamı Prof. John-Dylan Haynes gelişmiş manyetik rezonans ve bilgisayar tekniklerini kullanarak ilginç araştırmalar yapmış. Araştırmalarda deneklerden önlerinde bulunan 2 düğmeden birini seçmeleri istenmiş. Düğmeye basılışın karar anının incelendiği bu deneylerde, Benjamin Libet’in deneylerini doğrular neticeler elde edilmiş. Esasen seçim yapıldığı düşünülen an, hissettirilen bir algıdan ibaret. Yapılan deneylerde düğmeye basma kararının 6 saniye öncesinden deneklerin hangi düğmeye basacağı, beyin hücrelerinin aktivitelerinden tahmin edilebildiği görülmüş.
Ülke gündemini işgal eden üzücü, sinirlendirici konularından biraz da olsa uzaklaşmak böyle bilimsel araştırmaları okumak iyi oluyor.
Sevgi ve ışıkla kalın…
İlgili linkler:
Benjamin Libet, “Unconscious cerebral initiative and the role of conscious will in voluntary action”, The Behavioral and Brain Sciences, 1985, ss. 529-566.
Chun Siong Soon, Marcel Brass, Hans-Jochen Heinze & John-Dylan Haynes Unconscious determinants of free decisions in the human brain. Nature Neuroscience April 13th, 2008.

Sayfalar:1...39404142434445...62