Sevginin endazesi olmaz

Vitrinlerin kırmızı kalpler ve balonlarla donatıldığı günlerdeyize yine. “Sevgililer Günü” alışveriş çılgınlığı dönemindeyiz. Sevginin metalaştırıldığı durumlardan hoşlanmam, çocukken de garip gelirdi. Sorarlar ya çocuklara “ne kadar seviyorsun beni, göster bakalım”, garibancık da kollarını omuzlarının elverdiğince iki yana açarak cevap vermeye çalışır “işte bu kadar” diyerek.
Sevginin endazesi olmaz, yüreğinizin büyüklüğüdür onun ölçüsü. Öyle zamanlar olur ki, sevginizi taşıyamayacak gibi olur yüreğiniz, o kadar yoğundur duygularınız. Bunları kelimelerle ifade etmekte bile zorlanırken, cisimlerle ifade etmeye çabalamak, olsa olsa ticarete yardımcı olur, sizin hislerinizi anlatmanıza değil. Karşınızdakinin beklentilerini karşılayacak bir hediye bulacağım diye çırpınmak yerine, duygularınızı kağıda dökmeyi deneyin, bütün açık yürekliliğinizle ama. Zor mu geldi hislerinizi anlatıvermek, bütün saflığı ve yoğunluğuyla sevginizi dile getirivermek… Tamam o zaman, siz de diğer milyonlarca insan gibi kolaya kaçıp, bir kırmızı gül alıverin. Ya da sarılın sevdiklerinize, sıkıca, gözlerinin tam içine bakın, ona iyi ve kötü günde yanında olacağınızı hissettirin, sevdiğinizin gözbebeklerinde kendinizi gördüğünüzde, bilin ki en güzel hediyeyi veriyorsunuz ve alıyorsunuz.
Birazdan, önce türkçesini sonra orijinal dilinde olanını okuyacağınız bu güzel satırlar, Oriah © Mountain Dreaming’e ait. Bu satırları yürekten söyleyebilecek ve uygulayabilecek insan sayısı arttığında, dünya gerçekten yaşanacak bir yer olacak.
Aşkla kalın, hayata ve onun tüm ifadelerine aşkla…
Davet
Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor
Neyi özlediğini,
Kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum
Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor
Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için
Bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum
Ay’ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor
Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığın, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum
Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek stiyorum
Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum
Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor
Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum
Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum
Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum
Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını;
Bir gölün kenarında durup gümüş Ay’a “Evet!” diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum
Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğun beni ilgilendirmiyor
Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum
Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor
Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum
Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor
Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum
Kendinle yalnız kalıp kalamadığını, ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum..
Oriah © Mountain Dreaming
The Invitation
It doesn’t interest me
what you do for a living.
I want to know
what you ache for
and if you dare to dream
of meeting your heart’s longing.
It doesn’t interest me
how old you are.
I want to know
if you will risk
looking like a fool
for love
for your dream
for the adventure of being alive.
It doesn’t interest me
what planets are
squaring your moon…
I want to know
if you have touched
the centre of your own sorrow
if you have been opened
by life’s betrayals
or have become shrivelled and closed
from fear of further pain.
I want to know
if you can sit with pain
mine or your own
without moving to hide it
or fade it
or fix it.
I want to know
if you can be with joy
mine or your own
if you can dance with wildness
and let the ecstasy fill you
to the tips of your fingers and toes
without cautioning us
to be careful
to be realistic
to remember the limitations
of being human.
It doesn’t interest me
if the story you are telling me
is true.
I want to know if you can
disappoint another
to be true to yourself.
If you can bear
the accusation of betrayal
and not betray your own soul.
If you can be faithless
and therefore trustworthy.
I want to know if you can see Beauty
even when it is not pretty
every day.
And if you can source your own life
from its presence.
I want to know
if you can live with failure
yours and mine
and still stand at the edge of the lake
and shout to the silver of the full moon,
“Yes.”
It doesn’t interest me
to know where you live
or how much money you have.
I want to know if you can get up
after the night of grief and despair
weary and bruised to the bone
and do what needs to be done
to feed the children.
It doesn’t interest me
who you know
or how you came to be here.
I want to know if you will stand
in the centre of the fire
with me
and not shrink back.
It doesn’t interest me
where or what or with whom
you have studied.
I want to know
what sustains you
from the inside
when all else falls away.
I want to know
if you can be alone
with yourself
and if you truly like
the company you keep
in the empty moments.
By Oriah © Mountain Dreaming,
Yazıda kullandığım fotografı Ekim 2017 de Burhaniye Artur’da çekmiştim.
Yeni denizlere yelken açmak…
Martı dergisi ocak sayısı yazım
Merhaba 2011
Yeni bir yıla giriyoruz. Yeni umutlarla dolu günlere koşuyoruz. 
Geçtiğimiz yılın fotograf karelerini unutmadan, yenilerine yer açmaya çalışıyoruz.
Manzara pek iç açıcı değil, ama insanız işte, umutlanıyoruz, “belki” diyerek. Hava kirliliği, küresel kriz, petrol fiyatları, dört yanda çalan savaş davullarına rağmen hayaller kuruyoruz, daha güzel daha sevecen bir dünyanın hayalini.

Hepimizin, 2011 de hayal ettiğinden daha güzel bir dünyada yaşaması dileğiyle…
Sevgi ve ışıkla kalın…Bilgelikle Kalın. Evrensel Zekânın Her Oluşta ve Oluşumda Kendisini İfade Eden Bilgeliğinin Farkındalığı ve Hayranlığıyla… Aşkla Kalın. Hayata ve onun tüm ifadelerine aşkla…
Aralık ayı etkinlikleri
Aralık ayının ilk etkinliği 4 aralık günü, Marjinal ekibinin organize ettiği, Homend evsahipliğinde Antakya mutfağı tadımıydı. Küçük ama samimi bir mekanda, leziz yemekler eşliğinde yeni bir markanın ürünlerini tanıma fırsatı buldum. Breadfast,
Robochop ve Wineup isimli ürünler; hem armağan listemin, hem de alınacaklar listemin başına yerleşiverdiler. Ürün geliştirme konusunda Mehtap Hanım’ı, ekibini ve onlara her adımda destek olup önerilerine kulak veren müdürleri Hakan Bey’i, bir kez de yazımda tebrik etmek istiyorum. Humus ve zahterli yeşil zeytin salatasının tadını damağımda yer ettiren Antiochia şefi Jale Balcı’ya da ayrıca teşekkürler.
Aynı akşam Zarakol 2.0 birinci yılını doldurması nedeniyle Kumkapı’da, yüzlerce blog yazarının katıldığı bir etkinlik düzenlemişti. Uzun süredir görmediğim çok sayıda blog yazarıyla karşılaşmak, sohbet etmek ve dostlarla kadeh tokuştumak, geceyi Ayşem’in el emeği cupcake ile taçlandırmak harikaydı.
18 aralık akşamı Trio Tasarım’ın geleneksel yılsonu partisine, bu kez katılmayı başardım. Sevgili Ahmet Bülent Zorlu’nun sitemlerini bu yıl da duymak zorunda kalacağımdan endişeliydim ama, neyse ev halkının sağlığı uygundu ben de kaçıverdim 🙂 Ece ve Burak Daylan’ın ikiz bebeklerini sevme şansımı kıl payıyla kaçırdım. İkramın zenginliği ve lezzetini kelimelerle anlatmak mümkün değil tabii. Dostlarla sohbet, ve harika müzikle geç saatlere kadar eğlendik.
Söğütlüçeşme’de sevgili dostlar Sevie ve Cihan Kaloğlu ile buluşup 4.Blog Yazarları Buluşmasını düzenledikleri mekana yollandık. Biraz kalıp onlara yardım edip çıkarım derken, günün sonuna kadar kaldım, çok da mutlu oldum. Yeni dostlar tanımak ve eskileriyle sohbet şansı yakalamak, bir de üstüne sevgili Ayşem Öztaş’ın oğlu Doruk ile vakit geçirmek günümü şenlendirdi. Etkinliğe destek olan Hızlı Al ve Sanal Pazar’a, nezaketleriyle güleryüzlerini unutmayacağım yöneticilerine tekrar teşekkürler.
23 aralık akşamı, güleryüzüyle hepimizi kapıda karşılayan sevgili Aylin Türkşen Aysel’in davetiyle, Excell İletişim‘in düzenlediği Avea Yıl Sonu etkinliğinde; Avea’nın uzun süredir iletişim başarılarını izlediğim, Kurumsal İletişim Direktörü Füsun Feridun ile tanışma şansı buldum. Muhteşem manzarada yemek eşliğinde, Pazarlama Genel Müdür Yardımcısı Hakan Kaplan‘dan yeni döneme ait satır başlarını ve 2011 hedeflerini dinledik.
Katılamadığım için karalar bağladığım tek etkinlik, 26 aralık pazar, sevgili Doruk Can Öztaş a.k.a Bibi’nin doğum günüydü. Teyzem evde olamayacağı ve ben de annemi yalnız bırakamadığım için bu şirin delikalnlının ilk yaşını uzaktan kutlayabildim.
Pozitiflenin, yeniden doğun…
Son elli yılda çirkinleştirmek için, öldürmek için her çabanın harcandığı güzel şehrim, sabahın erken saatlerinde nazlı nazlı uyanıyordu, denizin üstünde görünen hafif pus havanın sıcak olacağını gösteriyordu. Öyle de oldu, bahar havasında yürüdüm deniz kenarında, Büyükada’nın sakin yollarında (tabii erken saatlerde böyleydi, sonra yoğun bir arap baskınına uğradı)Beyin öyle bir güçtür ki..
Martı’nın kanadından sanal dünyaya
Geçen ay sevgili dost Yasemin Sungur‘dan aldığım bir mesajla yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşti. Dijital ortamda yayınlamayı planladıkları dergide benim de konuk yazar olmamı istemişti. İlk yazımı heyecanla yazdım ve yolladım. İlk sayıyı gördüğümde ne kadar mutlu olduğumu tahmin bile edemezsiniz. Çok severek okuduğum usta yazarlarla aynı sayıda yer almak gurur vericiydi.
Aşağıya eklediğim yazı, Martı dergisinin ilk sayısındadır, yazının orijinaline ve dergiye ulaşmak için buraya tıklayınız.
Merhaba Dostlar;
Sizlere bu keyifli dergi aracılığıyla seslenmek heyecan verici. Bu köşede; oradan, buradan, hayatın tam içinden konulardan söz etmeye çalışacağım. İlk yazımın konusu neredeyse her gün gazetelerde, TV lerde üzerine konuşulan, ne olduğunu bilenlerin keyfini sürdüğü, bilemeyenlerin öcü gördüğü Sanal Alem. 2003 yılından bu yana çeşitli platformlarda aktif olarak sanal alemin içindeyim. Sanal sanal diyerek çoğu kişi tarafından aşağılanmaya çalışılıp, yok sayılan bu dünya, aslında o kadar gerçek ki. Geçtiğimiz günlerde bunu bir kez daha anlamamı sağlayan iki olay yaşadım. İlki; tek yönlü bir caddede, karşıdan karşıya geçerken ters yönde geri geri gelip bana çarpan taksi olayını yazmamdan hemen sonraydı. Aralıksız çalan telefonlarım, ardı kesilmeyen mesaj ve anlık iletilerle geçmiş olsun dilekleri ve yardımıma gelmek isteyenlerle doluydu çevrem. Kardeşlerimin ve oğlumun bile haberi yokken, onlar hemen harekete geçivermişlerdi.
Diğeri ise; arkadaşımız Davut Topcan’ın yatmakta olduğu hastanede ağırlaşması sırasında ve vefatı sonrası yaşananlardı. Hastanede anne ve babasına destek olup, yanı başlarında bekleyenler, vefat sonrası cenaze arabasıyla Manisa’ya gidenler, anne ve babasına refakat ederek Manisa’ya ulaşmalarını sağlayan arkadaşlarımızın hemen hepsi Friendfeed platformu sayesinde tanıdığımız kişilerdi. Bazıları ile yüzyüze görüşmeden kaynaşıp, dost olmuştuk. Sevinçlerimizi, hüzünlerimizi de ilgi alanlarımızdakileri paylaşır gibi rahatça paylaştık.
Sanal sanılan dünyanın, gerçeğinden çok da farkı yok bana göre. Kim isem, o olarak sürüyor hayatım sanal alemde de. Google indeksler de işimden olurum diyerek takma isim kullanan dostların da çoğu, kendileri gibi davranıyor. Tabii sanal ortamlarda da, gerçek hayatta olduğu gibi duygu dünyası karışmış, sevgisiz ortamlarda büyümüş, kalbi taş kesmiş insanlar var. Onlar için üzülmekten başka yapılacak şey yok, yaptıkları saçmalıklar, yalnızlıklarını daha da derinleştirmekten başka işe yaramıyor. Yaşanması git gide zorlaşan şu kocamış dünyada, birlikte keyifle vakit geçireceğimiz, neşeyle kahkahalar atabileceğimiz yeni dostlar edinmenin en kolay yollarından biri, sanal alemde ortak ilgi alanları olanlarla bir araya gelmek. Bildiklerimizi, bulduklarımızı, hayat tecrübelerimizi paylaşarak, zaman zaman toplanıp yüzyüze sohbetler ederek daha da çeşitlenip zenginleşebiliriz. Ekranlarda beliren bir makarna reklamında dedikleri gibi “Arkadaşlar kendi seçtiğimiz kardeşlerimizdir.”
Sanal Alemde tanıdığım arkadaşlarım ve dostlarımın çoğu; aynı ilgi alanlarını paylaştığım, benzer hayallerimiz olan, birbirine yakın iş geçmişine sahip olanlar. Tabii bir de bana yeni ufuklar açan, farklı düşünceleri, görüşleri anlamaya çalışmamı sağlayan, bakış açımı genişletmeme yardımcı olan yeni dostlar da var. Hayat felsefelerimiz, düşünce yapılarımız çok farklı belki ama bizleri ortak paydada birleştiren sanal dünya oldu.
Siz bakmayın gazetelerde, televizyonlarda veryansın ettiklerine, işlerine gelmiyor çoğunun yeni medya düzeni. İçeriği “ne versem okur, ne yapsam izler” mantığından çıkarmak zorunda kalacaklarının ayırdına vardılar, korkuyorlar. Bilgiye anında ve çeşit çeşit adreslerden ulaşan milyonlarca hedefin onları tatlı kazançlarından edeceğinden korkuyorlar. Okur sayıları hızla azalan tek tip gazete ve dergicilik anlayışı, ucuz ve ilkesiz yayıncılık mantığı hızla toparlanıp kendine çeki düzen vermek zorunda kalacağı için endişeli.
Bir sonraki yazıda daha eğlenceli konularda söyleşebilmek dileğiyle hepinize iyi günler diliyorum. 2011 yılı hepinize, huzur, sağlık, mutluluk ve bereket getirsin.
Sevgi ve ışıkla kalın…
3 Aralık Uluslararası Engelliler Günü
1992 yılında Birleşmiş Milletler aldığı bir kararla, 3 Aralık gününü “Uluslararası Engelliler Günü” olarak ilan etti. Bu kararın ardından; BM İnsan Hakları Komisyonu, 5 Mart 1993 tarihli ve 1993/29 sayılı bildirisi ile üye ülkelerce 3 Aralık gününün “engellilerin topluma kazandırılması ve insan haklarının tam ve eşit ölçüde sağlanması” amacıyla tanınmasını istedi. O günden beri, 3 Aralık “Uluslararası Engelliler Günü” olarak bilinmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; dünya nüfusunda 500 milyon engelli yaşıyor. Türkiye’de nüfusun yüzde 8.5 milyon kişi engelli. Tabii bu rakamlar kayıtlı olanlar. Nüfusa kaydedilmemiş engelli sayısı hakkında kimsenin fikri yok ne yazık ki.
Geçen yıl, metrobüs duraklarında engellilere uygun sistem olmamasına dikkat çekmek için düzenlenen bir eyleme katılmıştım. İnsanlarımızın duyarsızlığı kanımı dondurmuştu. O günden bu yana pek değişen bir durum yok. Engelli asansörleri çoğunlukla sağlam insanlar tarafından kullanılıyor, bozuk olanların tamiri nedense öncelikler arasında değil.
Kaldırımlar sağlam insanların bile zorlukla kullanacağı durumda,tekerlekli sandalyenizi caddeden yürütmek zorunda kaldığınızda da yoldan geçen araçların sözlü tacizine uğruyorsunuz.
Ulaşım araçlarına tekerleki sandalye ile binmek mümkün değil, restoranlar, sinemalar vs. gibi sosyal alanlarda yabancı markalar dışında engelliler için hayatı kolaylaştıracak çözümler üreten neredeyse yok.
Engelli dostlarımızı senede bir gün düşünmek gibi gelse de, kamuoyunun toplu halde dikkatini çekebilmek adına 3 aralık Uluslararası Engelliler Günü’nün olabildiğince duyurulması gerek.
Haydarpaşa Garı
Tarihi bir binayı daha yakıp kül ettik. Hepimiz suçluyuz sahip çıkmadık. Hazırlanan projeler, planlar gözümüze sokulduğu halde olmaz sandık, aldandık, bir kez daha. O koca bina cayır cayır yanarken benim de içinm yandı. Çocukluğum, gençliğim, hatırlalarım kül oldu gitti.
Söylenecek çok şey var ama benim gücüm yok.
Umarım bazı arkadaşlarımın umduğu gibi aslına uygun şekilde restore edilir. Bugüne dek hangi tarihi yapıyı aslına uygun yapabildikse…
Artık o güzelim silueti sadece fotograflarımızda ve eski Yeşilçam filmlerinde görebileceğiz.
Yazık, çok yazık…
Tarihçe için buraya tıklayınız.
Yakmaya neden olan projelerle ilgili haber linklerine buradan, buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.


