:::: MENU ::::
Browsing posts in: Sağlık

İstanbul Lüferinin Kuyruğunu Bırakmıyor: Slow Fish İstanbul!

slowfishBayram tatilini İstanbul’da geçirecek olanlar için leziz bir etkinlik dizisi paylaşmak istiyorum sizlerle. Tanıyanlar bilirler, deniz ürünleriyle başım hoş değildir, tabii böyle olması İstanbul’un doğal kaynaklarının tüketilmesine göz yumacağım anlamına gelmiyor. 3 yıl önce değerli dostlar Neva Kip ve Defne Koryürek sayesinde takip etmeye başladığım “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” kampanyası sayesinde haberdar olduğum deniz ürünleri katliamlarına bir şekilde katkım olsun istedim, hiç olmazsa duyurularla ve paylaşımlarla destek olmaya çabalıyorum.

17-20 Ekim tarihleri arasında Boğaziçi Üniversitesi, Albert Long Binası’nda gerçekleşecek Slow Fish Istanbul; 10 ülkeden 70’in üzerinde delegenin sunumları ile zenginleştirecekleri ve akademik tartışmalardan çocuklarla atölyelere, film festivalinden yemek yarışmasına pek çok katmanıyla İstanbulluları ağırlamaya hazırlanıyor.

Slow Fish Istanbul, bölgesel bir toplantı ve etkinlikler bütünü olup Slow Food İstanbul, Fikir Sahibi Damaklar’ın “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın” kampanyasını takiben başlattığı ve her yıl Ekim ayının 3. haftasonu kutlanan İstanbul’un Lüfer Bayramı ile dönüşümlü olarak iki yılda bir gerçekleşecek.

Uluslararası Slow Fish kampanyası çerçevesinde gerçekleşen bu bölgesel etkinliğe Türkiye’nin yanı sıra, İtalya, Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Romanya, Hırvatistan, Sırbistan ve Ukrayna’dan delegeler katılıyor. Balıkçı topluluklarının, aşçılar, akademisyenler ve pek çok çevre örgütünün yanı sıra tüketiciyi de dahil edecek Slow Fish Istanbul sürecinde sürdürülebilir bir geleceğe doğru gayretler birleştirilmeye çalışılacak.

17-20 Ekim 2013 tarihleri arasında gerçekleşecek bu etkinliğe katılım herkese açık ve ÜCRETSİZ. Etkinlik programına BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz.

Yazıda kullandığım, İstanbul’u sırtlanmış balık illüstrasyonu 2010 yılında Emir Uslu tarafından yapılmış.


Bu Bayram LÖSEV Bağışınızla Çocuklara Hayat Verin

rumeysa

Dostlar bayram yaklaşıyor, hayvanları öldürmek yerine bu bayram bağışınızı Lösev‘e yapın; onbinlerce lösemili ve kanserli çocuk için umut olun. Lösev, kar amacı gütmeyen ve kamu yararına çalışan bir vakıf. Tek gelir kaynağı bizlerin bağışları.

Bağış yapabilirsiniz, Lösev Ispanak mağazasından çeşitli armağanlar seçerek destek olabilirsiniz. Haydi bu bayram da geleneklerimizin en önemli parçasını gerçekleştirelim ve desteğimizi bekleyenlerden ilgimizi esirgemeyelim.

Sizlerle Lösev sayesinde hayata umutla bakıp, sağlıklı yaşamaya yeniden merhaba diyen Rümeysa’nın öyküsünü paylaşmak istiyorum. 8 yaşında lösemi hastalığına yakalanan Rümeysa; zorlu tedavisinde 3 seneden fazla direnmiş. Tam iyileştiği sırada çok sevdiği annesini ve teyzesini trafik kazasında kaybeden Rümeysa’nın öyküsünün onun ağzından dinleyelim.

“Babam inşaat işçisiydi. Bu canavarla 8 yaşında iken tanıştım. Bir devlet hastanesinde tedavi oluyordum. 6. ay sonra hastanede enfeksiyon kaptım. Tüm hastaneyi mikroplar sardı ve dışarı konuldum. Hasta hastane dolaşırken bize LÖSEV sahip çıktı. Tedavime Lösante Lösemili Çocuklar Hastanesinde devam ettim.

Ama O kadar iyi bakılıyordum ve o kadar çok ilgileniyorlardı ki tedavimin 3 sene sürdüğünü farketmedim bile. Mart 2008 de tamamen iyileşmiştim. Ama Azrail peşimizi bırakmadı 2008’deki bir trafik kazasında annemi ve teyzemi kaybettim. Bana yine LÖSEV sahip çıktı. Psikologlar, doktorlar, hemşireler, iyileşmiş gençler acımı paylaştılar. Hep yanımdaydılar. Dr. Üstün amcam hemen beni Amerika’ya kampa yolladı. Rüya gibi bir tatil yaptım.

Babam şimdi temizlik işçisi olarak çalışıyor. Bir küçük kardeşim daha var. Ben şimdi lise 3’e geçtim. Okul birincisiyim. Üniversitede hukuk veya psikoloji okumak istiyorum.

Hayatta güçlü olmak ve ayakta kalmak çok önemli. Babamın, kardeşlerimin, Üstün amcamın beni ne kadar çok sevdiklerini hissediyorum ben de onları çok seviyorum.

İnsanlara bir mesaj vermek istiyorum,

Ben sizin de çocuğunuz olabilirdim. Tüm yaşadıklarım sizlerin de başınıza gelebilirdi. Önemli olan, bunlar başınıza gelmeden düşünmeniz ve merhametinizi göstermenizdir. Lütfen bağışlarınızı lösemili çocuklar için LÖSEV’e yapınız. Bir hayatta siz kurtarınız” Bundan sonraki yaşamımda, herkesin göz yumduğu, görmediği şeyler için mücadele edeceğim. Çaresiz zor durumdaki herkesin umudu olmak istiyorum. Çocukları ve sizleri çok seviyorum
Rümeysa”

Bağış yapmak  için BURAYA tıklayabilirsiniz


Günlük Tuz Tüketiminde Avrupa Birincisiyiz

Başlığı bir başarı gibi algılayanlar varsa çok yanılıyorlar. Kişi başı 18 gramlık günlük tuz tüketimi, ülkemizdeki yüksek tansiyon hastalıklarının ve buna bağlı olarak da kronik böbrek hastalıklarının artmasında büyük rol oynuyor. 18-21 mayıs tarihleri arasında dünyanın en önemli bilim insanlarını İstanbul’da ağırlayan ERA-EDTA 50. yıl kongresi; bu konuda son yıllarda kaydedilen ilerlemelerin görüşe sunulacağı toplantılara ev sahipliği yapıyor.
Kongre acilisSevgili Zeyno Tüzkan’ın davetiyle katıldığım bilgilendirme toplantısında, açılış konuşmasını yapan ERA-EDTA başkanı Belçika’lı Prof. Raymond Vanholder; kronik böbrek hastalıklarının her ülkede çok yüksek rakamlara ulaştığını belirtti. Bu hastalıkların tedavisinin ülke bütçelerine önemli yükler getirdiğini ve önleyici tıbbın da burada devreye girdiğini sözlerine ekleyen Vanholder, bilgilendirmenin öneminin de altını çizdi. Daha sonra söz alan kongre başkanı Prof. Gültekin Süleymanlar; erken tanısı zor olan KBH nın ülkemizde her altı kişiden birinde görüldüğünü belirtti. Giderek artan sıklığı, yol açtığı yüksek sakatlık ve ölüm oranları, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkilemesi, farkındalığının düşük olması ve tedavisi için gereken böbrek işlevini yerine koyma tedavilerinin yüksek maliyetleri nedeniyle toplumsal yükü büyük olan bir hastalık olduğunu da sözlerine ekledi. Geçtiğimiz 10 yılda diyaliz ve transplantasyonun kümülatif global maliyetinin 1 trilyon doları geçtiği hesaplanmış. Ülkemizde diyabet sıklığı son 10 yılda iki kat artmış ve gelecekte diyabetik böbrek hastalığı sıklığı ve ilişkili sorunlarda daha da artacağı öngörülüyor. KBH nın diyabetten başka önemli bir nedeni de hipertansiyon olduğunu belirten Süleymanlar; dünyadaki sıklığı değişmekle birlikte ülkemizde yetişkin nüfusun yaklaşık 1/3 ünde hipertansiyon bulunduğunu, hipertansiyonun böbrek hastalığının nedeni olduğu kadar böbrek hastalığının ilerlemesinde de rol oynayan en önemli faktör olduğunu da sözlerine ekledi. tuz tuketimiProf. Cengiz Utaş ise böbrek dostu beslenme konusunda ipuçları verdi konuşmasında. Yemeğin tadına bile bakmadan tuz ekme alışkanlığımızdan vazgeçerek bile fayda sağlayabileciğinizi biliyor muydunuz? Beyaz peynir, zeytin, salça, turşu, beyaz ekmeğin ve lokantalarda pişirilen yemeklerin baş suçlular olarak sahneye çıkarıldığı konuşmalarda; sanayileşmiş gıdaların kullandığı MSG den (monosodyum glutamat) ve mısır şuruplu, suni tatlandırıcılı gıdalardan hiç söz edilmemesi beni oldukça rahatsız etti. Kolalı içecekler, çipsler, şekerli gıdalarla giderek obezleşen toplumlarda; kronik böbrek hastalıklarının sadece fazla tuz tüketiminden olduğundan söz etmek, bazı bilgileri görmezden gelmek gibi geliyor bana. ERA_EDTA Bilim Komitesi Başkanı ve Avrupa Pediyatrik Nefroloji Topluluğu (ESPN) Başkanı Prof. Rosanna Coppo; ERA-EDTA bilimsel programının Pediyatrik Nefrolojiye odaklandığını, kongre boyunca sempozyum, mini-dersler, ücretsiz bilgilendirmeler ve uzmanlık dersleri düzenleneceğini belirtti. Program dahilinde üriner sistem bozukluklarının önlenmesi ve erken teşhisten, böbrek fonksiyonlarının kaybı ve diyalize doğru ilerlemeyi önlemek için en iyi terapötik araçların kullanımıyla ciddi vakaların teşhisi ve yönetimine kadar Pediyatrik Nefrolojinin çeşitli alanlarında katılımcıların bilgilendirileceğini de sözlerine ekledi. VURProf. Oğuz Söylemezoğlu da çocuklarda tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarının uzun dönemde büyüme geriliği, hipertansiyon, renal skarlaşma ve böbrek yetmezliği gibi komplikasyonlara neden olacağından söz etti. Ev dışında idrar yapamamanın ciddi bir sorun olduğunu ve böbreklerde hasara yol açtığını da belirten Söylemezoğlu; Türkiye’deki nefrologların Avrupa’daki meslektaşlarından çok ileri düzeyde olduklarını da sözlerine ekledi.


İstenmeyen Dövmenizden Lazerle Kurtulun

Kasım ayının ilk günlerinde sevgili Zeyno Tüzkan’ın davetiyle ilginç bir bilgilendirme toplantısına katıldım. Gençlerin çok özendikleri ama genellikle ailelerinin red cevabıyla karşılaştıkları dövme yaptırmak artık korkulu rüya olmaktan çıkıyor. Yapılan dövmeyi beğenmediğinizde, sıkıldığınızda, adını yazdırdığınız sevgiliden ayrıldığınızda, kamu şirketlerinde çalışacak olursanız dövmenizi kolayca sildirebilirsiniz.
Dermatolog Uzman Dr. Ata Nejat Ertek bizlere dövmenin tarihinin yaklaşık beşbin yıl olduğunu ve dövmeden kurtulmak için çaba harcamanın da neredeyse o kadar eski olduğundan söz etti. Dövme silmek için yapılan ilk denemeler kesme ve zımparalama yöntemleriymiş. 1990ların sonunda Q Switch lazerler geliştirilmiş ve bu yeni nesil lazer sistemleri, dövme silme için kullanılan son teknolojiymiş. Sadece siyah dövmelerin değil, renkli dövmelerin çıkarılmasına da imkan vermekte ve sağlıklı deriye zarar vermeden dövme silme işlemi gerçekleştirilmekteymiş. Makineden çıkan lazer ışını ile dövme mürekkebi parçacıklara ayrılıyor ve bu parçalar, vücudun doğal mekanizması ile birkaç hafta içinde atılıyormuş. Çok önemli bir noktayı da özellikle yazmalıyım, hamileler ve diaybet hastalarına dövme silme işlemi uygulanamazmış.  

Daha sonra söz alan; Dövme Sanatçıları Destekleme Derneği temsilcisi Ateş Tor da bizlere doğru ve yanlış uygulanmış dövmeler hakkında bilgiler verdi. 23 yıldır binlerce dövmeye imza atmış olan Tor konuşmasının bitiminde bir dövme uygulaması yaptı.   

Sonra Dermatolog Uzman Dr. Ata Nejat Ertek’den en son teknoloji Qswitch ND YAG lazer sistemi ile uygulamalı olarak dövme silme işlemini izledik. Bu sistem, dıştaki dokuya zarar vermeden boyayı görerek dövmeyi siliyormuş. Seans aralıklarının 4-6 hafta olması en sağlıklı seçimmiş. Siyah, tek renk dövmelerin çıkarılması, sarı kırmızı, yeşil dövmelerden daha kolaymış. Dövmenin silinmesini etkileyen en önemli faktör; dövmenin derinliğiymiş ve dövme boyası ne kadar derindeyse silme işlemi de o kadar zor oluyormuş. Koyu renk dövmeler için simle işleminde 4-6 seans yeterli olurken, açık renk dövmeler için bu sayı 12’yi bulabiliyormuş. Koyu renk dövmeler en hızlı şekilde cevap verirken; bunu mavi, yeşil, kırmızı, turuncu ve pembe gibi sıcak renkler takip ediyormuş. Kişinin kendi ten rengine yakın olan renkleri ve açık tonları silmek daha zormuş. Bu renklerin işlemden sonra koyulaşma riski varmış. Bu nedenle, dövme sildirme işlemine başlamadan önce mutlaka konsültasyon gerekiyormuş. Dövme silme işleminin mutlaka bir uzman tarafından yapılması gerektiği de önemli bir detay. Silme işleminin ücreti yaptırdığınız dövme maliyetinin yaklaşık 4 katıymış, dövme yaptırmadan önce bunu da aklınızdan çıkarmayın 🙂


Yardımseverlik Çaba İster

Bir zamanlar katıldıkları ortamlarda kulaktan kulağa yardımseverlik oynamayı sevenler, şimdilerde “klavye yardımseveri” olmuşlar. Buldukları ve duydukları her bilgiyi; bir iki dakikalarını ayırıp doğruluğunu, kaynağını, varlığını, daha da önemlisi güncelliğini araştırmadan heyecanla paylaşanlar canımı sıkıyor artık.
Aylar ya da yıllar önce kaybedilmiş hastalara kan arayanlar mı istersiniz, bölüm başkanına sinirlenen çalışanın yazdığı “duyma engellilere ücretsiz tedavi yapılır” başlıklı sahte umut mesajını paylaşanlar mı istersiniz, 99 depremi sonrasında başlayan ve hala ortada dolaşan Amerika’dan gemi dolusu geldiği söylenen tekerlekli sandalye mesajını gönderenler mi istersiniz.
Zor değil doğrulama yapmak, paylaşma düğmesine basmadan önce size ulaşan metni iki kez okuyun lütfen. Sonra var ise, telefon numarasını arayıp ihtiyacın devam edip etmediğini sorun. Elinizdeki bilgide telefon numarası veya danışılacak bir mercii yok ise; önce size yollayanı arayıp doğrulatmaya çalışın, olmadı mı o zaman bir zahmet Google arama çubuğuna mesajdan bir cümleyi kopyala yapıştır yapıp aratın, bakalım güncel mi, inandırıcı görünüyor mu bulduklarınız.
Lütfen elinizi yüreğinize koyun ve düşünün azıcık, “gönder” ya da “paylaş” tuşuna bastığınızda kendinizi çok mu yardımsever hissediyorsunuz, sanırım öyle hissediyorsunuz ki yapmaya devam ediyorsunuz. Yapmayın lütfen, klavye yardımseveri olmayın. Kendinizi daha iyi hissetmek için yapacağınız başka işler bulun. Engelleri yüzünden bu ülkede hayatları cehenneme dönen insanlara, hastasını toprağa vermişlere darbe üstüne darbe vurmayın artık.
İyilik yapmanın çok çeşitli yolları var, ama her biri çaba gerektiriyor. Tuşlara basarak iyilik timsali olmaya devam edecekseniz, bir zahmet Change.org yazısına tıklayın ve orada yer alan kampanyalara destek verin de tıklamanız işe yarasın.

Bütün bunları yazmama sebep Facebook’da gördüğüm, yukarıda görsel olarak koyduğum ve “binlerce” evet doğru gördünüz binlerce kişinin; incelemeden ve kaynak vermeden paylaşıp durduğu “Görme Engelliler İçin Navigasyon Cihazı” mesajıydı. Bu da başka bir yazımın konusu olacak, şimdilik araştırmaya devam ediyorum.


3-9 Kasım Organ Bağışı ve Nakli Haftası

3-9 Kasım tarihleri arasında Organ Bağışı/Nakli Haftası olarak geçiyor takvimlerde. Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar; çoğu zaman insanlarımızın bilgi eksikliği, inanç sistemi gibi duvarlara çarpıp çaresiz kalıyor. Tabii hastalar da şifa bulabilecek yerde, ölüp gidiyorlar sevdiklerinin gözü önünde tükenerek. Unutmamalıyız, hepimiz bir gün organ nakline ihtiyaç duyabiliriz.

On sekiz yaşını doldurmuş ve doğru ile yanlışı ayırabilme yeteneğine sahip herkes, başta kalp olmak üzere, akciğer, böbrek, karaciğer ve pankreas gibi organlar; kalp kapağı, göz kornea tabakası, kas ve kemik iliği gibi dokuları bağışlayabilmektedir. Bir kişi organlarını bağışlayarak bir çok insana yaşama şansı verebilir. Ülkemizde çok sayıda devlet ve üniversite hastanesinde organ bağışı işlemleri yapılmaktadır.

Ülkemizde kadavradan nakillere göre canlıdan canlıya gerçekleştirilen nakil operasyonları daha sık yapılmakta. Avrupa’da organ nakillerinin yüzde 80’i kadavra, yüzde 20’si canlıdan canlıya yapılmakta. Türkiye’de ise nakillerin yüzde 75‘i canlı, yüzde 25’si kadavradan yapılmaktadır. Organ bağışının az olması bunun en önemli nedenidir. Kadavradan nakillerin artması için hastaların beyin ölümünün gerçekleştiği merkezlere ve organ nakli koordinatörlerine büyük sorumluluklar düşmekte. Bireylerin ve hasta yakınlarının bilgilendirilmesi, yanlış bilinenlerin değiştirilmesi konularında çok yol almamız gerekiyor.

Türk Nefroloji Derneği verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış yaklaşık 60.000 hasta bulunmakta. Bu sayının, gelişmiş birçok ülkenin neredeyse 2 katı olan yıllık % 10 artış oranı ile 2015 yılında 100.000’i aşacağı ve halen 1.5 milyar dolar olan tedavi maliyetinin iki katına çıkacağı tahmin edilmekte. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış 65.000’e yakın hasta bulunmakta ve toplam sağlık bütçesinin % 5.2’si bu hastaların tedavisi için harcanmakta. Bu sayının yakın gelecekte 100.000’e ulaşacağı ve tedavi maliyetinin 3 milyar doları aşacağı tahmin edilmekte.

Böbrek nakli, hastalara daha uzun ve kaliteli yaşam olanağı sunmasının yanı sıra, tedavi maliyetinin de önemli ölçüde azalmasını sağlamakta. 65.000’e yakın son dönem böbrek yetmezlikli hastanın ancak % 12.5’i böbrek nakilli, % 87.5’lik büyük hasta grubu diyaliz ile yaşamını sürdürmek zorunda. Üzücü kısmı, ülkemizde böbrek nakillerinin büyük kısmı canlı vericiden yapılmakta, kadavradan böbrek nakli sayısı yeterli değil.

Ulusal Organ Bekleme Listesine kayıtlı 19.000’e yakın hastanın böbrek beklemesine karşın, son yılda ancak 521 hasta bu şansa erişebilmiş (tüm böbrek nakillerinin % 18.5’i). Çaba harcanması ve dikkat çekilmesi gereken bir alan. Yapılacak çok iş ve alınması gereken çok mesafe var. En önemlisi de organ bağışı konusunda farkındalığın artırılması ve bağışçı sayısının artırılmasıdır. 2011 yılında toplam 1319 beyin ölümü bildirimi yapılmış olmasına karşın, sadece 343 kadavra vericisinin ailesinden organların kullanımı için izin alınabilmiş (% 26). Nüfusu 75 milyona ulaşan bir ülkede yıllık beyin ölümü bildirimi sayısı ve bağış oranı Batı ülkelerinin çok gerisinde. Toplumun bilinçlendirilmesinin ve sağlık personelinin bu konuda özel olarak eğitilmesinin önemi büyük.

Organ Bağışı ve Nakli Hakkında Bilmek İstedikleriniz
Türkiye’de Organ Bağışı


Dr.Ender Saraç ile SMA Devam Sütü Sohbeti

Perşembe günü 11 Digital‘in davetiyle, Dr. Ender Saraç‘ın konuşmacı olacağı ve yine onun sahibi olduğu Hay Sağlık Merkezi bahçesinde, sıcak bir ortamda düzenlenen SMA Devam Sütü konulu sohbete katıldım. Anneler ve anne olacaklar için önemli bilgilerin paylaşıldığı keyifli bir toplantıydı. Dr. Ender Saraç insana huzur veren bir konuşmacı, konusuna haklim bir bilim insanı olması nedeniyle de anlattıklarını can kulağıyla dinledim. Anne sütü mucizesini her dinleyişimde ne muhteşem bir makine olarak yaratıldığımıza bir kez daha hayran oluyorum. Anne sütü, bebeğin sağlık durumuna göre antikor üretebilen ve içeriğini değiştirebilen bir mucize. Bebeğinizin ateşi varsa, ishal olmuşsa anne sütünün içeriği hemen değişip ona şifa verir duruma geçiyor.
Bütün beslenme uzmanları; son araştırmaları da baz alarak, ilk altı ayda eğer annenin sütü varsa, bebeğin mutlaka anne sütü ile beslenmesini öneriyorlar. Bu artık tartışılmaz bir bilgi. Tabii aksi durumların da alternatifi olabilmeli. Sanayileşme devrinde; kadının da çalışma hayatına girmesi, stres katsayısının artışı, hormonlu gıdalar, katkı maddeli beslenme sistemi derken eski zamanların sağlıklı anne sütleri de azalıverdi.  İşte “devam sütü” olarak SMA (Simulated Milk Adaptation) da tam burada devreye giriyor ve bebeğine yetecek kadar sütü olmayan annelerin imdadına yetişiyor.
Dr. Ender Saraç’ın konuşması sırasında en çok dikkatimi çeken şey de obezitenin en önemli sebebinin, annenin hamilelik sırasındaki beslenme sistemi olduğunu söylemesiydi. Son bulgularla iyice kesinleşen bu bilgi, sağlıklı nesiller yetiştirmek adına gerçekten altın değerinde. Bebek maması seçiminde de içeriğine şeker ve tatlandırıcı katılmamış olmasına dikkat edilmesi gerektiğini belirten Saraç; 0-2 yaş arasında bebeğin yağ hücre sayısının belirlendiğini ve hazırlanacak mamanın kesinlikle beslenme alışkanlıklarını belirleyeceğini söyledi. Çocuklarına unlu, şekerli gıdalar, kızarmış patates, ketçap-mayonez yediren, kola ve şeker katılmış meyve suları içiren anneleri en hafifinden hainlikle suçlayan Dr. Ender Saraç’a katılmamak mümkün değil. Bebeğinizin 0-3 yaş arasında; kilo eğrisinin değil, boy eğrisinin yüksek olması sağlıklı olanı. Bu dönem süresince şeker, beyaz un ve tuzdan uzak durulması çok önemli. Çocukların ileri yaşlarda obezite illetyle savaşmaması için beslenme düzenlerini denetlemek ve sağlılklı gıdalar tüketmelerini sağlamak gerek. SMA (Simulated Milk Adaptation) devam sütü; içinde şeker ve tatlandırıcı olmayan ve whey proteini ağırlıklı formülüyle 0-3 yaş arası bebeklerin besin ihtiyaçlarını karşılamak için uluslararası kurumlar tarafından da öneriliyor. Anne sütüyle beraber alınan bebek sütünün nişasta içermesi, bebeğin anne sütünü tatsız bulması ve emmek istememesine neden olmaktaymış. SMA devam sütünde nişasta bulunmaması ve ideal büyüme için gerekli amino asitleri de içermesi önemli noktalar.

Dr. Ender Saraç’ın özellikle üstünde durduğu bir konu da verilen devam sütü ve ek besinlerin kesinlikle şeker katkılı olmaması gerektiğiydi. Eğer bu tip bir mamayla beslenirse, çocukların damak tadının olumsuz etkileneceğini ve asla sebze balık vs tüketmek istemeyeceklerini de ekledi sözlerine.

Bu keyifli bahçe sohbetinde uzun süredir görmediğim dostlarla karşılaşmak ve hasret gidermek de pek hoştu. Detox Bahar Salatası, Isırganlı Fritata, Falafel Topları, Somon Köftesi, Sağlıklı Lahmacun, Matza, Sağlıklı Çikolata Topları, Sağlıklı Cheese Cake, SMA Devam Sütü ile yapılmış Çilekli Muhallebi ve Zencefilli Limonatadan oluşan menü konuklar arasında çok beğenildi. Benim favorilerim Isırganlı Fritata ve falafellerdi, ilk fırsatta tariflerini bulmayı planlıyorum.
Teşekkürler Dr. Ender Saraç, SMA , Pfizer ve tabii 11 Digital‘in güleryüzlü ekibi.


Sonsuz Şimdide Olmak

“Serpe Diem Empes” Sonsuz Şimdide Olmak… Bu cümleyi ilk duyduğumda bir anlam verememiştim. Ne demek olduğunu kavrayabilmem, bir sürü yorucu ve üzücü deneyimden sonra gerçekleşti.
Sürekli hayatından yakınanları gördükçe “Sonsuz Şimdide Olmak” halinin ne kadar huzur verici olduğunu anlatmak istiyorum. Değişimle itişmek yerine kabullenmek, başa çıkamayacağını ve değiştiremeyeceğini bildiği zorluklarla didişmek yerine; derin bir nefes alıp “an” da kalmaya çalışmak daha huzurlu ve daha yaratıcı olmayı sağlıyor.
İnsan beyni inanılmaz detaylarla işlenmiş müthiş bir araç. Zihnimiz bize rahat vermemek için, ara vermeden çalışıyor.
İç sesinizi duymamayı denediniz mi? Hiperaktiviteyle baş etmeye çalışan ben ve benim gibiler için ne zor bir çalışma bilemezsiniz. Meditasyon çok sayıda kişi için huzur demektir. Benim gibi zihnini bastırmakta zorlanan biri için ise kafesinde koşturan hamster izlemek gibi. Nefesinize odaklanmak çoğu zaman işe yarıyor, deneyin. Olmadıysa da zorlamayın, o anda sizi ne mutlu edecek ise ona odaklanın. Birinin doğrusu, herkes için doğru olmayabiir.
Kendinizi sevmeye çalışmakla başlayın işe. Aynadaki sizden hemen hoşlanmayabilirsiniz, hatta ona çok kızabilirsiniz de. Sorun yok, adım adım ilerlemenin kimseye zararı olmaz. Beni tanıyanlar bilir, son yıllarda aldığım kilolar nedeniyle fotograf karelerinde yer almaktan hoşlanmıyordum. Sabahları aynaya bakmak bile istemediğim günler oldu. Sorunu çözüyor mu böyle davranmak, kesinlikle hayır. Bu noktada, iş hayatında yaptığımız gibi liste yaptım kendime; hoşlandığım ve hoşlanmadığım yanlarım, beğendiğim ve kızdığım huylarımı sıraladım. Sonra yavaş yavaş olumsuz olanların üzerlerinde çalışmaya başladım. Mucize olmuyor tabii, çaba harcamak gerekiyor, hem de çoook çaba harcamak. Aynada gördüğünüz kişiye gülümsemeye başladığınızda, işlerin kolaylaştığını görüyorsunuz.
Geçmiş yaşanmış bitmiş, geleceği bilemiyoruz ama şimdi sadece bizlere ait. Sonsuz şimdide olmaya çalışmak bazılarınıza saçmalamak gibi gelebilir, deneyin lütfen, ne kadar değiştiğinizi anladığınızda eski sizden eser kalmadığını da göreceksiniz.
2012 değişimlerin yılı, yeniliklere uyumlanmanın yılı, daha iyi insanlar olabilmeye çalışmanın yılı, yaşadığımız evreni yok etmek yerine iyileştirmeye gayret etmenn yılı. Mutsuzlukları görev edinmeyin, yaşadıklarınız için şükredin ve derin derin nefes alın ve “an” da kalın.
Serpe Diem Empes, Sonsuz Şimdide Olun…


Organ Bağışlayın, Hayat Kurtarın

14 Mart, sağlık sektöründe görev alanlar için önemli bir gün. Tıp Bayramı adı altında uzun yıllardır kutlanıyor. Sağlık sektöründe yaşanan yoğun sorunlar nedeniyle, bu yıl sağlık çalışanlarının Tıp Bayramını kutlamayacakları Tüm Sağlık-Sen Genel Başkanı Okay Erözgün tarafından dile getirildi.

Sektörde yaşanan sorunların kısa sürede çözülmesini dilerken; önemle hatırlanması ve farkındalık sağlanması gereken bir konuyu paylaşmak istiyorum sizlerle.

Geçtiğimiz günlerde aldığım bir bilgilendirme mesajı ve yollarda gödüğüm afişlerle yeniden hatırladım organ bağışı konusunu.

Ülkemizde bu konuda yapılan çalışmalar çoğu zaman insanlarımızın bilgi eksikliği, inanç sistemi gibi duvarlara çarpıp çaresiz kalıyor. Tabii hastalar da şifa bulabilecek yerde, ölüp gidiyorlar sevdiklerinin gözü önünde tükenerek.

Türk Nefroloji Derneği verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış yaklaşık 60.000 hasta bulunmakta. Bu sayının, gelişmiş birçok ülkenin neredeyse 2 katı olan yıllık % 10 artış oranı ile 2015 yılında 100.000’i aşacağı ve halen 1.5 milyar dolar olan tedavi maliyetinin iki katına çıkacağı tahmin edilmekte. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış 65.000’e yakın hasta bulunmakta ve toplam sağlık bütçesinin % 5.2’si bu hastaların tedavisi için harcanmakta. Bu sayının yakın gelecekte 100.000’e ulaşacağı ve tedavi maliyetinin 3 milyar doları aşacağı tahmin edilmekte.

Böbrek nakli, hastalara daha uzun ve kaliteli yaşam olanağı sunmasının yanı sıra, tedavi maliyetinin de önemli ölçüde azalmasını sağlamakta. 65.000’e yakın son dönem böbrek yetmezlikli hastanın ancak % 12.5’i böbrek nakilli, % 87.5’lik büyük hasta grubu diyaliz ile yaşamını sürdürmek zorunda. Üzücü kısmı, ülkemizde böbrek nakillerinin büyük kısmı canlı vericiden yapılmakta, kadavradan böbrek nakli sayısı yeterli değil.

Ulusal Organ Bekleme Listesine kayıtlı 19.000’e yakın hastanın böbrek beklemesine karşın, son yılda ancak 521 hasta bu şansa erişebilmiş (tüm böbrek nakillerinin % 18.5’i). Çaba harcanması ve dikkat çekilmesi gereken bir alan. Yapılacak çok iş ve alınması gereken çok mesafe var. En önemlisi de organ bağışı konusunda farkındalığın artırılması ve bağışçı sayısının artırılmasıdır. 2011 yılında toplam 1319 beyin ölümü bildirimi yapılmış olmasına karşın, sadece 343 kadavra vericisinin ailesinden organların kullanımı için izin alınabilmiş (% 26). Nüfusu 75 milyona ulaşan bir ülkede yıllık beyin ölümü bildirimi sayısı ve bağış oranı Batı ülkelerinin çok gerisinde. Toplumun bilinçlendirilmesinin ve sağlık personelinin bu konuda özel olarak eğitilmesinin önemi büyük.

Sevgili Burcu Tüzün‘ün yazılarında sıklıkla yer alan organ bağışı konusunda etkin bir kaynak olan linki sizlerle paylaşmak istiyorum. Organ Bağışı ve Nakli konularında bilmek istediğiniz şeylere BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz.

Unutmayın, sağlığımız en önemli zenginliğimiz; organ bağışı konusunda duyarlı olup, yakın çevremizi de bilgilendirelim, farkındalık yaratılmasına destek olalım.


11 Mart 2011, Saat 14.46 Yer Japonya

2011 yılında hepimizi derinden etkileyen bir doğa olayı yaşandı Japonya’da. O güne dek ölçülenlerin en büyüğü olduğu söylenen 9.0 şiddetinde bir depremle sarsıldı Japonlar.

Ardından da dev dalgaların altında kalıverdiler, depremin yarattığı tsunmaiyle. Yerel yetkililerin belirttiğine göre 16.464 kayıp ve 11.620 ölü vardı.

Bunlar yetmezmiş gibi 12 martta Fukushima Nükleer Santralinde patlama ve yangın başlamıştı.

Aradan geçen zamanda Japonlar bu yaraların izlerini hızla sardılar ve sarmaya da devam ediyorlar.

Gözünü hırs bürümüş politikacılar ve işadamları da, bütün bu olanları göz ardı edip demirperde ülkesi artığı teknolojileri ülkemize kakmaya çabalıyorlar.
Hatırlayalım ve hatırlatalım.


Sayfalar:1234567