:::: MENU ::::
Browsing posts in: Sağlık

Bir Doktor Kanser Olursa

Aşağıda okuyacağınız yazıyı, değerli dost Tolga Turgay‘ın bir paylaşımıyla gördüm. Okudukça, yıllar içinde yaşadığım bazı olayları ve bu menhus hastalıktan kaybettiğimiz genç arkadaşımız sevgili Davut Topcan‘ı hatırladım, kah ağladım kah kızdım.
Dr. Aydemir Yalman 2 Mart 2012 de vefat etmiş. Nurlar içinde yatsın ve yakınlarına da sabırlar versin yaradan. Lütfen vakit ayırıp yazdıklarını okuyun ve yakınlarınızla paylaşın. Ölümünden sonra bile başkalarına ışık olacak bu değerli doktorun anısını yaşatıp, yazdığı satırları ölümsüzleştirelim.

Endoskopik olarak yapılan dördüncü nazal polipektomi ameliyatımdan sonra KBB doktorum arayarak patolojiden bildirilen sonucun iyi olmadığını, konunun önemli olduğunu ve daha iyi bir patoloji laboratuvarında! tekrar değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Ben olayın şokunu atlatamadan, kliniğimizin uzmanları hemen parçaları çok iyi bilinen bir patoloji laboratuvarına götürmüşlerdi bile. Olası iyi bir sonuç beklentisi ile geçen üç günün sonunda e-posta ile gelen patoloji raporu gerçeği yüzüme çarptı: Sol nazal kavitede invaziv skuamöz hücreli karsinom; orta derecede diferansiye.
Önce klinikten uzaklaşıp bir kafeye gittim tek başıma. Ne yapacağımı düşünmeye çalıştım uzun bir süre. Beynimin içinde uğuldayan “bu andan sonrası yok” düşüncesi sağlıklı karar vermemi engelliyor ve gözümün önüne sürekli olarak bugüne kadar yaşadığım hayat geliyordu. Kırk yıllık hekimdim. Anatomi, patolojik anatomi okumuştum ve oradan edindiğim bilgiler sonumun pek hayırlı olmayacağını söylüyordu.
Soru: Bir doktor olarak ben bu kadar yıkıldıysam, normal bir vatandaş böyle bir tanı ile yüzyüze geldiğinde neler yaşar acaba?
Doktorluk refleksi ile hemen ağ ortamına girip bu konudaki bilgileri araştırmaya başladım. Tüylerim diken diken olarak okuduğum pek çok yazıdan özetlediğim bilgiler şöyle : “Sinonazal tümörler tüm habis tümörlerin % 1’den azını oluştururlarmış. Bu habis tümörlerin % 70-80’i skuamöz hücreli karsinom olup kaynaklandığı yer de, sıklık sırasiyle maksiller sinüs (% 50-70), nazal kavite (% 15-30) ve etmoid sinüsler (% 10-20) imiş. Skuamöz hücreli karsinomların tedavisinde cerrahi spektrum basit endoskopik eksizyondan orbital ekzantarasyon, radikal maksillektomi ve kraniyofasiyal rezeksiyona kadar uzanıyor. Cerrahinin tipi tümörün yayılımına ve tutulan yapılara göre belirleniyor. Tedavide, radyoterapi cerrahiden önce de sonra da uygulanabiliyor. Sıralamada bazı değişiklikler olsa da radyoterapi + cerrahiyi içeren kombine tedavi en iyi sağkalımı sağlıyor. Skuamöz hücreli karsinomlarda kemoterapinin yerinin tartışmalı olduğu söyleniyor. Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi kullanımına rağmen sonuçlar, özellikle de ilerlemiş lezyonlarda yüz güldürücü sonuç vermiyormuş. Bir yazara göre, 1980’den 2003
yılına kadar yirmiden fazla hastayı kapsayan serilere bakıldığında, radyoterapi için 5 yıllık sağkalım % 0-39 (ortalama % 23), cerrahi + radyoterapi için sağkalım % 35-64 (ortalama % 44) olarak bulunmuş. Ancak, geç tanı hastalarda tedavilerin başarı oranını düşürmektedir.”
Ben bu ruhsal fırtınaları yaşarken klinik arkadaşlarım İstanbul’un büyük üniversite hastanelerinden birindeki KBB onkolojisi ile uğraşan bir doktordan randevu almışlar bile. MRG tetkiki yaptırıp doktora gittim. Doktorum filmlere baktı, kısaca endoskop ile muayene etti, ameliyat olmam gerektiğini ve ertesi günü beni tümör konseyine çıkaracağını söyledi. Ertesi günü konseyin yapıldığı yere gittiğimde bir kez daha yıkıldım. Kapıda sıra bekleyenler ya trakeostomili ya ağzı-burnu ameliyatlı ya da felçli ve bedbin yüzlü insanlardı. İçeri çağrıldığımda orada bulunan hiç bir doktor bırakın geçmiş olsun demeyi, yüzüme dahi bakmadı. Doktorum filmleri negatoskopa yerleştirdi, herkes büyük bir dikkatle onları izledi ve ameliyatın ne derece radikal yapılacağı konusunda karar verdiler. En son olarak da radyasyon onkoloğu olduğunu sandığım hoca, o bölgeye radyasyon verebileceğini, ama gözün zarar görme şansının yüksek olduğunu söyledi. Hakkımda bu kararlar alınıp, elime anestezi muayene kağıdı tutuşturulana kadar donmuş bir şekilde olanları izliyordum. Son bir gayretle kuruyan boğazımdan hırıltı şeklinde çıkan sesle doktoruma bu radikal girişimin 5 yıllık sağkalıma ne kadar etkisi olabileceğini sordum. Filmlerimi elime sıkıştırıp, diğer hastayı çağırırken yaklaşık % 40-45 dedi.
Soru: Bırakın kanser olmasını, her hangi bir hastaya yukarıda belirttiğim şekilde davranıldığında o kişinin neler hissettiğini düşünen kaç doktor vardır?
Patoloji raporumu aldıktan sonraki dört gün içinde yaşadıklarımı kısaca özetlemeye çalıştım. Zaten başıma gelenlerin şokunu yaşarken, bir de hastalanan doktor olarak ne kadar değersiz olduğumu düşünüyordum. Oysa onkoloji ile uğraşan doktorların ve sağlık çalışanlarının söyledikleri ilk söz, bu hastalıkta moral motivasyonun çok önemli olduğu değil midir?
Ertesi gün, büyük özel bir sağlık kuruluşunda KBB onkolojisi ile uğraşan bir diğer doktora muayeneye gittim. KBB doktoru ve radyasyon onkoloğu yapabileceklerini ve olası sonuçlarını etraflıca anlattılar. Bana seçenekler sundular, hangi tedavinin ne gibi etkileri olabileceğini, başarının olabileceğini de olamayabileceğini de açık açık izah
ettiler. Sonuçta, 33 seans radyoterapi ve adjuvan tedavi olarak da 6 seans kemoterapi uygulanmasına birlikte karar verdik. Altını çizerek söylüyorum; ne şekilde tedavi alacağım kararına ben de katıldım. Yani, kaderim yine benim ellerimde idi ve kendim için verilen karar benim de katıldığım bir karardı. Onkoloji ile uğraşan doktorların ve sağlık çalışanlarının söyledikleri ilk söz, bu hastalıkta moral motivasyonun çok önemli olduğu sözü gerçekleşmişti nihayet.
Soru: Sağlık sektöründe kurumlar arasındaki farkın siyahla beyaz arasındaki kadar keskin olduğunu herkes biliyor, ama doktorlar arasındaki farkın da bu kadar keskin olduğunu kaç kişi biliyor?
Uzun, upuzun bir tedavi süreci. Radyoterapi, masum gibi görünse de, insanı oldukça yoran, bazı duyularını ortadan kaldıran oldukça zor bir tedavi. Haftada bir kez verilen o hafif denen kemoterapi insanı üç gün elden ayaktan düşürüyor. İştah bozuluyor, sürekli bir bulantı, ağızda tat yokluğu vs. Bunların yanında, kan değerlerinin düşmemesi için iyi beslenmek de gerekiyor. Tam bir paradoks. Tüm bunlara dayanabilmeyi sağlayan bir tek güç var: Umut! Bu yan etkiler geçecek, tümör de gidecek, iyi olacağım… Bu arada tribündekilerin tezahüratlarını unutmamak gerekir. Arayan tüm yakınlarım, dostlarım güçlü olduğumu, iyi bir insan olduğumu ve Allah’ın izniyle bu illeti yeneceğimi söylüyorlardı sürekli olarak. Doğaldır ki bu insanlar başka ne diyebilirler?
Soru: Hastaya, hele de bir kanser hastasına, üstüne üstlük doktor olan bir kanser hastasına nasıl geçmiş olsun diyebileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Yüreklendirmeye çalışan tezahüratlar, tedaviler, umut ve moral motivasyonu artırmak için gösterilen çabalar… Somatik olarak savaş veren, yıpranan vücut ile uğraşılıyor hep kanser tedavilerinde. İnsan yapısının sadece somatik bir yapı olmadığını, bir beyni, çeşitli duyuları, kısacası bir ruhu olduğu hep gözardı ediliyor. Yaşanan savaş çok ilginç; tedavi-bedensel yıkıntı, iyileşme umudu-başarısızlık korkusu, motivasyon arzusu-güçsüz, saçsız adama acıyarak bakan gözler, yürürken dengesizlik, ellerde uyuşukluk, ağızda mukozit, ishal veya kabızlık, vs., vs.
Soru: Tüm bu somatik yaşanmışlıkların duyuları nasıl etkilediğini, beyni ne kadar zorladığını, o kişiyi ruhen ne derece yaraladığını, kanser hastalarına mutlaka psikoterapi uygulanması gerektiğini, hatta daha ileri süreçlerde psikiyatrik yardım da verilmesinin uygun olacağını düşünen kaç onkolog vardır acaba?
İlk tedavim biraz iyileşme sağlasa da tam başarılı olmadı. Ardından beş seans “CyberKnife” denen daha güçlü ve daha lokalize etki edebilen bir tedavi aldım. Kısaca CyberKnife, tüm vücutta milimetreden daha hassas doğrulukla kanser tedavisi yapmak için tasarlanmış dünyadaki ilk ve tek robotik radyocerrahi sistemi olarak biliniyor. Bu sistem sayesinde radyasyon demetleri odaksal olarak kullanılarak, beyin ve vücuttaki kanserli bölgeler yüksek dozlarla tedavi edilebiliyor.
Sonuç yine beklenenden uzaktı. Bir yıl geçmişti ve ben yine aynı yerde, aynı endişelerle ve daha da yıpranmış bir vücut ve ruhla kemoterapi tedavisi alacağımı öğrendim. Kızdığımı belli etmiyordum ama, artık tezahüratlar da inandırıcılığını kaybetmiş, hatta bazen de sinirlendirmeye başlamıştı. Umutlar tükeniyor, beklentiler sonuçlanmıyordu bir türlü ve hala hiç kimse duygularımın, ruhumun ne halde olduğunu sormuyordu.
Yirmibir gün arayla 6 seans üçlü (cisplatin+taksotel+5FLU) kemoterapiye başladık. Bu kemoterapi denen bence sözde tedavi, insanı insanlığından çıkarıyor. Dostlarınız yalnızca yataklar ve yastıklar oluyor, onlardan uzaklaşamıyorsunuz, hep yatmak hep uyumak istiyorsunuz. Bu savaşta da yukarıda saydıklarımı misli ile yaşadım. İlave olarak beşinci seanstan sonra DVT (derin ven trombozu) oldum, altıncı seanstan sonra da pulmoner emboli geçirip dört gün yoğun bakımda yattım. Bu arada, hala hiç kimse duygularımın, ruhumun ne halde olduğunu sormuyor. O PET (pozitron emisyon tomografi) denen sevimsiz tetkik yine yapıldı ve sonuç hala başlangıç noktasındaki durumum. Tümör konseyi yine toplandı, artık tıbben yapacak bir şey olmadığı, radikal bir cerrahi ile belki sağkalımda % 5’lik bir artış olabileceği, buna karşılık yaşam kalitemin çok düşeceği söylendi. Seçim bana aitti, ailem bile kararı bana bıraktı. Ben de kararımı verdim; gittiği yere kadar savaşacaktım.
İşte burada şans yüzüme güldü Prof. Dr. bir sınıf arkadaşım yaşadıklarımın travması ve bundan sonra yaşayacaklarım için psikolojik destek isteyip istemediğimi sordu. Hemen kabul ettim ve üç aydır haftada bir gün ilgi alanı kanser hastalarına psikoterapi olan psikoloğumdan destek alıyorum. Ne kadar rahat ve güçlü olduğumu anlatamam, Cumartesi gününün gelmesini dört gözle bekliyorum hafta boyunca. Her şeyimi anlatabiliyorum, bazen ailemi de seanslara dahil ediyor…
Halen zorluklarla boğuşuyorum, korkularım oluyor, ağrılarım oluyor, umutlanıyorum ardından yıkılıyorum, sosyal hayattan uzaklaştım. Son üç aydır psikoloğuma yaslanarak yaşadığım bu zorlu süreç bana çok önemli şeyler öğretti. Özetleyecek olursam;
1. Bir hekimin önce bir hasta olarak bir doktora başvurmasını, sonra da hasta yakını olarak hastanede bulunmasının önemini bir kez daha anladım. Böylece yapılan davranış hatalarını yaşayarak gözlemleyebilir.
2. Bir hekimin hastasına, hele de kanser hastasına daha duyarlı yaklaşması gerektiğine inandım.
3. Her hastanın bir birey, bir insan olduğunun asla unutulmaması, en azından kendisiyle konuşurken yüzüne bakılması ve yazılı onam için yapılan bilgilendirmelerin gerçek anlamına uygun yapılması gerektiğine inandım. Çünkü, doktor olmama rağmen kemoterapinin yapacakları açık açık anlatılmadığı için ilk tedaviden sonra panik atak geçirdim.
4. Başta kanser hastaları olmak üzere, eğer mümkünse tüm hastalara psikolojik destek sağlanmasının çok önemli olduğunu anladım. Basit bir örnek verecek olursam; yazmaya başladığımda yaşadığım olayları tekrar hatırlamak beni çok rahatsız etti. Ama psikoloğum bunu yapabileceğimi defalarca söyleyerek beni yüreklendirdi ve sizlerle hastalık sürecimi paylaşabildim.

Dr.Aydemir YALMAN


Meme Kanseri Hakkında Son Gelişmeler

Dün sabah sevgili Zeyno Tüzkan’ın davetiyle katıldığım bir bilgilendirme toplantısından söz etmek istiyorum sizlere.   

Point Otel’in Barbaros Bulvarı’nda açtığı yeni otelin en üst katında bir salonda yapılacak olan toplantının ilk konuğu azman bir martı olunca hepimiz fotograf makinalarımıza davranıverdik.

Bu irilikte bir yırtıcı ile açık denizde karşılaşan canlının vay haline.

Toplantının açılış konuşmasını Mentor ekibinden Ceren Çerezi yaptı ve konuşmasını sunmak üzere, Dr. Canan Gürsel‘i davet etti. Amerikan Hastanesi cerrahlarından olan Dr. Canan Gürsel’in paylaştığı bilgilerden bazılarını maddelemeye çalıştım.
-Kadınlarda en sık görülen kaser tipi meme kanseridir.
-Kanser nedeni ile ölümlerde; meme kanseri ikinci sıradadır.
-Dünya üzerinde her 11 dakikada bir kadın meme kanseri nedeni ile can vermekte ve her 3 dakikada bir kadın bu hastalığa yakalanmakta.
-Gelişmiş ülkelerde sıklığı artarak görünmekte.
-Meme Kanserine yakalanma yaşı günümüzde 30 lara kadar düşmüş.
-Bu hastalıkta en büyük risk “Kadın” olmak.
-Genetik risk faktörü taşımayan kadınlar da meme kanserine yakalanabiliyor.
-Alkol kullanımı, yüksek kalorili beslenme, yağ içeriği fazla gıda tüketimi, menopoz sonrası aşırı kilo alma riski artıran nedenler olarak sıralandı.
-Meme büyüklüğü risk faktörü değil. Küçük göğüslü kadınların yanlış inançlarla taramalarını ihmal etmemeleri söylendi.
Meme Kanseri ile ilgili konu başlıkları olan bu bilgilendirmelerden sonra; Dr. Canan Gürsel bizlere Profilaktik Mastektomi konusunda bilgiler verdi.   
-Meme dokusunun hastalık oluşmadan koruma amaçlı alınma operasyonu
-Genellikle meme cildi ve başı korunarak yapılan bir cerrahi müdahele.
-Meme dokusu korunarak, hastanın kendi dokuları veya implantlar korunarak plastik cerrahi ile yeni meme yapılabiliyor.
-Genetik testi pozitif kadınlara uygulanabiliyor.
-Tek memede kanser olan kadınların karşı memesine yapılıyor.
-Psikolojik yardım almalarına rağmen meme kanseri korkusuyla başedemeyen hastalar uygulanıyor.
-Takip imkanı olmayan hastalara uygulanıyor.
Dr. Canan Gürsel; koruyucu mastektomi kararı verilirken, hastanın ayrıntılı olarak bilgilendirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Daha sonra söz alan Dr. Reha Yavuzer; bizlere, Meme Rekonstrüksyonu hakkında bilgiler verdi. Slaytları izleyip, Reha Hocanın anlattıklarını dinlerken; bu ameliyatları yapan doktorlara ve uzmanlara sahip olduğumuz için bir yandan sevinip, bir yandan da ekonomik açıdan bu ameliyatların kısa sürede sağlık sisteminin de karşılayabileceği meblağlara ulaşmasını diledim.
Dr. Reha Yavuzer’in sunumundan başlıkları da şöyle sıralayayım;
-Meme Kanseri nedeniyle meme dokusunun cerrahi olarak alınması giderek artan sayıda gerçekleştirilen bir operasyon.
-Mastektomi nedeniyle meme dokusu alınan bir kadının meme dokusunun yeniden yapılandırılması işlemine meme rekonstruksiyonu deniyor.
-Meme dokusu gibi kadınlar için gerek fiziksel açıdan gerekse psikolojik açıdan bu kadar önemli bir organın kaybında plastik cerrahinin sunabilecekleri çok fazla.
-Meme onarımı, zamanlama açısından iki dönemde yapılabilir. Bunlardan biri eş zamanlı ya da anında onarımdır. Bu durumda, meme kanseri tanısı konulmuş hastalarda, meme kanseri ameliyatının gerçekleştirildiği seansta, mastektomi işlemi yapıldıktan sonra yeniden meme yapılması söz konusu.
-Sağlık konusunda toplum olarak çok özensiziz.
-Erkekler otomobillerine gösterdikleri hassasiyeti bedenlerine göstermiyorlar.
-Sağlık kararları, doktorların elini kolunu bağlıyor.
-Sağlık sigortaları kar telaşıyla kaliteli malzeme kullanımını engelliyorlar.
-Kamuoyu bu konularda daha çok şeyi sorgulamalı.
Reha Hoca’nın slaytlarını izlerken; bedenimizin ne müthiş bir makine olduğunu bir kez daha hayranlıkla gördüm. Kendi kendini onarabilen bir makineyiz bizler. Bilim adamları bunu ancak keşfedebildiler. Sırt kasınızı ters çevirip, göğüs dokusuna dönüşmesini sağlayan doktorların sayısının hızla artmasını dilemek, hastalığın yok olmasını dilemekten daha gerçekçi olabilir mi, ne dersiniz?


Hayatınızda Ne Olursa Olsun, Gizlice Mutlu Olun

Son zamanlarda yine çok sayıda genç dostun mutsuz, umutsuz ve bezgin olduğuna tanık olup, kendimce minik önerilerle yardımcı olmaya çalıştım. Beni pek de can kulağıyla dinlediklerini sanmıyorum. Akşamüstü sevgili MarjinalPN ekibinin özenle hazırladığı, Marjinal Yaklaşımlar Bülteni kesinlikle Hızır gibi yetişti imdadıma.
Çok sayıda başlıkta, çok sayıda güzel yazı arasından, hemen dikkatimi çekeni başlıktaki yazı oldu.
Canımı sıkan bir durumla karşılaştığımda, sıklıkla yaptığım minik antremanın aslında başarılı bir çözüm olduğunu görmek hoşuma gitti. Aşağıdaki alıntıyı okuyun, hatta  Dr. Robert Henry Schwenk’in diğer yazılarını da internetten bulup okuyun ve kendinize iyi davranın.

(ALINTIDIR)
Hayatınızda Ne Olursa Olsun Gizlice Mutlu Olun
Dr. Robert Henry Schwenk

Sır tutabilir misiniz? Ama gerçekten büyük bir sırrı saklayabilir misiniz? Eğer yapabilirseniz, kendinizi mutlu etme konusunda herkesten bir adım öndesiniz demektir.

Hepimizin hayatlarında farklı derecelerde dramlar her an yaşanır. Kontrolümüzün dışında pek çok olay gerçekleşir. Bu durumla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Steve ofisime geldiğinde bir kamyonun altında kalmış kadar kötü görünüyordu. Gerçekten de elbiseleri kirliydi ve hafiften burnu kanıyordu.

“Sana ne çarptı?” diye sordum.

Steve şöyle cevap verdi: “Size gelirken yolda soyuldum. Zaten son zamanlarda hayatım rayından çıkmış gibi. Karım çocukları da alıp beni terk etti. 17 yıllık işyerimden ayrıldım. Annem iki hafta önce vefat etti. Babamı zaten daha önce kaybetmiştik. Ayrıca evimi ipotek ettirmek üzereyim. Ben sadece pek mutlu değilim.”

Özür dilerim ama, Steve’in o kadar şey sıraladıktan sonra “Ben sadece pek mutlu değilim” değilim demesi beni az kalsın güldürüyordu. Steve bunu komiklik olsun diye söylememişti. Bu söz yaşadıklarının özeti gibiydi. Öncelikle onunla tuvalete gittik ve elini yüzünü yıkadık. Sonra konuşmak için tekrar ofisime döndük. Steve’in yetiştirilme tarzına göre hayatta mutluluk iyi bir işe sahip olmakla, doğru semtte oturmakla, belli bir marka arabayı sürmekle ve iyi bir aileye sahip olmakla yakından ilişkiliydi. Ve Steve tüm bunları birkaç hafta içinde kaybetmişti.

Steve’e “Sana özel bir yöntem öğreteceğim. Bu, problemlerini iyileştirmeyecek ama onlarla yüzleşirken sana yardımcı olacak. Sır tutabilir misin?” dedim. Eminim ona bu pek hafif geldi ama o an her şeyi deneyebilecek bir durumdaydı.

Ona mutluluğun dışarıda değil, içeride olduğunu söyledim. Eğer isterse büyük bir trajedinin ortasındayken bile mutlu olabileceğini belirttim. Sadece bunu hatırlaması ve içinde bulunduğu her duruma uygulaması gerekiyordu. “Maalesef senin de ilk elden deneyimlediğin gibi dış şartlara bağlı olmak, mutluluk getirmez. Kendine her zaman iç dünyanda sığınabileceğin bir liman yaratmalısın. Böylece hiçbir şey seni mahvedemez” dedim.

İçinizde dış dünyadan kaçıp sığınabileceğiniz bir yer oluşturmalısınız. Burası sizin için evrenin merkezi olmalı. Burada hiçbir şeyin mahvedemediği sonsuz bir uyum yakalayabilirsiniz. İşte ne olursa olsun, her zaman mutlu olabilen insanların sırrı buradadır. Kendi içlerinde bir merkez yaratmalarında. Siz de günde birkaç dakikanızı içinizdeki merkezi bulmak için ayırarak bu insanların arasına katılabilirsiniz.

Etrafımızdaki dünya yerle bir olabilir ama biz her şeye rağmen yine de mutlu kalabiliriz. Dış dünyadan etkilenmemek, bu dünyadan elinizi ayağınızı çekeceğiniz anlamına da gelmiyor. İçinizdeki bu yerde ruhunuzu yenileyebilir ve güçlü yanlarınıza ulaşabilirsiniz. Günde birkaç dakikanızı ayırarak içinizdeki merkezi bulmak, problemlerinizi çözer mi? Hayır. Ama kesinlikle onlarla baş etmenizi kolaylaştırır. Mutluluğunuzun kendi ellerinizde olduğunu görün ve şu an kendi mutluluğunuzu sağlamak için her gün birkaç dakikanızı ayıracağınıza dair kendinize söz verin.

Müge’den not: Yazıya eklediğim fotograflar benim “gizli yerlerim” 🙂 Zorlu durumlarda hemen kendimi oralarda gezerken hayal ediyorum, deniz kokusunu duyup, rüzgarı yüzümde hissedip toparlanıyorum. En kısa sürede sizler de kendinize ruhunuza iyi gelecek gizli yerler bulun.


1. Kök Hücre Araştırmaları Kongresi

Sokaktaki insanın günlük hayhuy arasında farkında bile olmadığı tıbbi gelişmelere imza atılıyor ülkemizde. Geçtiğimiz günlerde; 28 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında Sapanca’da gerçekleştirilecek kongrenin duyurusunun yapıldığı bir toplantıya katıldım. Prof.Dr. Erdal Karaöz (Kocaeli Üniversitesi Kök Hücre ve Gen Tedavileri Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kök Hücre Anabilim Dalı Başkanı) yaptığı açılış konuşmasında kök hücre ve kordon kanı gibi konularda kamuoyunun bilinçlendirilmesi ve doğru bilgilendirilmesinin önemine değindi. Disiplinler arası işbirliği anlayışıyla birçok hasta/hastalık ve uzmanlık derneklerinin katkılarıyla, Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’nün himayelerinde gerçekleştirilecek kongrenin ana temalarını “Nöromusküler (Miyopatiler, vb.), Nörodejeneratif (Parkinson hastalığı, vb.), Omurilik Yaralanmaları, Kardiyovasküler, Göz ve otoimmun hastalılar, Kısırlık, Plastik ve rekonstruktif cerrahi, Doku mühendisliği, Gen tedavileri, Diş hekimliğinde kök hücre ve kanser kök hücresi olarak belirlediklerini söyleyen Dr. Karaöz, bu konu başlıklarını içeren oturumlarda 35’i yurt dışından 37’si yurt içinden olmak üzere 72 bilim insanının gerçekleştirdikleri çalışmalara ilişkin klinik öncesi ve klinik verilerini anlatacaklarını belirtti.

Kongre süresince her oturumda alanında yetkin bilim insanlarının konuşmacı olarak yer alacağını ve yaptıkları son klinik ve preklinik çalışmalarının sonuçlarını kongrede açıklayacaklarını belirten kongre başkanı Prof. Dr. Erdal Karaöz, ilk gün dünyada ilk kez kadavradan elde edilip hücrelerden arındırıldıktan sonra hastanın kendi kök hücreleriyle donatılarak elde edilen nefes borusunu 30 yaşındaki bir kadın hastaya naklederek yaşamasını sağlayan ekibin başkanı Prof. Dr. Paolo Macchiarini’nin konferansıyla başlayacak süreçte hem
ülkemizden hem de dünyanın farklı kurumlarından çok önemli bilim insanlarının çalışma sonuçlarına tanık olunacağını sözlerine ekledi. “Günümüzde, modern tıbbın güncel yöntemlerle kesin olarak tedavi edemediği bazı hastalıklar vardır. Bu tür hastalıkların kesin tedavilerinin sağlanması hasar gören hücre-doku veya organların biyolojik işlevlerini yerine koymak (rejeneratif tıp) ya da tamir etmek (reparatif tıp) ile mümkün olabileceğini düşünülmektedir.Bu sürecin önemli biyolojik unsuru “Kök Hücreler”dir. Son yıllarda, bu alanda klinik öncesi araştırma ve klinik denemelere ilişkin birçok rapor yayımlanmaktadır. Ülkemizdede kök hücre
alanında Ar-Ge çalışmaları yürüten birçok merkez faaliyete geçti ve birçoğu da kurulma aşamasındadır.” diyerek sözlerine devam eden Prof.Dr. Karaöz, ülkemizde kök hücre, doku/ organ mühendisliği ve gen tedavileri konusunda çalışan ve konuya ilgi duyan bilim insanları/genç araştırmacılar, hasta ve hasta yakınları ile bu alanda şimdiye kadar evrensel bilime önemli katkılar sağlamış temel ve klinik bilimcilerin bir araya gelmesini sağlayarak oldukça geniş kapsamlı paylaşım ve tartışma platformu oluşturacak olan bir kongre düzenlenmesini hedeflediklerini belirtti. Ayrıca, Göz hastalıklarında kök hücre, kardiyo-vasküler hastalıklarda kök hücre, plastik cerrahide kök hücre, plastik cerrahide kök hücre uygulamaları, kök hücreden dişi yumurta- insülin hücresi üretimi, ve kanser tedavisinde kök hücre gibi başlıkları içeren
oturumlarda da yurt dışı ve ülkemizden çok önemli araştırmacılar sunular yapacaklarını sözlerine ekledi.  

Yapılan çalışmalar anlatılırken zaman zaman heyecandan not almayı bile unutmuşum. Kısaca söz etmek istediğim bazı önemli noktalar şunlar;

-Kök hücre ile 3 boyutlu organ inşa edilebiliyor, nefes borusu ve mesane yapmayı başarmışlar

-Kök hücre ile kas yapımında çok önemli adımlar atılmış, karaciğer ve kalp de yakında müjdesi verildi,

-Tip 1 diyabet ve MS gibi hastalıklar için çok umut verici sonuçları kongrede paylaşacaklar

-Omurilik hasarları, Parkinson, ALS gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisine yönelik önemli çalışmaları Prof.Dr.Guido Nikkah ve Prof.Dr.Jan Puszak aktaracaklar

-Orta yaşı geçenlerde eklem ve kıkırdak yenilenmesi çok zor dize kök hücre verilerek kıkırdak yapılması konusunda ilerlemeler kaydedilmiş.

-Kanser hastaları için normalden 4 kat daha güçlü hücre üretilebiliyor,

-Kök hücre çok hızla çoğalıyor, hastalık tedavilerinde yüksek hızda üremesi tabii ki çok önemli,-İnsan kök hücresinde ilaç üretilebiliyor.

-Omurilik hasarı konularında kök hücre çalışmalarında çok umut verici sonuçlar alınmış,

-Glokom denen illet göz hasarı için sinir hücrelerini 3 kat koruyacak çalışmalar yapılıyor,

-Erkek kısırlığında devrim niteliğinde bir çalışma ile embriyon kök hücreleri üretilmeye çalışılıyor.

-Rejenerasyon konusunda kök hücre çalışmaları ile müthiş başarılara ulaşılmış.

Bütün bu konularda ilerleme kaydedilmesi ve hızla kamu kullanımına sunulabilmesi için de ilaca ödenen patent gibi kök hücre ve kordon kanı için de patent ödenebilmesi için bir an önce kordon kanı ve kök hücre bankası oluşturulmalı, bu konuda kamuoyuna mutlaka doğru ve eksiksiz bilgi ulaştırılmalı.

Kanımca şu sıralarda, Sapanca’da gerçekleştirilen, çok istediğim ama katılamadığım oturumlarda daha pek çok mucize diye adlandırılabilecek tıbbi yenilikten söz ediliyor. Kongre sonrası sunulacak açıklamaları da sizlerle paylaşacağım.

Linkler
http://kokhucrekongresi2011.org http://stemcell2011.org

Hepinize sağlıklı günler dilerim


18. Avrupa Obezite Kongresi, ECO2011

Mayısın son haftası İstanbul önemli bir kongreye ev sahipliği yaptı. Bir rastlantıyla uçak yolculuğu sırasında tanıştığım, Cincinnati Üniversitesi Kanser ve Hücre Biyolojisi öğretim görevlisi Prof. Nira Ben-Jonathan’dan İstanbul’da yapılacağını öğrendiğim ECO2011 isimli bu kongreyi izlemek istedim. Organizasyonu yapan Figür firmasının; konusuna hakim, başarılı ve nazik yetkilisi Zeyno Tüzkan sayesinde; yazımda sizlerle paylaşacağım önemli bilgiler edindim. 18. Avrupa Obezite Kongresi (ECO 2011); 25-28 Mayıs 2011 tarihleri arasında, İstanbul Lütfü Kırdar Kongre Merkezi’nde, Avrupa Obezite Araştırma ve Türk Obezite Araştırma Deneği’nin iş birliği ve  Prof. Dr. Volkan Yumuk’un başkanlığında gerçekleştirildi.   

Yoğun katılımlı ilk oturumlardan birinde, Uluslararası Obezite Araştırma Derneği’nden Dr. Tim Lobstein, gıda şirketlerinin rekabeti sonucunda çocukları hedef alan çok sayıda reklam yapıldığını, çocukların maruz kaldığı abur cubur reklamlarını kontrol etmek konusunda Avrupa Komisyonu’nun dayandığı “sözde” öz denetimin, istismar edildiğini, çocuklara hangi gıdaların reklamının yapılacağı, reklamların televizyonda ne zaman yayınlanacağı, hangi yaştaki çocukların hedef alınacağı konusunda herhangi bir tutarlılık olmadığını, sonuçta abur cubur yeme konusunda çocukları kandıran bu güçlü yayınları kontrol edilme standartlarının düşük olduğunu söyledi. Dr Lobstein sözlerine, “Durum çok karmaşık. Ancak şaşırmamamız gerekir.  Gıda sektöründe rekabet çok yoğun ve şirketler her zaman kendi çıkarlarına öncelik verecektir. Çocuklara yönelik gıda pazarı milyarlarca Euro değerinde ve bu pazardan pay almak için yürütülen mücadele, iç savaşı andırmaktadır. Bu bağlamda öz denetim, duman perdesi gibidir. Willem Buiter’in finans sektörü için söylediği gibi, öz denetim bir kişinin kendisi için önemli olan şeyleri denetlemesinden ibarettir.” diyerek devam etti. Dr. Tim Lobstein’a göre, “Kolay bir iş olmamakla birlikte, çocukluk çağı obezitesini %50 oranında azaltmayı başarırsanız, yaşam boyu sürdürülmesi halinde, ortamda yaklaşık %10 oranında bir iyileştirmeye karşılık gelmektedir. Çocukluk çağı obezitesinin çarpıcı bir şekilde ortadan kaldırılması (%100’lük bir azalma, başarılması neredeyse imkansız), yaşam boyunca %20 oranında bir iyileşmeye karşılık gelmektedir. Sözlerine ” Çoğu insan, onlarca yıla yayılan süreler içinde kilo alır ve kilo vermenin zor olduğunu düşünürler. Genç bir yetişkin olarak sağlıklı bir başlangıç yapsanız bile, orta yaşa ulaştığınız zaman aşırı kilolu olma yönünde büyük bir risk taşırsınız ve bunun beraberinde getirdiği sağlık sorunları ile yüzleşirsiniz.” diyerek devam eden Dr. Lobstein; salondakilerin çoğunun da desteklediği şu son cümleleriyle konuşmasını bitirdi. “Kilo alma yönünde teşvik eden tüm unsurlarla mücadele etmek için harekete geçmek gerekmektedir. Bir diğer deyişle, meşrubatlar ya da yağlı gıdalara vergi konulması gibi mali teşvikler, reklamların sınırlandırılması ve yerel ortamların, egzersiz yapmak için güvenli ve hoş mekanlar halinde getirilmesi önemlidir.”

Türkiye’de ise durum şöyle; şişmanlık sorununun; son 10 yılda kadınlarda %65 oranında, erkeklerde ise %30 oranında artış gösterdiği saptanmış. Bölgelere göre şişmanlık en fazla İç Anadolu’da (yüzde 25 ), en az ise Doğu Anadolu’da (yüzde 17.2 ) saptanmış. Her 2 ev kadınından 1’inin şişman ve kadınların şişmanlığının tamamına yakınının da hastalık getiren ”elma” tipinde olduğu ortaya konmuş. Türkiye’de her 3 kadın ve her 5 erkekten 1’inin şişman olduğu saptanmış.Şişmanlık; endüstrileşmiş, gelişmiş ülkelerde daha sık, kadınlarda erkeklere göre ve şehirlerde köylere göre daha sık görülüyor. Şişmanlığa neden olan durumları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Alınan bazı ilaçlar ve hormonlar: Kortizon kullanımı veya psikiyatride kullanılan bazı ilaçlar

2. Beslenme alışkanlıkları:Sık yemek yeme, aşırı yeme, yağlı yemek yeme ve ihtiyaçtan fazla kalori almak

3. Hormon hastalıkları:    a) Cushing sendromu denilen böbrek üstü bezinin fazla çalışması hastalığı   b) Hipotiroidi (Tiroid bezinin az çalışması)   c) Polikistik over sendromu (Obezite,kıllanma ve infertilite ile seyreden endokrin hastalık)   d) Büyüme hormonu yetmezliği   e) Hipogonadizm denilen seks hormon azlığı

4. Sosyoekonomik ve psikolojik faktörler

5. Genetik faktörler

6. Hareketsiz yaşam

Yapılan çalışmalar, şişmanlık oluşumunda kalıtım veya genetik faktörlerin % 25-40 oranında rol oynadığını göstermiş.Şişman kişilerin çocuklarında şişmanlık görülmesi 2-3 kat daha fazlaymış. Anne ve babanın her ikisinin şişman olması durumunda çocuklarının %80’ ninde erişkin yaşta şişmanlık gelişirmiş. Anne veya babadan biri şişman ise çocuklarda %40, her ikisi normal kilolu ise %10 oranında şişmanlık gelişme riski varmış. Çocukluk çağında (3-10 yaş arası) aşırı kilolu olan çocukların %50 ‘sinde erişkin dönemde aşırı kilolu olma riski varmış..Şişmanlığın genetik nedenleri uzun yıllardan beri araştırılmakta. Toplumda sık görülen şişmanlığı ortaya çıkaran birçok genetik bozukluk var. Fransa ve Almanya da şişman ailelerde yapılan çalışmalarda 10 numaralı kromozomdaki belirli bir alanın şişmanlıktan sorumlu olduğu ortaya çıkarılmış. Bu alandaki genlerin incelenmesi ile şişmanlığa neden olan genler daha iyi ortaya çıkarılabilecek.Şişmanlığın neden olduğu hastalıkları da sıralayalım yeri gelmişken:Hipertansiyon-Tansiyon yüksekliği, Diabetes Mellitus-Şeker hastalığı, Kalp hastalıkları, Safra kesesi taşı, Karaciğer yağlanması, Artroz, Reflü özofajit, Gut-Ürik asit artışı, Kanser sıklığında artış (Kadınlarda meme, rahim kanseri, erkeklerde kolon kanseri artar). Adet görme bozuklukları, polikistik over, Psikolojik bozukluklar (Aşağılık duygusu, kendine güven azalması, sosyal yaşamdan uzaklaşma). Felç-inme sıklığı artıyor, Uyku apnesi sıklıkla rastlanıyor. Kadınlarda tüylenme-Hirsütizm, Karaciğer yağlanması oluşuyor.

Bir sonraki gün yapılan oturumda, Uluslararası Obezite Araştırma Derneği (IASO) ve ona bağlı Uluslararası Görev Gücü (IOTF)  yayımladıkları bildiride, Birleşmiş Milletler’den gelişmekte olan ülkelerin sorunlarını ele alırken obezite konusunu da ciddi şekilde değerlendirmelerini talep ettiklerini belirttiler. Uluslararası Obezite Araştırma Derneği Başkanı Profesör Philip James “Bu yıl sonlarında New York’ta gerçekleştirilecek olan BM bulaşıcı olmayan hastalıklar zirvesi kapsamındaki hazırlık çalışmalarında, obeziteye de yan konu olarak yer verilebilir” uyarısını dile getirdi. “Bu tür vurguların daha önce tütün kullanımının kontrol altına alınması, yemeklerde tuz kullanımının ve alkol tüketiminin azaltılması gibi alanlarda yapıldığını gördük. Ancak pek çok ülkede obezitenin yol açtığı sorunlar yakında tütün kullanımının yol açtığı sorunların dahi önüne geçebilecek nitelikte ve eğer hemen harekete geçilmezse, bu savaşı kaybedeceğiz.” dedi.Prof James gıda temini konularına daha fazla önem verilmesi gerektiğine dikkati çekerken, BM’nin dünya çapındaki gıda ve beslenme stratejilerinde lider rol üstlenmesi gerektiğini de vurguladı. “Bu gezegen üzerinde 9 milyar insanı güvenli, emniyetli ve besleyici şekilde beslemeye hazırlıklı olmalıyız. Açlıkla mücadele etmek yetmez; sağlıksız, yağlı ve şekerli yiyecek ve içeceklerin yol açtığı obezitenin gıda eksikliğinden kaynaklanan eski hastalıklardan kaynaklanan sorunların yerine geçmemesini sağlamak zorundayız.” diyerek devam eden Prof James’e göre “Bu BM’nin ortak bir görüş bildirmesi için tek seferlik bir fırsattır. Küresel ısınmayı azaltmak için çevre politikalarımız var, açlık ve yetersiz beslenmeyle mücadele için politikalarımız var ve bulaşıcı olmayan hastalıkları önlemeye yönelik politikalarımız da var. Bu çeşitli politikaların hepsi, devlet iradesi de olursa, insan sağlığına katkıda bulunmak amacıyla küresel seviyede gıda temini politikalarına da yansıtılabilir.”
Oturum aralarında sergi salonunda yer alan çalışmaları görüntüledim, fotograflara da bir süre sonra buradan ulaşabilirsiniz.

ECO2011 bildiri

www.iaso.org

www.iotf.org

 


Meme kanseri ve cerrahi müdaheleler

Bu sabah Taksim Point Otel’de düzenlenen ilginç bir bilgilendirme toplantısına katıldım. Johnson and Johnson-Mentor’dan Ceren Çerezci’nin zarif açılış konuşmasıyla başlayan toplantıda; önce VKV Amerikan Hastanesi Genel Cerrahlarından Dr. Canan Uzel’in Meme Kanseri konusunda yaptığı bilgilendirici sunumu izledik.

Meme kanserini tamamen önleyecek bir yöntemin ne yazık ki henüz olmadığını belirten Uzel sözlerine, hastalık oluşmadan yürütülen stratejiler ile  hastalığın oluşma olasılığının düşürülebileceğini anlatarak devam etti. Dr. Canan Uzel sunumunda, meme kanserinden  korunmak ve riski azaltmak için yapılabileceklerin çok önemli olduğunu, ancak riski azaltsak da bu hastalığa yakalanma olasılığının her zaman bulunduğunu hatırlattı. Erken tanının da en az korunmak kadar önemli olduğunu belirten Dr. Canan Uzel; düzenli egzersiz ve fizik aktivite, sağlıklı beslenme (yağdan fakir,bol lifli ve bol sebze ve meyva), kilo almaktan kaçınma, alkol tüketiminin azaltılması, emzirmenin teşvik edilmesi ile hastalık riskinin azaltılabileceğini sözlerine ekledi. Kadınlarda 20 yaş ve üzerinde her ay kendi kendine meme muayenesi yapılması, 35 yaş ve üzerinde yıllık doktor kontrolleri, ultrasonografi, 40 yaş ve üzerinde her yıl tarama mamografileri yapılmasının da büyük önem taşıdığını anlatan Dr. Canan Uzel; gelişmiş ülkelerde daha sık görülen meme kanserinden her 11 dakikada bir kadının kaybedildiğini ve her 3 dakikada bir kadının bu hastalığa yakalandığını belirtti.       

Daha sonra söz alan yine aynı hastaneden, Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Bölümü’nden Prof.Dr. Reha Yavuzer bizlere; meme kanseri nedeniyle meme dokusunun cerrahi olarak alınmasının giderek artan sayıda gerçekleştirilen bir operasyon olduğunu, meme dokusu gibi gerek fiziksel açıdan gerekse psikolojik açıdan bu kadar önemli bir organın kaybında plastik cerrahinin neler sunabileceğini anlattı. Yazıyı uzatmamak için detaylı bilgileri dosya olarak ekliyorum, fırsat buldukça okuyabilir yakınlarınızla paylaşabilirsiniz. Sağlık konusunda toplum olarak özensiz olduğumuzu söyleyen Prof.Dr. Yavuzer, örneğin erkeklerin otomobillerine gösterdikleri hassasiyeti bedenlerine göstermediğini belirtti.
Sunumunun sonunda yeni alınan sağlık kararlarının, doktorların elini kolunu bağladığını, sağlık sigortalarının kar telaşıyla kaliteli malzeme kullanımını engellediklerini de söyledi. Kamuoyunun bu konularda daha çok sorgulaması gerektiğini de sözlerine ekledi.

MEME KANSERİ TEDAVİSİ

MEME KANSERİ İLE NASIL SAVAŞABİLİRİZ

MEME KANSERİ NEDİR VE NEDEN ÖNEMLİDİR

Meme Rekonstrüksyonu


Panasonic Kişisel Bakım Ürünleri

Marjinal ekibinin düzenlediği etkinliklere katılmayı seviyorum. En zor geçen günümden sonra bile,  güleryüzle ve ilgiyle karşılanacağımı bildiğim için mutlaka gücümü toplayıp onların organizasyonlarına gitmeye çalışırım. Bu kez de yanılmadım, yine bütün ekip güleyüzle, isimleriyle hitap ederek kapıda karşılıyorlardı gelen konukları. Daveti düzenleyenlerin, toplantı öncesi size dair notlar almış olması ve sizinle ilgili detayları hatırlıyor olması ayrıca takdir ettiğim özellikleri. Panasonic ekibinden İletişim Müdürü Özge Özcan ve Kişisel Bakım/Beyaz Eşya Ürün Sorumlusu Ceren Öner’de onlardan hiç geri kalmıyorlardı. Daha önce Kanyon’da düzenlenen Viera etkinliğinde de bizleri güleryüzle ağırlayan bu iki zarif işkadınıyla yeniden sohbet etmek çok hoşuma gitti.Toplantının düzenlendiği salonun özelliği nedeniyle, günışığını kaybetmeyen bir saatte toplanıldı, zevkle düzenlenmiş salonda, dostlarla leziz ikramlar ve müthiş manzara eşliğinde sohbetler edildi. İlerleyen saatlerde beklenen diğer konuklar da ulaşınca Özge Özcan’ın hoşgeldiniz ve açılış konuşmasıyla başlayan ve bizlere Panasonic Kişisel Bakım ürünlerini anlatmak üzere sahneye davet ettiği Ceren Öner’in, hepimizin  ilgiyle izlediği sunumuyla devam etti. Sunumun en dikkat çekici  ürünü ” 6 sı bir arada” olarak söz edilen ES-WD92-P oldu. Türünün en gelişmiş modeli olan bu epilatör; %100 suya dayanıklı, yıkanabilir, iki diskli, 48 cımbızlı bir epilasyon sistemi. Ayak bakım başlığı ile de salondaki bütün kadın konukların gönlünü kazandığı kesin 🙂 Erkek bakım ürünlerinde ise 4 bıçaklı, ıslak(köpüklü)/kuru işlevi olan folyolu traş makinesi ES-RF31-S dikkat çekiciydi. Erkeklerde vücut bakımının da öne çıktığı belirtilerek sunulan ER-GY30-K ürünü epey talep görecektir bu yaz. Saç kesme makinesi ve epilatörün tanıtımı için kullanılan iki mankenin, birer mizansenle sundukları ürün uygulamaları da ilgiyle izlendi. Toplantı sonrasında ikramlarla sohbete devam edildi, ürünler konuklar tarafından denendi ve tabii epey şakalaşıldı 🙂 Teşekkürler MarjinalPN ve Panasonic, hem eğitici hem de eğlenceli bir akşamdı. Ürünler hakkında detaylı bilgilere; kadın kişisel bakım ürünleri için buraya, erkek kişisel bakım ürünleri için de şuraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Bir dervişin ardından…Victor Ananias

2002 de tanıdım Victor Ananias’ı. Buğday Derneği’nin Kemeraltı’ndaki merkezinde uzun saatler sohbet etmiştik. Danışmak ve öğrenmek istediğim konuların fevkinde bilgiler alıp, onun sayesinde başka bir dünyaya gözlerimi açmıştım o gün. Doğada kapladığımız yerin ne kadar önemli olduğunu, yaptığımız her şeyin doğanın dengesini bozduğunu onunla tanıştıktan sonra daha çok idrak etmiştim.      
Önceleri vaktim ve durumum uygun olduğundan Buğday yönetiminde birlikte görev yapmaya çalıştım. Derneği elimden geldiğince destekledim. Sonra aile büyüklerinin hastalıkları nedeniyle vakitsizlik ve tepetaklak olan mali durumum nedeniyle sadece gönüllü olarak yapılanları ileterek destek oldum. Öğleden sonra Buğday’dan gelen mesajı okuduğumda boğazıma kocaman bir yumru tıkandı, gözlerimden yaşlar boşaldı. İnanmak istemedim. Dünyanın önde gelen ekolojik ürün fuarlarından biri olan Biofach Amerika’yı düzenleyen New Hope Media tarafından, ekolojik yaşam ve tarım alanında dünyada geleceğin beş liderinden biri  olarak gösteriliyordu. Daha birkaç gün önce hepimize mesaj yazıp, 6 martta Ta-Tu-Ta  Çiftlikleri yararına maraton koşacağını ve hepimizden destek beklediğini yazmıştı. O hayat dolu, huzur veren, pırıl pırıl genç adamın öldüğüne inanmak çok zor. Şimdi bizlere düşen, onun başlattığı, uğruna yıllarını verdiği Ekolojik Yaşam ve Organik Tarım konularında daha çok destek olmak ve bildiklerimizi kitlelerin de bilmesini sağlamak. 2006 yılında yeni yıl yazısı olarak bizlere yolladığı bir mesajı sizlerle paylaşacağım. Ekledğim linklere de tıklayarak Victor’un ne kadar değerli bir insan olduğunu okuyabilirsiniz.
Victor’dan:
“Gündüzler uzuyor. Yine güneş yılında gündüzlerin uzayıp gecelerin kısaldığı döneme geldik. Hâlâ geceler oldukça uzun, hava soğuk, açısından dolayı güneş ışınlarını direkt olarak aldığımız saatler oldukça az yaza göre ama değişimin yönü yaza doğru.
Ekolojik, bütüncül felsefelerde konuşurken sıkça “an” dan, “an’ı yaşamak”tan bahsedilir, hep bilgeliğin “an”da olduğu söylenir. Doğruluğunu içimizde hissederiz genelde, doğrudur, daha önce yaşamış, yazmış, hizmet etmiş, paylaşmış bilge kişilerin de “an” da olma konusunda bir çok öğretileri vardır.
Birkaç gündür sabahları erkenden günü dinlemeye, anı yaşadığım bazı işler, pratikler yapmaya başlarken farkettim güneşin gittikçe daha erken doğduğunu, gecelerin kısaldığını. Aslında yazdığım gibi geceler hâlâ uzun, günlük fark ancak bir iki dakika. Normalde bu kadar küçük bir değişimi farketmeyebilir insan, herhangi bir soğuk, kısa kış günü olarak yaşayabiliriz haftalarca her günü. Öyle de oluyor zaten, birçok kez erguvanların tümü açınca, baharın büyük değişimi gerçekleşince farkına varabiliyoruz değişimin, ‘yaz geldi, günler uzadı’ diyoruz. Ya da ‘karpuz mevsimi geldi, karpuz çıktı’ diyoruz sanki o karpuz birden bire peydahlanmış gibi.
İnceleyerek; özen, dikkat, sevgi, çaba ve teslimiyet ile değişimi farkedebilir, içinde yer alabilir ve hatta etkileyebiliriz. An’da olmak aslında geçmişe ve geleceğe yolculuk etmeden her ikisini de farkederek her an, anın değişimi ile birlikte değişerek yaşamak.
Ustalık her anı yeniden, tek tek ama hepsi birbiriyle bağlantılı olarak hisedebilmek. Yön verebilmek için orada olmak lazım doğru, ama aynı zamanda nereden gelip nereye gittiğini, nereye doğru yönlendiğini de bilmek, hissetmek gerek.
Bu hafta bu köşedeki paylaşım felsefi bir yılbaşı yazısı oldu, gelecek haftalarda “değişim”in pratik örneklerini konuşarak devam edebilmek üzere,
An’ınız kutlu olsun ! “

Victor Ananias
Victor Ananias 1

Victor Ananias 2

Victor Ananias 3

Victor Ananias4


İpana Pro-Expert ile Galata’da keyifli saatler

19 şubat cumartesi Galata Building’de düzenlenen  İpana Pro Expert Blogger Etkinliğine katıldım. Öğle saati başlayan brunchlı etkinlikte,  dostlarla selamlaşıp, sevgili Maksut Aşkar ve ekibinin el emeği göz nuru hem leziz hem ilginç sunumlu ikramlarıyla ağzımızı  tadlandırıp, sunumun yapılacağı bölüme geçtik. P&G ürün müdürünün yaptığı kısa açılış konuşmasından sonra yine P&G den Profesyonel Akademik İlişkiler Müdürü Diş hekimi Merve Aksoy söz aldı ve ağız-diş sağlığında nelere dikkat etmemiz gerektiği konusunda bizleri bilgilendirdi.  

Sunum süresince öğrendiklerimiz arasında en iç acıtanı, Türk halkının haftada bir diş fırçalama oranı idi. Kişisel temizlik konusunda titiz bir toplum olmadığımız ortada ama haftada bir diş fırçalamak da iyice vahim. İzlediğimiz videolarda tanık olduklarımızdan sonra, sanırım salondakilerden her biri yakın çevresini diş bakımı konusunda taciz edercesine bilgilendirecektir. Açıkçası benim niyetim bu yönde. İlkokul yıllarında çene yapımdaki bozukluk nedeniyle ortodonti tedavisi gördüğüm sırada o zamanlar kullanılan yöntem ve malzemelerin sebep olduğu çürüklerin çok sıkıntısını yaşadım. Dişlerin önemini kaybettikten sonra değil, ağzımızda sağlamken hatırlayıp bakımlarını yapmak en iyisi. Zaten diş hekimleri de bu konuda hemfikirler.

Koruyucu ağız bakım ürünlerini tercih ederek ve düzenli dişhekimi kontrolü ile daha sağlıklı bir ağıza sahip olunabilir. Diş eti bakımına ve hassasiyetine yeni bir bakış getiren İpana Pro-Expert; bakteriyostatik etkisiyle plağı azaltma, diş etlerimizi koruma ve hassasiyet oluşumunu önlemeye yardımcı bir ürün. Ipana Pro-Expert fırçalamayı izleyen 12 saat içinde plak bakterilerini %33 e kadar azaltabiliyor. 6 ay içerisinde diş eti enflamasyonunda %21 e kadar azalma sağlıyor. Diş eti kanamalarında ise %57 ye kadar azalma, hassasiyet oluşumunda da %44 e varan azalma görülüyor. İki güçlü içeriğin yani kalay florür ve sodyumheksametafosfatın aynı anda kullanıldığı ilk diş bakım ürünü olan İpana Pro-Expert;  leke oluşunda 2 haftalık kullanımda %96 ya varan oranda azalma sağlıyor.    

Merve Aksoy’dan sonra söz alan Estetik Dişhekimliği Akademisi Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Diş hekimi Ayşegül Demirağ da koruyucu ürünler ve diş hekimleri ile işbirlikleri sonucu artık estetik diş hekimliğinin öne çıkmaya başladığını anlattı. Dişlerimizi günde 2 kez fırçalamanın yeterli olacağını, fazlasının diş minelerine zarar verebileceğini belirtti. Gün içerisinde ağzımızın tazelenmesi için gargara ürünlerinin kullanılmasını önerdi. Tabii bütün bu konuşmalar ve ekrandaki videolar sırasında, sevgili Maksut Aşkar’ın birbirinden leziz, ilginç sunumlu pekmez ve soyalı çıtır somonları, füme etli kişniş kremalı profiterol topları, diş fırçaları üzerine sıkılarak yenilen levrek mousseları ve peanut butter brownieleri de damağımızı şenlendirdi. Sunum bitiminde katılan bütün konuklara Oral-B Triumph kablosuz diş fırçası seti ve İpana Pro-Expert için hazırlanmış özel set armağan edildi.

Bir başka sürpriz de tanıtımın yapıldığı Building ekibinin armağanı olan hediye çekleriydi. Aynı gün bir başka etkinliğe daha katılacağımdan her biri farklı desinger imzalı güzel giysilerle ilgilenmeyi daha sonraki bir tarihe bırakıp çıkarken, diğer hanımlar raflardaki ürünler ve askılardaki giysileri denemeye başlamışlardı bile. Bu keyifli daveti düzenleyen, bizleri ağırlayan, sunumlarıyla bilgilendiren ve birbirinden keyifli armağanlarla evlerimize uğurlayan İpana Pro-Expert yetkililerine, Maksut Aşkar ve ekibine, Buildings çalışanlarına ve tabii e postayla daveti yapan ekip adına, sevgili  Göksel Köse’ye çok teşekkür ederim.


Söyleşi: Didem Altınbaşak Tulgan

Yeni yılda, blog yazılarıma yeni bir kategori ekleyerek devam ediyorum. Kendi alanında başarılı olmuş kadın girişimciler öncelikli olarak, yaptığı işe saygı duyarak başarıya ulaşan her isme sorular sorup, öğrendiklerimi sizlerle paylaşmayı planlıyorum.
İlk konuğum; bir rastlantıyla yolumuzun kesiştiği, Didem Altınbaşak Tulgan. Didem Hanım gülüşü gözlerinde başlayan, dinamik ve kararlı bir iş insanı, duygusal ve sevecen bir anne, iyi eğitimli bir üst düzey yönetici. Emek ve çaba ile, var olmayan bir pazarın yaratılabileceğini ispatlayan, geçen yıl Endeavor Türkiye, bu yıl da Endeavor global girişimcisi seçilen Rafinera markasının yaratıcısı. 2010’un son günlerinde, Rafinera ofisinde işine özen gösteren, geliştiren, bu genç ve başarılı kadın girişimciyle yaptığım keyifli söyleşi sırasında öğrendiklerimi, aşağıda sizlerle paylaşıyorum.
Didem Altınbaşak Tulgan’ı kendi cümlelerinizle anlatır mısınız?
– 1978 yılında İstanbul’da doğdum. Sırası ile St. Benoit Fransız Lisesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Johnson & Wales Universitesi mezunuyum. Evliyim ve 3,5 yaşında Nil adında bir kızım var. MBA’imi tamamladıktan sonra Türkiye’ye döndüm. Yaklaşık 5 sene ilaç sektöründe (Abdi İbrahim A.Ş.) ürün müdürü olarak çalıştım.  Rafinera’nın kurucu ortaklarından biriyim. İyi bir fikir olarak aklıma ilk geldiği andan bugüne kadar Rafinera’nın geçtiği tüm süreçlerde aktif olarak rol aldım. Şimdiki görevim de markayı ve operasyonu yönetmek.
Rafinera’yı nasıl kurdunuz?        
-İlaç sektöründe Ürün müdürü olarak çok yoğun bir tempoda çalışırken kızım Nil’e hamile kaldım. Hamileliğim çok kolay geçmedi, özellikle beslenme düzenimde çeşitli değişiklikler olması gerekti. O iş yoğunluğunda bu yeni beslenme düzenine ayak uydurmam oldukça güç, hatta imkansız gibiydi.
Hamileliğimin son safhasında işi bıraktım, Boston’a taşındım ve daha önce yurt dışında eğitimim sırasında da faydalandığım “meal plan” sistemleri tekrar hayatıma girdi, uymam gereken beslenme düzeni problem
olmaktan çıktı. Kızım doğduktan sonra bu tip bir sistemin Türkiye’de olup olmadığını araştırdım. Olmadığını görünce bu iş fikrini yakın çevreme açtım ve bir iş planı üzerinde çalışır buldum kendimi. Böyle bir sistemi Türkiye’ye en uygun hale getirmek ve aynen benim hamileliğimdeki gibi özel beslenme düzenlerine ihtiyacı olanların en arzu edeceği şekle sokmak için neler yapılabileceğine odaklandım.  Sonunda bu iş planından Rafinera ortaya çıktı. Rafinera’nın sunduğu kişiye özel beslenme planı servisini Türkiye’de sunan başka bir firma yok. Sağlıklı yemek veya ev yemeği tarzında servis veren firmalar olsa da, besin kalitesi, kişiye özel mönüler, beslenme uzmanı desteği gibi bütün bir servis sadece Rafinera ile mümkün. Yirminin üzerinde farklı beslenme planı ile; sadece kilo vermek isteyenleri değil, sağlıklı ve dengeli beslenmek isteyen herkesi hedefliyoruz. Kişiler ister kilo vermeyi, ister formda kalmayı, ister vejetaryen beslenmeyi veya hamileliğe uygun beslenmeyi hedeflesinler, kendilerine yaşam biçimlerine en uygun paketleri sunabiliyoruz.
Menülerde ne gibi yiyecekler var ve kişiye özel menüler nasıl hazırlanıyor?
-Beslenme planlarımızı hazırlarken önceliğimiz sağlıklı ve dengeli beslenme prensibi ile uyumlu olması. Kişilerin hedefleri ne olursa olsun amacımız onların sağlıklı beslenerek hedeflerine ulaşmalarını sağlamak. Bu ilk kriterimizden sonra, kişilerin hedeflerine göre belirledikleri plan dahilinde tamamen kendi tercih ve ihtiyaçlarına göre kendilerine özel mönüler oluşturup, dahil oldukları programdan keyif almalarını öncelikli tutuyoruz. Beslenme planları ile ilgili ilk karar, günlük mönünün tasarlanması
aşamasında veriliyor. Müşterilerimizden fiziki verilerini ve hedeflerini alıyoruz. Buna göre almaları gereken kalori ve bunların hem öğünlere, hem de besin gruplarına dağılımını hesaplıyoruz. Daha sonra servis edilecek öğün ne olursa olsun bu donelere uygun oluyor. Günlük servis aşamasında da yine müşterilerimizden aldığımız özel tercihler devreye giriyor. Sahip olabilecekleri besin alerjileri veya kesinlikle yemedikleri ürünler bizim için çok önemli bilgiler. Bu iki farklı bilgi grubu eşliğinde, müşterilerimizin günlük menüleri ve her öğünlerini teker teker çalışıp hazırlıyoruz.
Rafinera ekibini tanıyabilir miyiz?
-Konusunda uzman ve yeniliklere açık, harika bir ekiple çalışıyoruz. Onları isim isim tanıtayım sizlere:
İdil Şanal – Mutfak Şefi / Koordinatör
İstanbul’da doğdu. İstanbul (Erkek) Lisesi ve Koç Üniversitesi’ni bitirdikten sonra bir Halkla İlişkiler şirketinde çalışmaya başladı. Kısa bir sürede kurumsal hayat düzeninde pek de mutlu olmadığını fark ederek, her zaman tutkusu olan yemekle uğraşmak üzere ilk adımını attı ve Ulus 29’un mutfağında çalışmaya başladı. Yıllardır süregelen fazla kilo sorununa eğilmesi ve yemekle arasındaki aşk-nefret ilişkisini çözümlemeye başlaması, yine bu döneme rastladı. Yaklaşık 35 kg kilo verirken, yemek yemenin sadece lezzet ve hazdan ibaret olmadığını, insanın hayatla olan ilişkisinde çok daha büyük bir yeri olduğunu anlamaya başladı. Bu alanda ilerlemek için yurtiçi ve yurtdışında çeşitli eğitimler alarak farklı mutfaklarda çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönerek Rafinera ekibine katıldı.
Mine Öcalan – Diyetisyen
Konya’da doğdu. Beslenme ve sağlığa olan ilgisiyle Erciyes üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik bölümünden mezun oldu. Eğitimi sırasında farklı kurum ve sektörlerde yaptığı stajlardan edindiği bilgileri harmanlayarak Rafinera’da diyetisyenlik görevine başladı.
Toplumun bilinçlenmesi ve sağlıklı beslenmesi konusundaki hayallerini gerçekleştirmek hedefi ile Rafinera üyelerine kendileri için en uygun olan servisin verilmesi ve ihtiyaç duyduklarında onlara yol göstermek için heyecanla çalışıyor.
Sandra Franko – Müşteri İlişkileri Koordinatörü
İstanbul’da doğdu. Özel Alman Lisesi’ni bitirdikten sonra, bireylerle ilgilenmek ve onlara yardımcı olmak istediği için Koç Üniversitesi Psikoloji bölümünden mezun oldu. Farklı firmaların farklı departmanlarında faaliyet gösterdikten sonra edindiği tecrübe ile eğitimini birleştirerek Rafinera müşteri ilişkileri koordinatörlüğü görevini üstlendi. Rafinera üyelerinin isteklerini daha iyi anlayarak, onlara en iyi ve kaliteli hizmeti sağlayabilmek için sonsuz bir enerji ile çalışıyor.
—–  —– —-
Didem Hanım’la, markası Rafinera üzerine sohbetimiz bu kadar, gerçi çocuklarımız, eğitim vs üzerine de sohbet ettik onunla ama yazı uzamasın diye eklemedim. İleride bir başka başlık altında bu keyifli sohbetten yine alıntılar yaparım.
Rafinera  sistemi, size faydaları, beslenme paketleriyle ilgili detaylara mavi  renkli yazılara tıklayarak ulaşabilirsiniz Rafinera Bireysel Paketler.
Söyleşide kullandığım görseller ve detay dosyası için, iletişim ajansı Communication Sese yetkilisi Doğuş Erdal’a çok teşekkürler.

Sayfalar:1234567