:::: MENU ::::
Browsing posts in: Hayata dair paylaşımlar

Yeni denizlere yelken açmak…

Istanbul bagrinda hancerler 2004

“Yeni denizlere yelken açmak hayalim var. Denizci bir babanın genleri mi, yoksa maceracı ruhum mu bunu isteyen karar veremiyorum bazen. Babamla çıktığım deniz yolculuklarında geminin burnunun köpüklerle suları yararak ilerlemesini izlemek hep hoşuma gitmiştir. Güzel havalarda gemiye eşlik eden yunuslar, her daim yanıbaşımızda uçan martılar, güneşin denize aksi içime huzur ve mutluluk veren görüntülerdir. O yıllarda internet denen muhteşem çözüme sahip olmadığımız için yeni yerler hakkında bilgi alacağım kaynaklar kitaplar ve dergilerdi sadece. Bulabildiğim bütün kaynaklardan yararlanıp gideceğim rotada nereleri gezmem gerektiğini not ederdim. Daha önce oralara gitmiş birilerini tanıyorsam, ilgilerini çeken ve önerecekleri yerleri sorup yazardım unutmamak için. Yedi denizi gezen babam, hiperaktifin biri olduğundan ilgisi çabuk dağılır, sorduklarıma yarım yamalak cevaplar verirdi sanki, ya da belki araştırıp öğrenirsem daha kalıcı bilgim olacağını düşünürdü, kimbilir. Doğan Kardeş dergisi, Resimli Bilgi, henüz o yıllarda Turkiye’de basılmamış orijinal Brittanica ciltleri ve National Geographic dergileri özene bezene sakladığım kaynaklarımdı. İlgi alanımdaki ülkelerin fotoğraflarına uzun uzun bakar, hayallere dalardım.

Kız Kulesi'nden Istanbul 2004

Şimdilerde uzaklara gitmeyi daha da çok istiyorum. Sadece yeni yerler görmek değil isteğim, bu güzel ülkenin ve yaşadığım şehrin planlı şekilde çirkinleştirilmesine, tarihi eserrlerin yok edilesine tanık olmak canımı acıtıyor, karşı durmaya gücüm yetmediğinden kaçma isteğim artıyor.
Hem babamın işi dolayısıyla, hem de kendi işlerim nedeniyle Türkiye’de, Avrupa ve Amerika’da pekçok yeri gezme şansım oldu. Kıymetini bilmediğimiz, hor kullanıp zarar verdiğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Politik amaçlara ve ranta kurban edip yok ettiğimiz doğal güzelliklere, tarihi eserlere sahibiz. Yıllar önce Kavacık sırtlarındaki çirkinliği görüp gözyaşlarına boğulan Japon konuklarımın “siz ne vurdumduymaz bir milletsiniz, bu doğal ve tarihi zenginliğe sahip şehir bizim olsa, onu bir fanusa koyar asla zarar görmesine izin vermezdik” cümlesinin yarattığı utancı hiç unutmuyorum. O zamandan beridir ki İstanbul ile ilgili yıkıcı kararların protesto edileceği her eylemde gücüm yettiğince yer almaya çalışırım. Çarpık kentleşme konusunda bilgilendirebileceğim herkese derdimi anlatmaya çalışırım. Başarım tartışılır, çoğu zaman ellerim göğsümde, gözlerimden yaşlar akarak izliyorum olan biteni, gücüm yetmiyor. En ağırıma giden de, bu güzel şehre 80 li 90 lı yıllarda doğmuş olanların, İstanbul’un tarihi dokusunu görmezden gelip, şehrin siluetini değiştiren gökdelenlere methiyeler yazması.

Çırağan sırtında Conrad oteli 2004

Kadıköy’den vapura binip Beşiktaş’a giderken objektifime takılanlar, Avrupa ülkelerinde asla rastlayamayacağınız bir görmemişlik ve rant hırsı sonucu çirkinleştirilen binlerce yıllık güzelliğin yok oluşu. Menderes iktidarıyla başlayan yozlaşma, 90 lardan sonra iyice hızlandı. Sanki taşralılar bu güzel şehirden intikam alıyorlar. Yaptıkları her eğreti bina, bu şehri biraz daha çirkinleştirmeye yarıyor. Yeniliğe, şehirlerin gelişmesine kesinlikle karşı değilim. Ama bu çalışmalar; tarihi bir şehrin en değerli varlığı olan silüetini değiştirerek olmamalı. Pek güzel manzarası var diyerek 50 lerin başında Hilton’a imar izni verilerek başlanan çirkinleştirme hamlesi, ilerleyen yıllarda hızlanarak 80 lerde Dolmabahçe Sarayı sırtına dikilen Sivasotel (evet bu ad ona daha çok uyuyor) ve İstanbul’un kalbine çirkin bir hançer gibi saplanan Süzer Plaza ile devam etmiştir.

Tabii Taksim meydanı ve civarında altmışların sonları, yetmişlerin başlarında yapılan o zamanki adlarıyla Intercontinetal, Sheraton Otelleri, 80 lerden sonra yükselen Harbiye Orduevi kulesi de unutulmamalı. Yine 60 larda Tarabya’nın en güzel noktasına kondurulan eski Tarabya Oteli (bir ara daha da rezil bir görüntüyle İkitelli de camlı plaza şekline girmişti sonra ne olduysa eski haline benzer şekilde yenilediler), Yeşilköy sahilindeki Çınar Oteli de yanlış yerlerde dikilen binalar. Yıldız sırtlarına Özal zamanı yapışan Conrad Oteli, çirkinliğinden dem vurduğumuz Karayolları binasına inat , son alamet dikiliyor şimdilerde Boğaz sırtına, Tabanlıoğlu projesi olan Zorlu kuleleri. Bunlara, arap zevki çirkinlik abidesi Sapphire’ı da ekleyince görüntü daha da çirkinleşiyor. Şehri yüksek binalarla yenilemek isterseniz, silueti bozmayacak yeni ve uzak alanlar seçersiniz. Beylikdüzü, Kurtköy vs. yerlerde yükselen binalara sözüm yok, çünkü tarihi eserlerin sırtına saplanan hançerlere benzemiyorlar. Amaca uygun şekilde “yeniliği” temsil edebiliyorlar. Paris bu konuda en sevdiğim örnektir. Tarihi şehir özenle korunur, duvara el ilanı bile asamazsınız. Nerede kaldı ki tarihi surlara eğlence yeri yapmak. Hiç mi akıllarına gelmemiştir Trocadéro ve Eiffel manzaralı rezidanslar yapmak. Ya da Roma da Colosseum manzaralı bir alışveriş merkezi inşa etmek isteyen hiç mi olmamıştır. Avrupa’nın pekçok şehrinde fazla çaba harcamadan tarihi filmler çekebilirsiniz. Çünkü doku aynen korunmuştur. İstanbul’da ise dönem filmi çekmek artık pek mümkün değil . Adalar’da çekilen birinci dünya savaşı dönemi dizisinde arka planda asfalt yollar görmek beni epey rahatsız ediyor. Geçtiğimiz günlerde dostlarla sohbet ederken Ihlamur Kasrı’ndan kayıklara binilerek gezmeye çıkıldığını anlatan arkadaşımızı dinlerken, şimdilerde orada dikilen kuleler geliverdi gözümün önüne ve uzaklara yelken açmak fikri yeniden düştü içime.”

Ruh halim yine bu şekilde. Dün uzun saatler açık havada gezdim İstanbul’u. O güzelim siluete yapılan bütün saldırılara rağmen hala mağrur, hala güzel bu şehir. İki gün önce, yine rant meraklılarından birinin Haydarpaşa’ya stad yapma konulu beyanatını görünce, yeni denizlere yelken açma isteğim depreşti ve 2010 yılında Martı dergisinde yayınlanan bu yazımı sizlerle paylaşmak istedim, yeniden.


Ben Yokum

 

Hristiyan değilim ne de musevi, ne müslüman ne de hindu, Budist, sufi ne de zen. Hiç bir dine ait değilim.

Hiç bir din ya da kültür düzenine ait değilim.

Ne doğu, ne batıdan geldim, ne deniz, ne de yerden çıktım.
Ne tabii, ne havai, ne de çeşitli maddelerden oluştum.

Ben yokum.
Ne bu dünyada varım, ne de öteki dünyada.
Ne Ademden, ne Havvadan, ne de başka bir başlangıc masalından çıktım.

Yerim yersiz, izim izsiz.
Ne vücut ne de ruhum.

Sevgiliye aitim.
İki dünyayı bir gördüm,
Bir onu çağırdım, bir onu bildim.

Önce, sonda, dışta, içte,
Sadece o,
nefes alan,
Ve nefes veren
İnsanım.

Mevlana

 

Sevgili dostlar Defne D.Ünal’a hatırlatma için, Hülya Özbudun’a da görsel için teşekkür ederim.


Dinle…

 

Duymak, işitmek yetmez; dinle. Öyle dinle ki, ses ve söz önce bilgi’ye sonra hikmet’e dönüşsün. Koyun kaval dinler gibi değil, ağaç topraktan, yaprak yağmurdan suyu çeker gibi dinle. Kulağın kapağı yok, açman gerekmez; aklını aç, kalbini aç, insafını aç ki dinlemiş olasın.
Mesnevi’den

Bu sabah sevgili Okan Sönmez‘in bir paylaşımıyla hatırladım bu güzel satırları ve sizlere de hatırlatmak istedim. Google aramalarında bulduğum değerli yazar M. Said Karaçorlu‘nun güzel bir çalışmsından alıntılayarak yazdım. İsme tıklayarak yazının aslına erişebilirsiniz.


TEDxReset 02.02.2012 Quo Vadis?

2 şubat sabahı; soğuk ve karlı havaya rağmen bütün cesaretimi toplayıp gittim TEDxReset 2012 ye. Sevgili Uğur Özmen ve Osman Özmen’le karşılaşıp sohbet ederken, can dost Çağan Çağlar da katıldı bizlere, hasret giderip gülüştük. Salonda yerimizi aldık ve Ali Üstündağ’ın konuşmasıyla “resetlenme” maratonumuz başladı. Hava muhalefeti nedeniyle seneye bahar aylarında toplanacağımızı duymak sanırım benim gibi çok sayıda kişinin de hoşuna gitmiştir.  

İlk konuk; Dr. Joseph Riggio idi ve bizlerle “Karar Alma Estetiği” başlıklı sunumunu paylaştı. Onun hakkında daha detaylı bilgilere ŞURAYA tıklayarak erişebilirsiniz.

Özcan Bostancı ve İsmail Özger sahneyi aldılar ve salondaki çok sayıda kişinin kafasını karıştırmayı da başardılar. İki mühendisin az bir bütçeyle, bolca azimle hayallerine yaptıkları yolculuğu ve yaşadıklarını paylaştılar. Videoyu ŞURAYA tıklayarak izleyebilirsiniz.

 

Sonraki konuk; Alastair Smith New York Üniversitesi’nde siyaset profesörü. Siyasetçilerin kazanmaya değil değişime odaklanması gerektiğini söyleyen Alastair Smith, “Liderler için iyi olanın halk için olmadığını” ve “sadece savunmasız otokratların reform yapacağını” da sözlerine ekledi.

Gün boyunca salondakileri sarsan konuşmalar yapan 3 TEVİTÖL
öğrencisinden biri olan Enver Utku Batur sahne alıp “Önyargılarımız” dan
söz etti. Kendisinden izlemenizi öneririm ŞURAYA tıklayınız

2 adet TED videosunu farklı sıralarla izledik, ben buraya ikisini peşpeşe ekliyorum mutlaka izleyin. İlk videoda Christopher McDougall
insanoğlunun ilk çağlarda hayatını kurtaran koşma yeteneğinin, uygarlıkla birlikte tutkuya dönüşmesini anlattı. Videoyu ŞURAYA tıklayarak izleyebilirsiniz.

İkinci videoda ise Sebastian Wernicke her TEDTalk’un altı kelimede özetlenebileceğinden söz etti. ŞURAYA tıklayarak izleyin.   

Kahve arasından önce başarılı genç sanatçı Valerie Deniz’in performansını izledik. Videosunu ŞURADAN izleyebilirsiniz.

Salona döndüğümüzde sahnede bir sandalye üzerinde oturan Asimo benzeri robot bekliyordu bizleri. Prof.Dr. Levent Akın’ın “Arkadaşım Bir Robot” başlıklı sunumunu da keyifle izledik. Isaac Asimov’un “Bir robot insana zarar veremez veya etkisiz kalarak bir insanın zarar görmesine izin veremez” kanunu ile başladığı sunumda, günümüzde robot yapımı ve kullanımı konularında bilgiler vardı.

Boğaç Kerem Göksel de bir TEVİTÖL öğrencisi, “Yeni Dünyada Ben Kimim” başlıklı sunumuyla sahne alan ve kendinden emin tavrıyla salondaki çok sayıda kişiyi kendine hayran bırakan bu müthiş genç; İngilizce, İspanyolca, Fransızca Ve Latince konuşuyor. Sunumunu ŞURADAN izleyebilirsiniz.

Sonra Semih Yalman aldı sahneyi ve bizleri içimizde yolculuğa çıkardı. Müzikli sohbet kıvamındaki sunumu hepimizin içine huzur verdi. Videosu ŞURADA

Farklı oturumlarda sahnede sunum yapan 3 TEVİTÖL öğrencisine de bayıldım. Twitter yansımalarında bir iki ayrık otu dışında, çoğunluk da benimle aynı kanıdaydı. Önce anne ve babalarını, sonra da onlara bu olanakları sunanları tebrik ediyorum. Daha çok parlak zihinli genç yetiştirecek bu tip oluşumların da hızla artmasını diliyorum.

Sahneye bir gelecek tasarımcısı Thomas Frey geldi ve herkesin kafasını  
iyice karıştırdı.  “Gelişmekte Olan Eğitim Pazarı: Fildişi Kuleler Yıkılırsa” başlıklı sunumunda yakın gelecekte online eğitim sistemine geçileceği ve 4 yıllık yüksek öğrenim dönemlerinin ve “milyonlarca” evet milyonlarca mesleğin ortadan kalkacağını söyledi. Thomas Frey ABD’nin eğitim sistemini internet üzerinden sunacak bir yapı oluşturduğundan da söz etti. 2004’den bu yana internet üzerinden eğitim veren Khan Academy’nin 2 bin 800 dersi varmış.

“Sanat Bizim Neyimize” başlıklı sıradışı sunumuyla Tunç   Topçuoğlu’da günün en ilginç konuşmacılarındandı. İzleyicilerin neredeyse tamamına “nah” çektirdiği sahne çok konuşulacaktır. Videosu ŞURADA tıklayınız.

Adnan Kurt’un “Anne Bak Siborg Oldum” başlıklı sunumunda yer alan ve araştırmalar sırasında kullanılan hayvanların olduğu bazı görseller beni ve salondakilerin bir kısmını oldukça rahatsız etti. Her ne kadar bilim adına yapılmış olsa da, hayvanlara elektrik verilmesi vs. içimin kaldıracağı şeyler değil. Robotik kolu gördüğümde Skynet fobimin devreye girdiğini de belirteyim. Videoyu ŞURADAN izleyebilirsiniz.

Berkay Üstün’de bir TEVİTÖL öğrencisiydi ve bizlere “Sınırların Ötesinden Tecrübe” anlattı. Sonsuzluk, şimdi ve sonsuzluğun ötesi diye
adlandırdı hayattaki duruşumuzu. “Gerçek mutluluğu etrafımda değil kendimde arıyorum” diyen Berkay; “Sonsuzluğun ötesi içimizdedir” diyerek sözlerini noktalarken salondakilerden en çok alkışı aldı.

Murat Oğuz Arcan bir hayalperest, bizlere hayalimizi gerçekleştirmeye odaklanıp hayal sürecini kaçırdığımızı hatırlattı. Hayallerimizde önemli olanın sonuç değil yolculuktur olduğunu söyledi.Videosu ŞURADA

Ahu Özyurt’un konuşması sırasında nefesini ayarlayamaması benim gibi bir hiperaktifin dikkatini dağıtmaya yetse de, salondakilerin; arada konfor alanlarından çıkıp resetlenmeleri gerektiği sözlerinden epey heyecanlandıklarını gözlemledim.

Vee Boğaziçi Jazz Korosu; sevgili Masis Aram Gözbek’in bu koroda ne kadar emeği ve alın teri olduğunu en yakından bilenlerden biri olarak gözyaşlarıyla izledim sahnedeki gençleri. Kısa süre önce yenilenen kadroyla sahne almışlardı ve harika bir performans sundular. Onlarla ilgili bir videoyu ŞURADAN izleyebilirsiniz.

Sahneye Mehmet Ali Çalışkan geldi ve salondaklilerin aklında kurumsal sosyal sorumluluk projeleri adı altında ne varsa, kelimenin tam anlamıyla döve döve silip süpürdü. Sunumu ŞURAYA tıklayarak izleyiniz.     

Hakan Gürsu bir Endüstri Ürünleri Tasarımcısı, inovasyon odaklı ürün tasarımlarıyla bilinen problemlere farklı çözümler üretiyor. Bizlere çöplerin hızla dünyamızı işgal ettiğini fotograflarla gösteren, “Plastik torbaları yeşile boyamak, geri dönüşüm değildir” diyen Gürsu; gayet hınzır fikirlerle çöplerden nasıl yararlanabileceğimizi anlattı.

Ve “Yeniden Yollara” diyerek Şafak Pavey sahne aldı. “Ne zaman felaketler ile karşılaşsam, gitmek istiyorum” diyen Pavey; “İran’da yalnızca ruj sürerek bir protestocu olabileceğimi öğrendim” diyerek devam etti sözlerine ve bir Afgan kampında tanıdığı Hasan adlı mültecinin doktor olma hikayesiyle göz pınarlarımı zorladı.  

Her yıl olduğu gibi bu yıl da sevgili Fatoş Karahasan günü toparlayan, hızla dinlediklerimizi; sükunetle sindirmemizi sağlayan ve günü özetleyen konuşmasını yaptı. Videoyu ŞURAYA tıklayarak izleyiniz.

Dinlediklerimizin, izlediklerimizin tadı damağımızda ayrıldık, sabah saatleri Quo Vadis / Yolculuk Nereye diyerek girdiğimiz salondan. Emeği geçen herkese teşekkürler. 2013 TEDxReset için geri sayıma başladım bile.


Şirket satışları üzücüdür

Uzun yıllar çalışma hayatının içinde olunca ve Bütünleşik Pazarlama İletişiminin bütün alanlarında görev alınca, elbet çalıştığınız şirketlerden veya iş yaptıklarınızdan hiç olmazsa birinin yabancılara satışına tanık oluyorsunuz. Satan ve satın alan taraflar kendileri adına çok sevinseler de, zaman içerisinde gördüğüm örneklerin çoğunda sonuç hüsran oldu. Bana hep belirli yaşa gelmiş çocukların satılıyor olması gibi korkunç gelir şirket satışları.
Başarılı işler yapmışsınız, rakipleri fena halde silkeleyip geçmişsiniz, kazançlarınız tavan yapıyor ve havalı yabancının biri çıkıp geliyor “al sana şu kadar para, sat bana şirketini” diyor.
İlk heyecan ve sıcak para pek güzel, ya sonrası. Şirketler yenilenirken arada telef olan çalışanlar, o günlere dek fütursuzca yaptığınız kampanyalara ikide bir “dur hele o iş öyle yapılamaz, bizim kurallarımız olmalı” uyarıları ve zaman içinde iyice silinip giden ana şirket.
Çok mu acımasız geldi yazdıklarım. Bire bir yaşandı bunlar, 99 yılında o zamanlar çalıştığım şirketi yabancılar almak istediler, patron da sıcak paraya dayanamayıp sattı. Aradaki sancılı dönemde canı yananlar, satın alan firmanın “çıkar çatışması olur” kaynaklı çıkışlarıyla yarım kalan yaratıcı projeler, yabancı merkezin kurallarının “yapılamaz” buyurduğu sosyal sorumluluk projeleri, yaratıcı ekibin katı kurallar nedeniyle bunalması gibi çokça olumsuzluk ve tabii bir süre sonra da yitip giden ana şirket.
Yıllarca didinip yoktan var edip büyüttüğünüz çocuğunuzu satar mısınız?
Bu sabah gözüme ilişen bir kaç paylaşımı görünce yine aynı üzüntüyü yaşadım. 2007 den beri başarılarını takip ettiğim genç ekibin, bir dünya devi tarafından (yok edilmek üzere) satın alınmasının heyecanı beni sarmıyor. Üzülüyorum, ama kendilerini tebrik ediyor ve bu kez kesinlikle haksız çıkmayı diliyorum.

Yazıda kullanılan görsel http://www.holylandmap.net/The_Little_Prince_Lands/efour.htm adesinden alınmıştır.


Meme Kanseri Hakkında Son Gelişmeler

Dün sabah sevgili Zeyno Tüzkan’ın davetiyle katıldığım bir bilgilendirme toplantısından söz etmek istiyorum sizlere.   

Point Otel’in Barbaros Bulvarı’nda açtığı yeni otelin en üst katında bir salonda yapılacak olan toplantının ilk konuğu azman bir martı olunca hepimiz fotograf makinalarımıza davranıverdik.

Bu irilikte bir yırtıcı ile açık denizde karşılaşan canlının vay haline.

Toplantının açılış konuşmasını Mentor ekibinden Ceren Çerezi yaptı ve konuşmasını sunmak üzere, Dr. Canan Gürsel‘i davet etti. Amerikan Hastanesi cerrahlarından olan Dr. Canan Gürsel’in paylaştığı bilgilerden bazılarını maddelemeye çalıştım.
-Kadınlarda en sık görülen kaser tipi meme kanseridir.
-Kanser nedeni ile ölümlerde; meme kanseri ikinci sıradadır.
-Dünya üzerinde her 11 dakikada bir kadın meme kanseri nedeni ile can vermekte ve her 3 dakikada bir kadın bu hastalığa yakalanmakta.
-Gelişmiş ülkelerde sıklığı artarak görünmekte.
-Meme Kanserine yakalanma yaşı günümüzde 30 lara kadar düşmüş.
-Bu hastalıkta en büyük risk “Kadın” olmak.
-Genetik risk faktörü taşımayan kadınlar da meme kanserine yakalanabiliyor.
-Alkol kullanımı, yüksek kalorili beslenme, yağ içeriği fazla gıda tüketimi, menopoz sonrası aşırı kilo alma riski artıran nedenler olarak sıralandı.
-Meme büyüklüğü risk faktörü değil. Küçük göğüslü kadınların yanlış inançlarla taramalarını ihmal etmemeleri söylendi.
Meme Kanseri ile ilgili konu başlıkları olan bu bilgilendirmelerden sonra; Dr. Canan Gürsel bizlere Profilaktik Mastektomi konusunda bilgiler verdi.   
-Meme dokusunun hastalık oluşmadan koruma amaçlı alınma operasyonu
-Genellikle meme cildi ve başı korunarak yapılan bir cerrahi müdahele.
-Meme dokusu korunarak, hastanın kendi dokuları veya implantlar korunarak plastik cerrahi ile yeni meme yapılabiliyor.
-Genetik testi pozitif kadınlara uygulanabiliyor.
-Tek memede kanser olan kadınların karşı memesine yapılıyor.
-Psikolojik yardım almalarına rağmen meme kanseri korkusuyla başedemeyen hastalar uygulanıyor.
-Takip imkanı olmayan hastalara uygulanıyor.
Dr. Canan Gürsel; koruyucu mastektomi kararı verilirken, hastanın ayrıntılı olarak bilgilendirilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Daha sonra söz alan Dr. Reha Yavuzer; bizlere, Meme Rekonstrüksyonu hakkında bilgiler verdi. Slaytları izleyip, Reha Hocanın anlattıklarını dinlerken; bu ameliyatları yapan doktorlara ve uzmanlara sahip olduğumuz için bir yandan sevinip, bir yandan da ekonomik açıdan bu ameliyatların kısa sürede sağlık sisteminin de karşılayabileceği meblağlara ulaşmasını diledim.
Dr. Reha Yavuzer’in sunumundan başlıkları da şöyle sıralayayım;
-Meme Kanseri nedeniyle meme dokusunun cerrahi olarak alınması giderek artan sayıda gerçekleştirilen bir operasyon.
-Mastektomi nedeniyle meme dokusu alınan bir kadının meme dokusunun yeniden yapılandırılması işlemine meme rekonstruksiyonu deniyor.
-Meme dokusu gibi kadınlar için gerek fiziksel açıdan gerekse psikolojik açıdan bu kadar önemli bir organın kaybında plastik cerrahinin sunabilecekleri çok fazla.
-Meme onarımı, zamanlama açısından iki dönemde yapılabilir. Bunlardan biri eş zamanlı ya da anında onarımdır. Bu durumda, meme kanseri tanısı konulmuş hastalarda, meme kanseri ameliyatının gerçekleştirildiği seansta, mastektomi işlemi yapıldıktan sonra yeniden meme yapılması söz konusu.
-Sağlık konusunda toplum olarak çok özensiziz.
-Erkekler otomobillerine gösterdikleri hassasiyeti bedenlerine göstermiyorlar.
-Sağlık kararları, doktorların elini kolunu bağlıyor.
-Sağlık sigortaları kar telaşıyla kaliteli malzeme kullanımını engelliyorlar.
-Kamuoyu bu konularda daha çok şeyi sorgulamalı.
Reha Hoca’nın slaytlarını izlerken; bedenimizin ne müthiş bir makine olduğunu bir kez daha hayranlıkla gördüm. Kendi kendini onarabilen bir makineyiz bizler. Bilim adamları bunu ancak keşfedebildiler. Sırt kasınızı ters çevirip, göğüs dokusuna dönüşmesini sağlayan doktorların sayısının hızla artmasını dilemek, hastalığın yok olmasını dilemekten daha gerçekçi olabilir mi, ne dersiniz?


Üniversite diploması ve altın bilezik konusu

Sizlerle zaman zaman hoşuma giden yazıları paylaşıyorum. Bu kez de genç dostum Baturay Özden‘in; üniversiteye hazırlanan veya şu sıralarda üniversitede öğrenci olanları yakından ilgilendiren bir yazısını paylaşmak istedim. Okuduğu okula çay sıra gidip, yol sıra dönen onlarca öğrenci tanıyınca bu yazıyı paylaşmayı daha çok önemsedim. Teşekkürler sevgili Baturay; yazdığın ve paylaştığın için.

Hani eskilerin gençlere meşhur nasihatıdır ya, “kolunda bir altın bileziğin olsun”. Buna katılmamak elde değil, ama günümüzde üniversite okuyan gençler bu konuda ne yapabilir. Üniversite diploması altın bilezik olmadığına göre ekstra bir şeyler yapmak lazım ama ne?   

Bu konu; tamamen altın bilezik dediğimiz elinden bir iş gelmesi durumunu nasıl tanımladığımızla ilgili. Atalarımız bu sözü söylerken o dönemde diplomaya ihtiyaç olmadan para kazanılabilecek meslekleri kastetmiştir. Eğer elektrik işlerinden anlıyorsanız, iyi bir marangoz iseniz, berberlik yapabiliyorsanız bunlar altın bileziklerden sayılırdı. Hala daha da öyle. Ancak üniversite öğrencilerinin okurken bu tarz işlerde ustalaşması neredeyse imkansız olduğuna göre; üniversite öğrencileri için, altın bileziği yeniden tanımlamanın vakti gelmiş demektir.

Üniversite döneminde kazanacağınız tüm yetkinlik ve beceriler sizin altın bileziğinizdir. Okurken öğrenci toplulukları ve sivil toplum örgütlerinde çalışarak iletişim, liderlik, proje yönetimi, organizasyon, kriz yönetimi gibi konularda kendinizi bir hayli geliştirebilirsiniz.

Hep söylediğim bir şey var; sivil toplum örgütleri iş hayatının simülasyonu gibidir. Bu simülasyonda ne kadar zaman geçirir, ne kadar hata yaparsanız gerçek oyuna o kadar hazır olursunuz. Üniversite yıllarında topluluğunuzun web sitesini yapmak, organizasyonlarınız için sponsor bulmaya çalışmak, sosyal medyada sesinizi duyurmaya çalışmak mezun olduğunuzda sizin altın bileziğiniz olacaktır.

Üniversiteler sadece akademik olarak bir şeyler öğrendiğiniz yerler değildir, olmamalıdır. Hepimizin söylediği gibi “zaten bunların ne kadarını mezun olunca kullanacağız ki” Madem öyle siz de mezun olunca kullanabileceğiniz şeyleri öğrenmek için üniversiteyi bir kaldıraç olarak görmelisiniz. Kendinizi geliştirmek ve kolunuzda altın bileziklerle mezun olmak istiyorsanız derslikler sizi kurtarmayacaktır. Sahada olmanız, koşturuyor ve terliyor olmanız lazım. Sınav dönemleri en çok yorulduğunuz değil, dinlendiğiniz zamanlar olmalı.

Hangi alanda kendinizi geliştirmeniz gerektiği sorusunun cevabı ise zaten sizde. Tutkunuz her neyse, hayaliniz her neyse üniversitede onunla ilgili bir şeyler yapın. İlk başta ne kadar çılgınca gelen fikirler olsa bile, emin olun o fikirler sizin atın bileziğiniz olacaktır.

Unutmayın; okurken cebinize koyacağınız her bilgi, beceri mezun olduktan sonra başarı ve paraya dönüşecektir.

 

(Yazıda kullandığım görsel sevgili dost Uğur Özmen‘in bir yazısından beğenilerek arşivlenmiştir.)


Alone…

We’re born alone, we live alone, we die alone. Only through our love and friendship can we create the illusion for the moment that we’re not alone. 

Orson Welles 


Aşk, aşk dedikleri…


Hemen her köşede kırmızı kalplerin, pembe pelüşlerin, vitrinlerde allı morlu hediyeliklerin uçuşmaya başladığı şu günlerde; sağda solda solda gözüme ilişenleri yazıverdim.
Birbirini tanıyalı iki hafta olmuş gençlerin “aşkım, cicişim” gibi hitapları; sevgiyi anlatmaktan çok, vıcık vıcık bir his veriyor bana. Saçını, kaşını gözünü, hatta diğer uzuvlarını beğendiği anda aşkından öleceğine karar verenlerle doldu ortalık. Bu kadar basit mi “aşk”, bu denli maddeleşip kolayca tüketilir olması mı gerekiyor.
Her on dakikada bir telefonla arayıp ulaşamayınca, kıskançlık krizlerine girmeler, neden baktınlarla hayatı hem kendine, hem sevdiğine hem de etraftakilere zehir etmelerle geçiyor günler. Kendilerini yeterince sevmedikleri için, bir başkasını sevmeyi de bilemiyorlar. Anın keyfini çıkarmayı düşünemiyorlar. Birlikteliğin; aslında bütün olmayı gerektirdğini sindiremiyorlar.
Hayallerindeki kadına/erkeğe aşık olup, yanlarındaki kişiyi ona benzetmeye ve kalıplara sokmaya çalışıyorlar. Dişi olan hemen evlilik planlarına girişiyor, erkek olanın aklında böyle bir düşünce tabii yok. Sonuç iki taraf için de hüsran oluyor.
Cinsel çekicilik ile aşkı karıştırmak kabul edilebilir bir hatadır. Hormonların tavan yaptığı genç yaşlarda anlaşılabilir ve hoşgörülebilir. Kabul edemediğim ve kızdığım tarafı, “aşk” denilen düşüncenin ucuzlaştırılıp, yozlaştırılması. Trend olanı kullanalım, eskiyi atalım derken duyguları da işin içine katıverdiler sanırım.
Mevlana Celaleddin-i Rumi’den dizelerle “aşk” ı yeniden hatırlamaya çalışalım. Beklentilerimizle değil, duygularımızla sevmeye çalışalım. An’ın keyfini çıkaralım.

Bir insan bir insana aşık olmuşsa;
Bu aşk, aşık olanda değildir..
Aşık olunandadır..!
Aşık olunan, aşık olunmayı istemediği sürece,
Ve bu ateşi içinde yakmadığı sürece,
Hiç kimse ona aşık olamaz!..
Eğer ki birini sevdiysen,
Fakat o seni, senin onu sevdiğin gibi sevmemişse,
Bil ki ; Asıl olan düşündüğünün tam tersidir..
Sevilmeyi seçen o,
Sevilmeyi seçmeyen sen..
Sürüyü arayan çobandır, Koyun değil..
Aşk ateşi önce sevilene düşer,
Ondan sevene sıçrar!


Mevlana Celaleddin Rumi

 

Görsel için http://piyuninopamrat.files.wordpress.com adresinden yararlandım.


Yeni bir yıl 2012


Neşeli bir yazıyla yeni yılınızı kutlamak istiyordum. Sabah saatleri güneşli pırıl pırıl olan gökyüzünün griye dönüşüp yağmur olup düşmesi gibi, benim de ruh halim kırık dökük oluverdi. Hissettiğim o coşku ve heyecan yerini huysuzluğa bırakıverdi. Bir yaş daha yaşlanacağım için mi seviniyordum, saçma dedim ve doğum günümden bir gece önce yazıp, ertesi sabah annemin ölümüyle unutuverdiğim ama daha sonra paylaştığım bir yazıyı yeniden eklemeye karar verdim. Ruh halim tam da budur.
2012 hepimiz için barış içinde, kardeşçe yaşayacağımız; daha bereketli, daha huzurlu ve daha eğlenceli bir yıl olsun.
Sevgi ve ışıkla kalın…

(Görselin konuyla ilgisi yok kendimi iyi hissettiğim günlerden birinde çekmiştim, ekleyiverdim.)

Yaşlanmak…

Yaşlanmak sadece aynada gördüğünüz yabancıdan hoşlanmamak değildir.

Yaşlanmak; sizi arayıp soranların sayısının hızla azalması demektir. Sizi aradıklarında bilirsiniz ki, soracakları bir konu veya dinlemenizi istedikleri bir sorunları vardır.

Birlikte eğlenilecek yerlere çağrılma miktarınız sıfıra yaklaşmışsa, yaşlandığınıza inanabilirsiniz.

Gündemi takip etmeniz, çokça konuda onlardan daha yeni bilgiye sahip olmanız da hayatınızı kolaylaştırmaz, hatta size düşman bile olabilirler.

Nasihat etmek istediğinizde çoğu zaman ukalalık olarak algılarlar, sizin daha önce bu konuda canınızın yandığını ve onların canı yanmasın diye uyardığınızı akıllarına bile getirmezler.

Gençliğin nasıl olduğunu hatırlamadığınızı düşünürler, ama bilmezler ki aslında yaşlanan sadece bedenlerdir, ruhlar kendini hep genç hisseder.

Yaşlanınca; gittiğiniz bir mekanda sevdiğiniz bir melodi çalarken, içinizde bir yerlerde, çılgınlar gibi dans etmek isteyen genç ruhunuzu hızla engellemezseniz, uzaylı görmüş köylü vatandaş bakışlarına maruz kalırsınız. Boynunuzu büküp yerinizde oturun, ayağınızla tempo tutmakla yetinin.

Öyle canınızın her istediğini giymeniz, fazla aksesuar kullanmanız da uygun değildir. Saçınızı atkuyruğu yapmanız, arkanızdan kikirdeşmelere neden olabilir.

Tatil yörelerinin sakin olanlarında konaklamanız beklenir sizden, eskaza gündemdeki adreslerden birine yolunuz düşmüşse, neredeyse iğrenir bakışlarla karşılaşırsınız “ne işi var bunun burada” der gibidirler.

Yaşlanmak, bir anlamda da görünmez olmaya başlamaktır. Yirmilerinizdeki ışıldayan görünüşünüze, sağlıklı bedeninize sahip olmadığınız için başkaları tarafından farkedilmeniz de zorlaşır.

Gençliğinizde size yol vermek için çekilip gülümseyenler, yaşlıysanız neredeyse bulundukları yerden geçmeye çalıştığınız için sizi tokatlar gibi bakarlar.

Karşıdan karşıya geçerken yaya geçidinde bile kornalarla protesto edilirsiniz. Toplu taşıma araçlarına binerken size yol vermelerini asla beklemeyin, ezmemeleri ve kenara itmemeleri için dua edin.

Sokağa çıkmanızı yasaklamaları mümkün olsa yapacak binlerce genç insan var etrafta. Bunu da huzur içerisinde sağa sola not olarak yazıyorlar. Sanıyorlar ki hep yirmilerinde kalacaklar.

Bizler; ellili, altmışlı, yetmişli yıllarda doğanlar; farklı dünya görüşleriyle yetiştirildik ve eğitildik diye düşünüp hoşgörmeye çalışıyorum, zorlansam da deniyorum.

38 yaşımı çok sevmiştim, ruhumu oraya sabitledim, bedenime ise çare yok, hızla yaşlanıyor.

Keşke bir yolu olsa da insanlar hep genç kalsalar; gözleri bozulmasa, hastalanmasalar, elden ayaktan düşmeseler, bunamasalar. Süreleri dolunca fişi çekilmiş elektronik alet gibi ölüverseler. Hayal işte, hoşgörün, ne de olsa sizlere göre epey yaşlıyım.


Sayfalar:1...14151617181920...29