:::: MENU ::::

Vatan Haini

Nazım’ın dizeleri asla güncelliğini yitirmiyor; yaşananlara bakınca, verilen demeçleri okuyunca koca çınara bir kez daha hak verdim.

“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Nazım Hikmet Ran


Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü Saygıyla ve Özlemle Anıyoruz…

Atatürk’ü yok sayanlara, adını ve yaptıklarının izlerini silmeye çalışanlara inat; sözlerini ve öğrettiklerini paylaşmaya devam.

“Büyük olmak için hiç kimseye dalkavukluk etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın.

Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.

Herkes sana karşı çıkacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna dayanıklı olacaksın, önüne sonu gelmeyen engeller çıkacaktır.

Kendini büyük değil; küçük, zayıf, kimsesiz ve araçsız kabul edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanmış olarak bu engelleri aşacaksın.

Bundan sonra da sana “BÜYÜKSÜN” derlerse bunu söyleyenlere güleceksin!. “

Gazi Mustafa Kemal Atatürk


Hayat yolculuklarımız kolaylıkla olsun.

Bizler birbirimizi tamamen ve derinden kabul edip sevemedikçe; hayatlarımıza huzurun, bolluk-bereketin, coşkunun gelmeyeceği, değişimin gerçekleşemeyeceği aşikar. Sükünet ve sabırla çabalamaya; yüreklerimizde endişe, kızgınlık, düşmanlık yerine, huzur ve sevgi beslemeye devam edelim. Değişim önce kendimizle başlıyor; düşüncelerimiz, davranışlarımız, kelimelerimizle. Hayat yolculuklarımız kolaylıkla olsun. Muhabbetle…

el kalp

CUMHURİYETİMİZİN 100.YILI KUTLU OLSUN!

29 Ekim 2023, Cumhuriyetin ilanından bu yana 100 yıl geçmiş. Kıymetini anlayabildiğimiz tartışılır bağımsız olmanın, anlayabilenlerin sayısı da her geçen gün azalıyor. Başka ülkelerin yüzüncü yıl kutlamalarına bakınca ne kadar silik ve özensiz bir kutlama dönemi geçirdiğimizi net bir şekilde görebilirsiniz.

Emperyalist devletlerin emir kulları eliyle silinip yok edilmeye çalışılan Cumhuriyeti; millet olmayı ümmet olmaya tercih edenlere inat, bizler her zamankinden daha coşkuyla kutlamaya devam ediyoruz.

Fikri ve vicdanı hür olarak yaşamamızı sağlayan Atatürk ve silah arkadaşlarını; kimsenin kölesi olmadan yaşayabilmemiz için kendilerini 7 düvelin askerine siper eden gazilerimizi ve şehitlerimizi minnetle anıyoruz.

Karşılarına dikilmiş tam donanımlı emperyal ordulara rağmen; Atatürk ve silah arkadaşlarının başardıklarını, küçük yaşlarımızdan başlayarak eğitimimizin her adımında öğrendik. Yeniden hatırlayalım:

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüzütamı, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüzütam ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüzütamın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüzütamlar, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.” (1920 Atatürk)

“Biz bir amaç takibediyoruz. Bu amacımız öteden beri muhtelif vesilelerle ifade edilmiştir. Ben şimdi de onu tekrar ediyorum: Milletin, devletin bağımsızlığını muhafaza etmek. Bunun içinde namus ve şeref tamamen yer alacaktır. Müstakil olarak milletimizin muayyen hudutlar dâhilindeki tamamiyetini muhafaza etmektir. Bunun için muharebe ediyoruz. Efendiler; memleketimizin ellide biri değil, her tarafı tahribedilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu topraklar üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız. Bundan dolayı iki karış yer işgal edilmiş, üç beş köy tahrip edilmiş diye burada feryada lüzum yoktur. Ben size açık söyliyeyim; efendiler bazı yerler işgal edilmiştir bunun üç misli daha işgal edilmiş olunabilir. Fakat bu işgal hiçbir vakitte bizim imanımızı sarsmayacaktır.” (1920 Atatürk)

“Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini ve kendi saadetini; memleketin, milletin saadeti ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur. “ 25-26 Nisan 1922 Atatürk

“Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskaca bir varlık çıkaran meclisimizin, yiğit ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum. “ 1922 (Atatürk’ün S.D. I, S.240)

Değerli dostum Süleyman Sönmez”in “Cumhuriyetimiz 100 Yaşında” yazısının linkini de ekliyorum, mutlaka okuyun ve paylaşın. https://www.gunesintamicinde.com/cumhuriyetimiz-100-yasinda/


30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun

Uzun yıllardır unutulması için çok uğraşılan 30 Ağustos; Türkiye Cumhuriyeti’nin “Ulusal Bayramı” dır. İlk kez 1923 yılında kutlanan, 1935 yılında resmileşen bu bayram; Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni anmak için kutlanan bayramdır. Mustafa Kemal Atatürk’e, silah arkadaşlarına ve onların komutasında savaşmış askerlerimize şükranlarımızı sunduğumuz bayramdır.
30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının, işgal kuvvetlerinden geri alındığı gün olarak kutlanır.
Kutlamak için kimsenin iznine ve icazetine de ihtiyacımız olmayan bu bayramda; hangi ülkede yaşadığınızı, bu topraklar için şehit olan aile büyüklerinizi, ne şartlarla başarılan ve bizlere neredeyse altın tepside sunulan bu özgürlüğü nelere feda edebildiğinizi yeniden düşünün.
30 Ağustos Zafer Bayramımız hepimize kutlu olsun.

“Beni inkar edeceksiniz…Hatta büştanla (iftirayla) yad edeceksiniz. Hint’e, Yemen’e ve Mısır’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır.”

Mareşal Gazi Mustafa Kemal 8 Mart 1929


Hayatım Yenibahar ve Tasarım Hikayecisi

Hayatım Yenibahar markası ve Tasarım Hikayecisi ile tanışmam sevgili Nükhet Everi sayesinde oldu. Tabii önce Ebru Baybara ismini tanıdım yine onun sayesinde, sonra zincir tamamlandı ve Hayatım Yenibahar markası ve Tasarım Hikayecisi Tansel Baybara ile tanıştım. İstanbul’un sıcaktan kavrulduğu günlerden birinde yeni taşındıkları adresi arayıp bulmakta zorlanınca telefonla bağlantıya geçip tarifleriyle kolayca buldum. Kapıdan girer girmez sizi bir renk cümbüşü karşılıyor önce, tabii sonra da Tansel Baybara’nın sıcacık gülüşü ve güven veren el sıkışı alıyor sırayı. Onca meşguliyetin arasında size yeni mekanlarını gezdiriyor ve her bir parçayı sevgiyle tanıtıyor. Hepsini kucaklayıp evinize götürmek isteyeceksiniz güvenin bana.

Tansel Hanım müthiş bir kadın ve çok yönlü bir sanatçı kendi kelimelerinden tanıyalım onu: “Yepyeni bir Dünya’ya Mardin’de merhaba demişim. Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız ovası dünyaya getirilecek ne kadar fazla şey olduğunu öğretti bana. Mardin’in tevazu sahibi ancak çok renkli insanları ve yaşam stilleri, Darius ile Büyük İskederin kıyasıya savaştığı bu topraklar, tasarımcı kimliğimin geliştiği yıllarda bana kendi öz hikayesini anlattı ve gün geldi ben bu hikayeyi tasarımlarımla, insanlarla paylaşır oldum. Çocukluğum; yepyeni bir çağı açan, Istanbul’u Türk kimliğiyle buluşturan Fatih II. Mehmet’in de bir evladı olduğu Edirne’de geçti. Onaltıncı yüzyılda Paris’te yeni yeni oluşmaya başlayan moda endüstrisinde herkesin peşinden koştuğu Edirne Kırmızısı’nın (Rouge d’Adrinople) kodları kulağıma fısıldandı ve ben İstanbul’a gidip Güzel Sanatlar Grafik Tasarım eğitimi aldım. İstanbul’a tam anlamıyla aşığım, Dünya’ya buradan bakıyorum, elime geçen tüm tasarım fikirlerimin bugün özünü Istanbul oluşturuyor. Takı tasarlıyorum, koleksiyon hazırlıyorum, görsel hikaye kurguluyorum ve gerçek kültürel üretiminin kodları yazıyorum. Mardin’deki atölyemi, Galata ve sonrasında Küçükyalı’daki atölyem takip etti ve yerel üreticilerle sağlıklı, gerçek kültürel üretim yapıyorum. Hikayelerim, hep bizi anlatır. Zamanın içindeki sırları koyarım kalbime ve yola çıkarım. İnsanla buluşurum, geride bıraktığım tadlarla yaşarım, doğayla konuşup evren ile dans ederim. Mekanlarda kaybolup kendimle karşılaşmayı severim. Özgürce sınırsız hayallerin peşinden koşar ve o hayallerin gerçeğinde kendi özümü keşfederim. Her ne olursa olsun bana sunulan bu güzel hayatın içinde bende hayata bir nebze kendimden miras bırakmayı düşlerim. Bunu tasarımla birlikte çalıştığım kadınların, ustaların ve kendi hikayelerimle birleştirerek evrene sevgi ile sunarım. Kısacası ne aşk ile yaptığım işten ne de yolumdan vazgeçerim.”

Kendinize vakit ayırdığınız bir gün mutlaka Hayatım Yenibahar’a uğrayın, el emeği göz nur’u her bir ürünü inceleyin, mutlaka bütçenize uyan bir parça bulursunuz. Hediyelik arıyorsanız da tam yerine gitmiş olursunuz, özgün ve genellikle tek parçalardan seçin dilediğinizi. Elde edilen gelirin önemli bir miktarı deprem bölgesine yardım olarak ulaştırılıyor bu önemli noktayı da hatırlatmalıyım mutlaka.

https://www.instagram.com/hayatimyenibahar/

https://www.instagram.com/tasarimhikayecisi/


Doğum Günün Kutlu Olsun #EmirCerman

Bu yıl da birbirimizden kilometrelerce uzakta geçecek evladım Emir Cerman‘ın doğum günü. 6 yıl önce fiziken birlikte kutlayabilmiştik. Şükürler olsun internet ve akıllı telefon var; özlemi kolaylaştıran, mesafeleri yakınlaştıran. Sağlığımız yerinde ve aklımız başımızda olarak belki seneye birlikte kutlayabiliriz, hayaller kurmaya devam.

3 Haziran 1984 güzel bir pazar günüydü, 9 aylık heyecanlı bekleyişin sonunda, biricik oğlum Emir ’i kucağıma aldığım gün. Sabaha karşı başlayan küçük gaz sancısını andıran ağrıların doğum sancısı olduğunu anlamam pek zor olmuştu. Nereden bilebilirdim ki, bu benim ilk bebeğimdi. Filmlerde izlediğimiz kadınların “amanın yetişin, yandıım, öldüüm” diye bağırdıkları türden ağrılar da değildi.
Oturduğumuz çatı katındaki terasta dakikalarca yürüyüp, hala “gaz” dan kurtulamayınca saat tutmak aklıma gelmişti. Tabii ağrı aralarının 5 dakikada bir olması kafamda şimşekler çaktırmış, hemen günler öncesinden hazırladığım küçük bavulu kapının dibine koyup beklemeye başlamıştım. Ne mi bekliyorum “haydi vakit geldi” dediğimde aynı filmlerde görülen tepkiyi veren kocamın telaşla hazırlanmasını ???? Evet sonunda tam hazırlanıp kapıya çıkarken asansör bizim katta durdu ve içinden o anda en son görmem gereken kişi babam çıkmaz mı, haydi bakalım bir şey anlamasın diye tornistan eve geri dönüş ve “kahve içer misin babacığım” sorusuna verdiği cevabı duymadan mutfağa kaçış ve ağrıya katlanmak için nefes egzersizi yapmaya devam.
O günlerde kalp damarlarındaki tıkanıklık nedeniyle ani üzüntüler yaşamaması gereken annemin kulağına gitmesin diye babama binbir şaklabanlık yaptım. Adamcağızın da keyfi yerinde, anlatıyor da anlatıyor. Ben ise ne oturabiliyorum ne kalkabiliyorum, durum git gide vahimleşiyor. En sonunda aklıma, bir arkadaşımızın bizi kahve içmeye davet ettiğini söyleyip müsaade istemek geldi. Tabii bavulu almadan birlikte indik asansörle. O evlerine yürüdü, ben arabaya attım kendimi, kocam son hızla geri çıkıp bavulu aldı ve nihayet yola çıktık. Hastaneye girdik, ilk kontrol yapıldı, beni bir odaya aldılar ve sürpriz, sancılarım duruverdi. O kadar kasmışım ki kendimi, ortalık süt liman. Hemen doktorumu aradılar, kadıncağız tatili nedeniyle Tuzla’daki kardeşine ziyarete gitmiş. Bana ” Zeynep Doktor seni tekrar kontrol edecek ve bana durumu bildirecek gerekirse eve gidersin” der demez, can havliyle haykırdım “kesinlikle olmaz. Eve girince bir daha çıkamayabilirim, bakarsınız yine babam uğrar, ben en iyisi şurada bekleyeyim” dediğimde, akşamüstüne doğru geleceğini söyleyip beni rahatlattı.
Saatler geçmek bilmiyordu, gazeteler, magazinler, TV programları vs derken nihayet doktorum geldi ve kontrolü bitince de müjdeyi verdi “haydi hazırlan suni sancı ile başlayacağız” bende bir sevinç bir sevinç. Bebek hemşiresi elinde lavmanla gelene kadar da keyfime diyecek yoktu ???? Bundan sonrası hızlandırılmış film gibiydi. Suni sancı ile normal sancı arasındaki tek fark sadece süreleri, buna inanın, acı aynı derecede can yakıcı. Nasıl bir acı diye merak ediyorsanız şöyle diyebiliriz; şiddetle bağırsaklarınız bozulmuş, yapmak istiyorsunuz ama hiç çıkış yolu yok, hayal edebildiniz mi ağrının şiddetini? Bütün bu keşmekeşte bana can yoldaşlığı eden arkadaşım Jale de ikinci bebeğine hamileydi “yaaa ben bu fasılları unutup neden tekrar hamile kalmışım” demez mi, onca can acısına rağmen gözümden yaşlar gelerek gülmüştüm.
Sonunda, “vakit geldi” diyerek beni sedyeye koyup doğumhaneye doğru yola çıkardılar. İşte o an yaşanan acı, ağrı her neyse sanki bir anda hafifledi, kaybolmadı, ama aylardır heyecanla beklediğim bebeğime kavuşacağım anın yaklaşmış olması fikri harikaydı.
Doğumhanede yattığım yerin tam karşısında kocaman bir saat vardı. Oğlumun doğduğu ve sağlam olduğunun söylenmesi sırasında saat tam 18.05 idi. Yer yüzündeki hiç bir örnek o anda hissettiklerimi anlatmaya yetmez.

Canım oğlum; iyi ki doğmuşsun. Teşekkür ederim beni hep mutlu eden ve gururlandıran bir evlat olduğun için. Doğum günün kutlu olsun, karşına hep iyi insanlar çıksın, hep sevil ve sev, yaşayacağın her gün bir öncekinden daha mutlu ol, bedenin ve ruhun her daim sağlıklı olsun, ihtiyacı olanlarla huzurla paylaşacağın kadar da bol paran olsun.
Uzun yıllar o hep Muge Cerman’ın oğluydu. Beni tanıyanlar ondan söz edecekleri zaman ismini anımsayamazlarsa Müge’nin oğlu derlerdi. Yıllar geçtikçe kişiliği gelişti, hem iyi bir evlat, hem de iyi bir sanatçı olarak hatırlanmaya başlandı. Artık ben Emir Cerman ‘ın annesiyim. Gurur duyuyorum oğlumla; yeteneğini fark edip, kalbinin sesini dinleyip, dünyanın en prestijli okullarından birinde Berklee College of Music’te burslu okumaya hak kazanıp, başarıyla mezun oldu. Ona güvenenlerin yüzünü kara çıkarmamak için, gündüzünü gecesine katarak çalışıyor. Kendisine tanınan şansın bilincinde olduğu için de; planlarında, projelerinde hep imkanı olmayan yetenekli gençlere kaynak yaratmaya çabalıyor.
Emir neler yapıyor merak edenlere de bir link vereyim.
https://www.rotu.com/


Pazarlama Bayramlarının En Büyüğü: Anneler Günü

Pazarlama bayramlarının en büyüğü olan Anneler Günü için markalar ve ajanslar yaratıcılıkta sınır tanımıyorlar bu yıl da. Hediye seçenekleriniz ise pırlantalı takılar, cilt kremleri ya da küçük mutfak aletiyle sınırlı. Bu saçmalıkları anlatmak için devasa bütçeli reklam kampanyaları yapıp hem geleneksel mecralarda, hem de sosyal medyada paylaşmak pek revaçta. Aklı başında diye düşündüğüm çok sayıda insan da, anneler ile ilgili hashtagler yaratıp twitter ve instagramda rüzgar gibi esiyor. Büyük olasılıkla henüz anneleri hayatta olduğu için sosyal ortamlarda onlarla dalga geçmeyi marifet sanıyorlar. Yeniliklere ayak uydurmakta zorlanan ebeveynlerine destek olup, yeni çağa uyum sağlamalarına yardımcı olmak epey emek istiyor tabii.
Anneleri ev işlerine hapseden hediyelere oldum olası sinirlenirim; kadıncağız zaten bıkmış ev işi yapmaktan, sen de ona hediye diye mutfak robotu ya da ütü alıyorsun, aferin yıldızlı pekiyi verelim bu harika düşüncen için. Kendi el emeğiyle, özenle ve sevgiyle hazırlanmış armağanlara ne oldu. Bir gün de olsa annenizin istediği gibi davranmak; mesela odanızı derli toplu tutmak, birlikte neşeyle kahvaltı etmek, yürüyüş yapmak, hatta uzun zamandır sizi götürmeye çalıştığı sevmediğiniz akraba ziyaretine gitmek ona vereceğiniz hediyelerin en güzeli olabilir.
Annelerinize yılın bir günü hediyeler alıp sahte gülücüklere boğmak yerine; sizinle konuşurken laflarını ağızlarına tıkmamayı, yanlış olduğunu düşündüğünüz davranışlarında sevgiyle sarılarak birlikte çözüm aramayı, sizi yapmaya zorladıkları işlerden kurtulmak istiyorsanız da kırmadan söylemeyi deneyin. Böylelikle aradan yıllar geçip de kendiniz ebeveyn olunca, birlikte geçirdiğiniz zamanları gülümseyerek hatırlayacaksınız.
Yüreğindeki sevgiyi, şefkati, ilgiyi; hiç karşılık beklemeden, ihtiyacı olan bütün canlılarla cömertçe paylaşabilen hemcinslerimi saygıyla selamlıyorum. Görseldeki mor salkımlar da ruhlarına iyi gelmesi için bütün hemcinslerime armağandır.


Egemenlik 103 yıldır kayıtsız şartsız “milletindir” ve hep öyle kalmalıdır!

23 Nisan 2023 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 103.Kuruluş Yıl Dönümü. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan tarihini; bu özel günü egemenliğimizi sonsuza kadar koruyacak olan çocuklara armağan ederek, milletimizin bağımsızlık uğruna verdiği muhteşem mücadelenin anılarının nesilden nesile aktarılmasını kolaylaştırmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti bir gecede kurulmadı. Karşılarına dikilmiş tam donanımlı emperyal ordulara rağmen Atatürk ve silah arkadaşlarının başardıklarını, küçük yaşlarımızdan başlayarak eğitimimizin her adımında öğrendik. Seçimlerden önce yeniden hatırlamakta yarar var.

“Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selametini ve kendi saadetini; memleketin, milletin saadeti ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur. “
25-26 Nisan 1922 Atatürk

“Milletin mukadderatını doğrudan doğruya üzerine alarak karamsarlık yerine ümit, perişanlık yerine düzen, tereddüt yerine azim ve iman koyan ve yokluktan koskaca bir varlık çıkaran meclisimizin, yiğit ve kahraman ordularının başında bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum. “
1922 (Atatürk’ün S.D. I, S.240)

Rahmetli dedemle birlikte Taksim Meydanı’na gider törenleri izlerdim çocukken. Uzun zamandır öyle görkemli kutlamalar ve törenler yapılmıyor artık, yasak. Hatta bir Taksim Meydanı da yok, vatandaşa yasaklanan granit ve beton yığını bir zevksizlik örneği var.

İçinizdeki çocukla birlikte 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı gönlünüzce kutlayın. Çocukları olanlar özellikle sizler; haydi hem siz, hem de çocuklarınız en güzel giysilerinizi geçirin üzerinize, birlikte şarkılar söyleyip oyunlar oynayın. Çocuklarınızla çocuk olun, onlara bu bayramın önemini ve neden çocuklara armağan edildiğini mutlaka anlatın. Ülkenin durumundan endişe ettiği hakkında sürekli söylenen ebeveynler, özellikle sizler haydi kımıldayın; sokağa çıkamasanız da, eğlenilip öğrenilebilecek keyifli etkinliklerle hem çocuklarınıza, hem kendinize hatırlatın çocukluğunuzu.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, hepimize kutlu olsun.


” Hayatım darmadağınık. Fırsat bulur bulmaz bir düzene koyacağım” #Kitap

Okuyacağınız satırlar, Steven Harrison‘un “Olduğun yere varmak (Getting to where you are)” isimli kitabından alınmıştır. Bir dost vermişti okumam için. Sayfalar arasında ilerledikçe, yazı başlığı yaptığım cümleyi, bu aralar pek çok arkadaşımdan duyduğumu hatırladım ve bu bölümü sizlerle paylaşmak istedim. Kitabı bulup ilk fırsatta okumanızı öneririm.

Bu yazıyı ilk kez 29 Temmuz 2010 tarihinde yazmıştım, yaşadığımız dönemde hatırlatmak birilerinin daha hayatını kolaylaştırabilir diye düşündüm. Muhabbetle…

Denetimden çıkmış yaşamlarımızın gerçekliğini değiştirmeye gerek duyduğumuza dair esaslı kavrayışla yüzleşelim; yalnızca, kendi kendine hizmet eden olumsuzluğumuz tarafından yakıtı sağlanan kayıtsızlık yolunda, yalpalayarak görevden göreve koşan yaşamlarımızda ne yaptığımız apaçık ortada; erteliyoruz. Zamanı belirliyoruz. “Zamanım olur olmaz bir düzene başlayacağım”. “Sonra”. “Yarın”. “Gelecek ay”. “Gelecek yıl”. “Çocuklar üniversiteye gidince”. “Emekliye ayrıldıktan sonra”.

Ertelemenin sorunu, elbette işe yaramamasıdır. Yoksa erteleme, insan ruhunun güzelim niteliklerinden biri olurdu gerçekten.

Bir an için dolu çöp kovasının boşaltılması gerektiğini hayal edin. “Yarın yaparım”. “Bu gece çöpü dökmek istemiyorum”. Erteleme en incelmiş halindedir. Etkilidir. Kesindir. Sorun, en azından yarına kadar çözülmüştür. Enerji korunmuştur. Yarın, aynı çöp, aynı sorun, aynı karşılık. “Yarın yaparım”. Her gece böyle sürer gider. Aylar geçer. Bunun gerçekten işe yarayıp yaramadığını düşünün.

Gerçekte, çöp bütün eve yayılmakta ve kokmaktadır. Zararlı gazlar salgılanmaktadır. Pisliğin içinde böcekler yumurtlamaktadırlar. Sonunda komşular sağlık ekiplerini çağırırlar. Sosyal Hizmet Bürosu çocuklarınızı alıp götürür. Evi ipotek eden şirket, malını korumak için evi geri almaya karar verir. Erteleme yalnızca bizim zihinlerimizde işe yarar. Gerçekte bir işe yaramaz.

Bu açıktır. Yaşamlarımızı değiştirmek bu açıklığın dışında kalır elbette. Değişimin her zaman daha sonra gerçekleşmesi gerektiğine inanmış görünüyoruz. Ancak değişimin şimdi olması gerektiğini de biliyoruz. Değişimin gerçekleşmesi için başka yer ve zaman yoktur. Yalnıza şimdi vardır. Zihinlerimiz bize “sonra” nın da olduğunu  söyleyecektir, ama biz sonranın dağ gibi yükselen ve çürüyen çöpler, yaşamlarımızın bulanık karmaşası olduğunu biliyoruz.

Yaşamlarımızı sadeleştirmek, düzene koymak, temizlemek istiyorsak, zamanı şimdidir. Bu gerçeği kavramak, şimdinin içinde bulunan erteleme labirentinin duvarlarını parçalayıp, dışarı çıkmamızı sağlar. Gelecek bu anın içinde çökmüştür. Değişimin anahtarını bulduk, çünkü değişimin nerede oturduğunu öğrendik. Şimdi’yi keşfettik.

Artık, daha fazla mazeretimiz olamaz. Artık, daha fazla yarınlarımız yok. Şimdi, yaşamlarımızdaki şeylerle doğrudan temasımız var; zamanın baskısını ve her şeyi durmaksızın geleceğe iteklemeyi yaratan anlaşmaların ve zorunlulukların ağırlığını artık hissedebiliyoruz.

Gelin, yaşamlarımızı sadeleştirelim. Gelin, varolduğunu bildiğimiz, yaşamın zamansız niteliğini şimdi bulalım. Gelin, varoluşumuzun gerçek anlamını, sevgimizi ve dünya ile aramızdaki bağlantıyı ifade etmenin yolunu şimdi bulalım. Gelin, yaşam ve ölüm hakkındaki sorulardan kaçmak yerine, onlarla ilgilenelin. Birbirimizle, kasıtlı ilişkiler yerine dürüst ilişkiler kuralım. Ayakta kalmaya çabalamak yerine, birleşelim. Korkuyla yaşamak yerine, korkumuzla yüzleşelim. ŞİMDİ.

Yazıda kullandığım fotografı 2017 Kasım ayında Konyaaltı sahilinde çekmiştim, konuyla ilgisi yok, bakanlara huzur versin diye ekledim.


Sayfalar:1234567...60