Bu akşam uzun süredir izlemediğim kadar hızlı tempolu bir film izledim.
The Taking of Pelham 1 2 3… Uzun yıllar önce aynı isimle izlediğim filme göre teknikler ve kamera oyunları daha fazlaydı tabii, ama oradaki Walter Matthau performansı unutulmazdı. 
Silahlı bir grubun bir banliyö trenindekileri rehin alması üzerine kurulu olarak özetleyebileceğim filmde; Tony Scott’ın alışılmış kamera hareketleri ve görsellik yine ön plandaydı. Karakterler ustaca seçilmiş, olay örgüsü dantel gibi işlenmiş, son teknolojilerle çekilmiş araba sahneleri de eklenince oldukça keyifli bir seyirlik ortaya çıkmış.
Başrollerdeki Denzel Washington ve John Travolta çok da zorlanmadan rollerini yapmışlar sanki. Travolta’nın, FaceOff ve Swordfish’teki performansları daha başarılıydı diyebilirim. Yan rollerde de ünlüler resmi geçidi var. John Turturro polis arabulucusunu ve Luis Guzman da soygunculardan birini canlandırıyor. Bu ikili Anger Managment’ta yine birlikteydiler. James Gandolfini ise NewYork’un efsane belediye başkanı Rudolph Giuliani’yi gerçeğine çok yakın olarak canlandırıyor. Gerilim dozu ustaca ayarlanmış filmde, bir kaç yerde şirin sayılabilecek espriler de var.
Spoiler olmasın izlerken fark edersiniz. Bu film vizyona girince izleyin. Sountrack albümünü listeme aldım bile soundtrack linkine şuradan, filmin orijinal web sitesine de şuradan ulaşabilirsiniz.
İyi seyirler.
BeniKoruyun.com, bunu bana borçlusunuz…
Sevgili Alev Durmuşoğlu‘nun yazdığı girdilerle tanıdım bu oluşumu. BeniKoruyun.com…
Çocukların uğradığı cinsel istismarları engellemek, kamuoyunu bilinçlendirmek, bilgi paylaşımı gibi konularda başvuru kaynağı olan çok güzel bir çalışma. Lütfen inceleyin ve dostlarınızla paylaşın. Bu oluşuma destek olacak yetkinlikte herkese ulaşalım. Aile içi şiddet ve istismarlar ne yazık ki seslendirilmiyor.
Bu konuda da uyanık olalım, çevremizde bu durumda olan çocuklar bulunabilir. Siteden destek alarak onlara yardım edebilirsiniz.
İlginiz ve desteğiniz için teşekkürler.
The Hangover…
Daha önce belki onlarca benzer konulu film izlediniz, “bekarlığa veda partisi” etrafında dönen konulardan beslenen. İşte Hangover’da yine bu konu üzerine çekilmiş bir film, ama ne film. Anlatılmaz yaşanır diye bir cümle var ya tam bu duruma uygun işte.
Dizilerden ve filmlerden çeşitli rollerde izleyip, kimi zaman sevip kimi zaman kızdığımız aktörler bu kez bizi kahkahadan kırıp geçirmek için sözleşmişler sanki. Beni tanıyanlar bilir, film hakkında yazılan yazılarda spoiler görmekten de yazmaktan da hoşlanmam, o nedenle konuyu kısaca “damada hazırlanan sürpriz bekarlığa veda partisi sırasında olanlar” diye özetleyip, oyunculara odaklanalım.
Filmde rol alan pek çok ünlü yıldız var. Başroldeki 4 oyuncudan biri National Treasure filminde gözüme kestirdiğim Justin Bartha, kayıp damadı oynuyor. Alias isimli dizide tanıdığım pek çok filmde yan rollerde, bir çok dizide başrolde oynayan Bradley Cooper, damadın fırlama arkadaşı rolünde harikalar yaratıyor. Egzantrik kayınbirader rolünde Into the wild ve What happend in Vegas’taki rollerinden hatırlayacağınız çok yönlü oyuncu Zach Galifianakis var. Pısırık dişçi rolünü ise, bu güne dek oynadığı belirtilen hiç bir filmden hatırlmadığım, ama bu filmdeki performansıyla asla aklımdan çıkmayacak olan Ed Helms canlandırmış. Gelinin zengin babası rolünde Arrested Developement’ın üç kağıtçı babası Jeffrey Tambor var. Esrarengiz sarışın Jade rolünde The Guru ve Anger Management filmlerindeki performansıyla dikkatimi çeken Heather Graham vardı.
Film Las Vegas’ta geçtiği için aralarda pek çok ünlüyü de çerez kabilinden görebilirsiniz, tabii Mike Tyson dışında, o ciddi ciddi rol kesiyor.
Gelelim en favori oyuncuma Mr Chow’u canlandıran Ken Jeong bundan sonra adını gördüğüm her filmi izlememe neden olacak derecede iyi bir oyuncu, kırdı geçirdi beni performansıyla.
Tabii filmde önemli rolleri paylaşan şaşkın suratlı bir bebek, müthiş bir kaplan ile nereden geldiğini şu anda hatırlayamadığım bir de tavuk var.
Hem kahkahaya doymak, hem de arka planda çalan müthiş müziklerle (mesela; who let the dogs out) coşmak isterseniz bu filmi kaçırmayın. Filmin linkine buradan, fragmanına ise şuradan ulaşabilirsiniz.
Bir başka şehirden hatıralar…Lizbon
Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki bir diğer sergi de Lizbon’dan konuk olmuştu bizlere. “LİZBON Bir Başka Şehirden Hatıralar” sergisi, Portekiz Cumhurbaşkanı Anibal Cavaco Silva’nın Türkiye ziyareti sebebiyle düzenlenmiş.
Kültürleri, dinleri, uygarlıkları ve kıtaları birleştiren Lizbon ile İstanbul’un benzerlikleri, ortak yanları gözler önüne serilmiş. Portekizli yazar Eça de Queiros 1878 yılında İstanbul ile Lizbon arasındaki benzerliği bir romanında kahramanının ağzından aktarmış. “Ne manzara diye haykırdı avukat. Ve hemen şehre övgüler düzmeye başladı. Kesinlikle Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biriydi ve şehre giriş ancak Konstantinopole ile karşılaştırılabilirdi.” Her iki şehir de su yüzeyinin böldüğü iki kıyı şeridiyle biçimlenmişler. Bu sergide de 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başında yaşamış ünlü Portekiz’li sanatçıların eserlerini izleyebiliyorsunuz.
Benim favorilerim muhteşem duvar halılarıyla Almada Negreiros, Praia das Maçãs tablosuyla Jose Malhoa ve ışığı mükemmel yansıtan Largo de Menino de deus tablosuyla
http://www.fineoldart.com/browse_by_essay.html?essay=577 Francis oldu. 14 Temmuz’a kadar gezilebilecek olan bu sergiyi kaçırmayın.
Türk resminin 70 yıllık serüveni…
7 Haziran Pazar günü, havanın güzelliğini görünce kendimi dışarı atıverdim. Bebek sahilinde hızlı bir yürüyüşten sonra, Emirgan Sütiş’te hafif bir kahvaltı yapıp, doğruca Sabancı Müzesi‘ne gittim.
Hemen önümden kalabalık bir Fransız öğrenci grubu farkedip irkildiğimi gören görevli “dilerseniz önce köşkten başlayın, o arada grup turunu bitirmiş olur sergileri rahatça gezersiniz” dedi. Daha önce görmüş olmama rağmen yine de kalabalıktan sıkılmaktansa köşkten başlamayı tercih ettim.
Fermanlar, hat ve tezhip sanatının en güzel örneklerini inceledim. En üst katta gözüme ilişen asansörü görünce, rahmetli Sakıp Ağa’nın gözleri yaşararak söylediği bir sözü hatırladım “saymakla bitmeyecek param var ama oğlumun yürümesine yardım edemiyor” o muhteşem köşkün içinde yürüme sorunu olan evladı için yapılmış asansör, bana sağlıklı bir evlada sahip olduğum için şükretmemi hatırlatıyordu sanki. Boğazım düğümlendi bir an gözlerime yaşlar doldu, en önemli şey sağlık kabul ediyorum.
Köşkü gezip tekrar sergi alanlarının olduğu bölüme geçtim. İlk sergi “BATI’YA YOLCULUK – Türk Resminin 70 Yıllık Serüveni (1860 – 1930)” adını taşıyordu. Osman Hamdi Bey, İbrahim Çallı, Hüseyin Avni Lifij, Feyhaman Duran, Namık İsmail, Şeker Ahmet Paşa ve Halil Paşa’nın eserlerini son derece ustalıkla düzenlenmiş alanlarda izledim. Elimdeki broşürde, serginin küretörlüğünü Ferit Edgü’nün yaptığı belirtilmişti. 19. yüzyılın ikinci yarısından 1930’lu yılların sonlarına kadar uzanan dönemi temsil eden Osman Hamdi Bey ve çağdaşlarının tablolarını izlemek pek güzeldi. Her biri çok değerli olan tablolardan bir kaç tanesinin önünden ayrılmam pek de kolay olmadı. Tabii en önemlisi neden olduğunu asla bilemediğim şekilde ben etkileyen “Kaplumbağa Terbiyecisi” isimli Osman Hamdi Bey tablosu oldu.
Bu tablonun aslını daha önce Cadı ile Pera Müzesi’nde Akira Kourosawa sergisine gittiğimizde rastlantıyla fark etmiş ve yine uzun süre önünden ayrılamamıştım. Hüseyin Avni Lifij’in “Kız Kulesi”, Namık İsmail’in “Beyaz vazoda çiçekler “, Hüseyin Zekai Paşa‘nın
“Yakacık” ve “Yıldız Parkı” isimli tabloları beni en çok etkileyenler oldu. 30 Haziran’a kadar sürecek bu sergiyi vakit yaratıp mutlaka gezmelisiniz.
Consumer 360 Trends by Nielsen Family
Hareketli bir haftaydı geçen hafta, hemen her gün bir konferans ya da basın toplantısı vardı. İçlerinden biri uzun yıllar emek verdiğim sektörlerden biri olan reklamcılıkla yakından ilişkiliydi ve adının içinde 360 derece trendler olması da beni hayli heyecanlandırmıştı.
Swissotel’in devasa balo salonunda kalabalık bir katılımcı grubuyla birlikte izledim toplantıyı. Ağırlıkla rakamsal verilerin paylaşıldığı toplantının onur konuğu Prof. Dr. Güngör Uras’tı ve bizlere Türkiye’nin ekonomik panoramasından söz etti. Daha sonra sırayla söz alanlar ve konuları da şöyleydi;
Nielsen Tüketici Grubu adına
-NGS/Uluslararası Çözümler bölge mdr.Pambos Charalambos “Nielsen verileri ile global ekonomi ve tüketici trendleri”,
-NielsenTR FMCG segment direktörü Yunus Erduran “Türkiye’de FMCG sektöründeki trendler” 
Nielsen Medya Grubu adına
-Nielsen Media Group Genel Müdürü Hayri Cem “Yeni bir hizmet-Reklam Endeksi”
Muhteşem Boğaz manzarasına nazır bir kahve molasından sonra ise, heyecanla beklediğim ama kısmen hayal kırıklığına uğradığım bir sunum vardı. Nielsen Online Ticari Gelişim Müdürü Diego Semprun’un sunduğu “Nielsen verileri ile Online mecrasında yeni trendler” görünen o ki reklamcılar daha uzun süre “online dünyayı, sosyla networkleri vs” görmezden gelmeye devam edecekler. Tabii bir sonraki sunumda bu alana yatırım yapan Nielsen gibi devler oldukça online alemin çok da göz önünde istenmediğini fark ettim.
Bütün sunumlara aşağıdaki linklerden ulaşablirisiniz
Trends by Nielsen Consumer Group Part 1
Trends by Nielsen Consumer Group Part2
Trends by AGB Nielsen Media Group
Trends by Nielsen Online
Trends by Nielsen Media Group
Xing, Open Social, Jason Goldberg ve keyifli bir toplantı…
Geçtiğimiz hafta Xing’in davetlisi olarak Jason Goldberg‘in konuşmacı olduğu bir toplantıya katıldım. Sabah erken saatlerde Uğur Özmen Üstad’la yakınlardaki bir kafede sabah keyfi yaptıktan sonra, Sofa Otel’in muhteşem manzaralı terasında dostlarla buluştuk. Jason’ın özel röportajları biter bitmez toplantı başladı. 
“İnternetin dahi çocuğu” sloganıyla lanse edilen bu yetenekli girişimciyi uzun süredir takip ediyorum. Josbter’la tanıdığım, Socialmedian’la aile ferdim gibi gördüğüm Jason Goldberg, o gün bizlere pek çok şeyden söz etti. Satırbaşlarını zaten sevgili dostlarımız, Twitter ve Friendfeed’den online olarak sizlerle paylaştılar. Benim dikkatimi çeken şey enerjisi oldu. Söylediklerine inanan, yaşadıklarından aldığı dersleri paylaşan bir genç adam.
Dünyanın sayılı şirketlerinden birinin, yatırımını satın aldığı ve ona üst düzey yönetimde görev verdiği, alçakgönüllü bir adam. “İnternetin ilk safhası çevrimiçine taşımaydı, ikinci aşama ise bundan nasıl daha fazla yararlanıp, anlam çıkarabiliriz olacak” diyen Jason, yeni dönemde kazan kazan fikrinin önde olacağına da dikkat çekti.
Konuşmasında, XING’ten örnekler veren Jason Golberg, özellikle Türkiye’deki üye profesyonellerin bu sayede Almanya’da 2 milyonu aşkın iş ortağıyla, dünya genelinde ise 190 ülkede 7,5 milyona yakın potansiyel ticaret ortağıyla iletişime geçebildiklerini de ekledi.
Aklımda kalan en etkileyici cümleleri ise: “Her şeyi, yeniden düşünün” “Ship it”
Xing ile ilgili kısa profile, rakamsal verilere buradan ulaşabilirsiniz.
Kendine inan, trendlere daha çok inan…
Digitalage dergisinin bu ay armağan olarak verdiği Punk Marketing kitabını bir nefeste okudum. Keyif aldığım bölümlerden kısa alıntıları sizlerle paylaşmaya çalışacağım ara ara.
Trendleri fark etmenin en önemli kuralı, uzmanlarla konuşmaktır.
1- Güvendiğin insanlara dikkat et. Onlarla bağlantıya geç ve sorular sor.
2- Doğru soruları sor. Kaynaklarına inancın tam olsun ve onların bunu bilmesini sağla.
3- Sana yeni fikirler öğretecek öngörülü kişiler bul ve onlara hazırlıklı olmadıkları bir şey söylemeye çalış. Gerçekten öngörülü insanlar, yeni bir kişinin fikrini bşka bir seviyeye taşıyabileceklerini bilirler. Bu yüzden; açtığın telefonlara, gönderdiğin e postalara cevap vermekten mutluluk duyarlar.
4- Hayatın nereye gittiğinin farkına var. Ufukta olan büyük değişimlerin işaretlerine dikkat et.
5- Büyük trend bulucular her zaman gelişir, öğrenir ve büyür. Her zaman almayı düşündüğünüz İtalyanca kursunu hatırlıyor musunuz?
Sadece sanat/spor/magazin bölümünü okuma. Çok yönlü ol. Pazarlamada ve hayatta hiç bir şey, bilgili ve ilginç bir insan kadar başarılı olamaz. 
Ve güzel bir aperitif :
“Pazarlama tekniği olarakhikaye anlatımı, her şekli ile yıllardır bilinmektedir. İşin sırrı, çok iyi bir anektod bulmakta gizli. İşte göreviniz: Çok iyi birer hikayeci olun.”
Alıntı: Punk Marketing, Rıchard Laermer&Mark Simmons http://punkmarketing.com/
Buda size kapak olsun!

Uzun zamandır üzerine yazıp çizilen, ama bir arpa boyu yol alamadığımız, gündelik konuşmalarda bile canını çıkarmaya başladığımız güzel Türkçemiz için, “Güneşin Tam İçinde” blogunun sahibi değerli dost Süleyman Sönmez, coşkuyla desteklenen bir kampanya başlattı. “Buda size kapak” olsun başlıklı afiş çalışmasını gördüğümde önce gülümsedim ve sonra umutlandım. Belki böyle esprili görsellerle dikkatlerini çekerdik MSN türkçesiyle yazışmayı marifet sanan arkadaşlarımızın. “Dillerini kaybeden toplumlar, önce iletişimi ve bilgiyi, bunları kaybedenler, huzuru ve özgürlüğü, bunları kaybedenler de…” ürkütücü değil mi? Süleyman Üstad, link vererek alınıtı yapabileceğimizi belirtmiş blogunda. Dilerseniz sizler de destekleyin. Blogunuz olması şart değil; afişleri mesajlarınıza ekleyip dağıtabilirsiniz. Tek şart alıntı yaptığınız kaynağı belirtmeyi unutmamak.
MEYED ve meyve suları hakkında bilmemiz gerekenler…
Geçen hafta Meyed‘in basın toplantısı ile ilgili bilgileri ulaştı elime. Uzun zaman Tetra Pak ile birlikte Meyed için bilgilendirme ve tüketimi arttırma projeleri hazırlayıp, kampanyalar yürüttüğüm için, gelen bilgilerle kendimi güncelleyip sizlerle de paylaşmak istedim. 
Halk arasında meyve suyu ve benzeri içeceklerin tümü ‘meyve suyu’ olarak adlandırılıyor. Ancak söz konusu içecekler, meyve oranına göre farklı kategorilere ayrılıyorlar. Türk Gıda Kodeksi’ne uygun olarak 4 kategori tanımlanmış.
-Meyve suyu (% 100 oranında meyve)
-Meyve nektarı (%25 – %99)
-Meyveli içecek (%10 – %24)
-Aromalı içecek (%10’dan az)
Uzun yıllar meyve suyu içeriği dikkate alınmadığı için, her türlü meyveli içecek ‘meyve suyu’ olarak adlandırılmış. Şimdilerde ise; yasa ile tariflenmiş olmasına rağmen, tüketicinin zihninde ‘meyve suyu’ ile nektar, meyveli içecek ve aromalı içecek kavramları birbirine karışabilmektedir. Bu karışıklığı bertaraf etmek ve tüketiciyi en doğru şekilde bilgilendirmek amacıyla meyve suyu üreticileri etiketlerinde ‘meyve suyu’ yerine ‘%100 meyve suyu’ yazmayı tercih etmişler.
Biraz da rakamsal verilere bakalım;
-Dünya çapında meyve üretim rakamlarına bakıldığında; Türkiye kayısıda birinci, vişnede ikinci, elmada üçüncü, şeftali ve üzümde 6’ncı sırada yer alıyor.
-Türkiye’de meyve suyu ve nektarı tüketimi, kişi başına 8 litre civarında. Avrupa Birliği’nde bu sayı 23 litre iken, dünyada meyve suyu tüketiminde 3. sırada yer alan Almanya’nın kişi başına tüketimi 39 litreyi buluyor.
-Türkiye’deki tüm meyve suyu ve benzeri içeceklerin tüketimi göz önüne alındığında, % 46’sının Marmara, %17’sinin İç Anadolu, % 16’sının Ege ve % 12’sinin Akdeniz’de tüketildiği görülüyor.
– Meyve suyu ve meyve nektarı kategorileri arasındaki tüketim dağılımına bakıldığında, Türkiye’de % 89 oranında meyve nektarı, % 11 oranında da % 100 meyve suyu tüketiliyor. Batı ve Doğu Avrupa’da ise bu oranlar tersine çevrilmiş durumda: Batı Avrupa’da meyve suyunun toplamdaki oranı % 70 iken, Doğu Avrupa’da % 52.
-Meyve nektarı kategorisinde en çok tercih edilen ilk üç ürün sırası ile şeftali (% 35.6), vişne (% 23.5) ve kayısı (% 17.8). Bunları karışık ve portakal izliyor.
-% 100 meyve sularının tüketim payı genel meyve suyu ürünleri içerisinde yaklaşık % 9 civarında. Tüketicilerin % 100 meyve suları arasında en çok sevdikleri tatlarda ilk iki sırayı % 30’luk payla karışıklar ve % 21’lik payla elma alıyor. 3. sırada ise % 19’luk pay ile nar yer alıyor. Narı portakal, üzüm ve domates izliyor.
-2000-2007 yılları arasında meyve suyu ve benzeri içecekler alanında en büyük artış % 100 meyve sularında yaşandı. 2000 yılında üretilen % 100 meyve suyu 1.9 milyon litreyken, 2007 yılında 38.6 kat artarak 73.4 milyon litreye çıktı. Aynı dönemde meyve nektarı üretimi de 2.6 kat artarak 526 milyon litre yükselmiş.
Beslenme uzmanları ve çeşitli uzmanlıklara sahip olan tıp doktorları, meyve suyu içmek için çok sayıda neden sıralamakta; 
-Su miktarının yüksek olması
-Potasyum, magnezyum vb. minerallerin deposu olması
-Vitamin yüklü olması (A,C,E, folik asit vb)
-Polifenol, karoten, antosiyanin vb bileşikler sayesinde antioksidan özelliğinin bulunması
-Şeker miktarının düşük olması
-Sıvının enerjiye hızlıca dönüşmesi ve buna karşılık yağ içermemesi
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), yukarıdaki nedenlerle günde en az beş porsiyon / bardak (5 Plus A Day) meyve ve sebze sularının tüketilmesini öneriyor.
Haydi hem kendiniz, hem de sevdikleriniz için meyve suyu içmeye.
Meyed’in hazırladığı detaylı sunuma buradan ulaşabilirsiniz.