:::: MENU ::::
Browsing posts in: Beğendiklerim

Karacaoğlan der ki…

karacaoglan-kimdir-hayati-ve-siirleri-gelgez-1

Sabahları uyanınca günlük işlere başlamadan Saatli Maarif Takvimine bakarım. Çocukluktan kalma bir alışkanlık. O gün neler olmuş? Hava durumu hakkında bir not var mı? Ders alınabilecek bir deyiş var mı?
Bu sabah da aynı şeyi yaptım, gördüm ki en sevdiğim halk ozanlarımızdan Karacaoğlan’ı anma günüymüş bugün. Hem dizelerinin bir kısmını yeniden okumak, hem de hakkında detaylı bilgiye ulaşmak için azıcık dolaştım internet sayfalarında.
Çeşitli rivayetler var hakkında; 17. yüzyılda Karacaoğlan’ın Güney Anadolu’da Toroslar yöresinde yaşadığından tutun da, Belgratlı olduğuna kadar. Şiirlerine bakılırsa en akla yakını tabii Toroslar.

“Vatanımız Adana, Maraş,
Çukurova ilimiz var.”

Ortaokulda bir öğretmenim sayesinde çok sayıda şiirini okuma şansı bulduğum, ama çoğumuzun

“İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif, Elif deyi…
Deli gönül abdal olmuş,
Gezer Elif, Elif deyi…”

dizeleriyle tanıdığı bu usta halk şairini analım.
70 lerde Ersen ve Dadaşlar ın severek dinlenen

“Karac’oğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm”

sözleriyle hatırlayacağınız parçası da, çok kişinin Karacaoğlan şiirleri peşine düşmesini sağlamıştır.

Yaşadığı topraklara hayran, dürüstlüğe tutkun, haksızlığa katlanamayan ünlü ozanın en sevdiğim ve her devir için güncel olan dizlerinden birini daha sizlerle paylaşmak istedim.

“Bu dünyada adam oğluyum dersin,
Helâli, haramı durmayıp yersin,
Yeme el malını er geç verirsin,
iğneden ipliğe sorulur bir gün.

Gökte yıldızların önü terazi,
Ülker ile aşar gider birazı,
Yarın mahşerde de sorarlar bizi,
Hak mizan terazi kurulur bir gün.”

Alıntılar yaptığım ve bilgileri aldığım linkleri de listeliyorum, antolojisine göz atmak isteyebilirsiniz. Yaşadığımız dönemde bile etkisini kaybetmeyen dizeler bunlar.

http://www.siraze.net/antoloji/karacaoglan/index.htm
http://siir.gen.tr/siir/k/karacaoglan/karacaoglan.htm
http://www.turkuler.com/ozan/karaca.asp

 

Görsel kaynağı: https://www.gelgez.net/wp-content/uploads/2017/01/karacaoglan-kimdir-hayati-ve-siirleri-gelgez-1.jpg


Bilim, gözlem yapmakla başlar

Çevrenizdeki çocuklara, gençlere;  hayata daha kolay hazırlanmaları, gözlem yeteneği ve sorumluluk duygusu kazanmalarına yardımcı olacak bir projeden söz etmek istiyorum. Bu projenin adı “İlk teleskobum“.  Friendfeed  paylaşımlarıyla tanıdığım ve takipçisi olduğum sevgili Nurcan Ötügen Gök sayesinde haberim oldu bu projeden. 70 lerin başları; Michael Crighton ve Daniken kitaplarıyla merak sardığım bilim kurguyla geçen yaz tatillerinde, Saros Körfezindeki yıldızlı gökyüzüne hayran hayran bakıp astronot olmayı düşlediğim yıllardı. İmkanlar sınırlı olduğu için teleskop sahibi olamadım, tabii astronot da olamadım 🙂

Gelecek nesillerin ise bizden daha çok şansları var bu konuda. Onlara;  bilim dünyasına katkıda bulunabileceklerini fark etmeleri, gözlem yeteneği ve sorumluluk duygusu kazanmaları için bir şans verin; gökyüzüne, dolayısıyla doğaya olan ilginin ve merakın artırılması için bu projeyi destekleyin. Buraya tıklayarak proje hakkında bilgi alıp dostlarınızla paylaşınız lütfen.


“Ve o saat, bir milletin kaderini değiştirdi…”

Gözyaşlarına boğulduğum bir armağan aldım bugün. Veda filminin tanıtımı için hazırlanan siyah çok şık  bir kutuydu beni ağlatan. Film ile ilgili epey bilgi ve görsel paylaşıldı, videolarını da izledim ama bu kutuyu almak beni daha çok etkiledi. Tanıtım dosyasını kaldırıp köstekli saati görünce sel oldu gözyaşlarım. “Ve o saat, bir milletin kaderini değiştirdi…” Anılar, sesler, görüntüler üşüşüverdiler.
Ailemde Çanakkale’de, Kurtuluş savaşlarında şehit olan büyüklerim var, gazi bir büyük dayıyı tanımak şerefine de erişmiştim. Bizler için Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının, Cumhuriyet’in, vatan sevgisinin önemi büyüktür. Şimdilerde moda olan aşağılama ve karalamaları içim acıyarak izliyorum. Yapılanları küçümsemek olsa olsa cahilliktir bana göre. Düşman işgali altında; silahsız, parasız, umutsuz insanları bir araya toplayıp, onlara ümmet olmayı değil millet olmayı öğreten, özgürlüğe koşmaları için yol gösterenlere saygım sonsuz. Veda filmini izlemek için 26 şubat tarihini heyecanla bekliyorum.
Teşekkürler emeği geçen herkese; yönetmeninden oyuncusuna, montajcısından ışıkçısına, set işçisinden, tanıtım ekibine… sağolun varolun.
Yazımı yazarken arka planda “Manastırın Ortasında” türküsü çalıyordu. Şuradan dinleyebilirsiniz.
Filmin detaylı tanıtımına videolarına ve görsellerine buradan ulaşabilirsiniz.


Bu jest beni “Mest” etti

Mesleki deformasyonum nedeniyle Friendfeed’de epey söylendiğim, bir sevgililer günü kampanyasına ait armağan, çok nazik bir mesajla bizzat Necla Zarakol tarafından yollanınca, bu teşekkür yazısını yazmam şart oldu.  Mesleğin duayenlerinden olan Necla Hanım ile tanışmam çok uzun yıllar öncesine dayanır. Çok zarif, yaptığı işe önem veren bir meslek erbabıdır. Friendfeed üzerindeki tepkim kendisine iletildiğinde, hemen bir e posta ile bu durum için bizzat  özür dileyerek profesyonelliği ve kriz yönetimindeki başarısıyla yeniden kalbimi  feth etmişti.
Özel hazırlanan kutu çok şık, içindeki kadehler ve Mest şişesi de pek güzel. Fotoğraf için annemdeki ışık uygun değildi, paket de taşımak için hafif değildi, sadece özel notumu, kalemimi ve kartımı alıp, kutuyu özenle kırılmayacak bir köşeye yerleştirdim. Kutunun görüntüsü için Alevimden izin alarak onun çektiği görseli kullanmaya karar verdim.
Teşekkürler Necla Zarakol, teşekkürler Mest Rakı


Kumru, boyoz, çiğdem, gevrek ve Klorak

Yazılarımı okuyanlar çocukluğumda birkaç yıl İzmir’de yaşadığımdan söz ettiğimi hatırlarlar. Hatta kızkardeşim Bilge Mintaş İzmir’de doğmuştu.

Aşina olduğum pek çok isim vardır bana İzmir’i hatırlatan. Kumru, boyoz, çiğdem, gevrek, domat, yemiş ve tabii Klorak.
Yılbaşından bir hafta kadar önce İzmir’de yaşayan bir arkadaşım  arayıp adresimi istedi. Hayırdır dediğimde “buralardan bir armağan” dedi. Bir kaç gün sonra bir koli geldi, oldukça ağırdı, açınca çok şaşırdım. İçinde Klorak markalı temizlik ürünleri ve bir dosya vardı. Kurumu ve ürünü tanıtan bilgiler, broşürler yerliştirilmişti dosyaya. İliştirilmiş kartvizite baktığımda Satış ve Pazarlama Koordinatörü Gözde Atabay adını gördüm ve hemen iletişim bilgilerine bir mesaj yazarak nazik armağanlarına teşekkür ettim. Ürünler hakkında ancak kullanım sonrası fikirlerimi yazabileceğimi belirttim. Gözde Hanım da yolladığı mesajda zaten asla bir talepleri olmadığını, kullanıp hangi ürünlerden memnun kalacağımı öğrenmek istediklerini yazmış. Emir’in sürpriz olarak yılbaşı tatiline gelmesi, koşuşturmalar, hastalıklar, hava muhalefetleri derken bir türlü fırsat olmamıştı ürünleri kullanmaya. Geçen kar yağışı sonrası evi toparlamam gerektiğinde koliye başvurdum hemen.   İlk kullandığım İzmir ve çevresinde efsane olan ve çamaşır suyunun jenerik ismi haline gelen Ultra Klorak‘tı. İlginç bir şekilde genzimi yakmayan jel tipi bir çamaşır suyuydu. Kedimin tasını temizlemekte kullanıyorum genellikle ve sürekli camları açmak zorunda kalıyorum. Ama bu ürünle böyle olmadı. Tuvalet temizleyicisi ve Kireç Çözücü de kokmadan temizlik sağlayan ürünler onlar da geçer not aldı benden. Sonra sıra Yağ Çözücü’ye geldi, işte müthiş bir ürün.  Kızlar kesinlikle el altında bulundurmalısınız. Fırn, ocak ve mutfak tezgahlarında pek işe yarıyor. Lavabolar için de Klorak Likit Krem kullandım, diğer markalardan farkını anlamam için daha uzun süre kullanmam gerek, ama dikkatimi, çeken toz gibi kalmaması ve az suyla da durulanabilmesi. Renkliler için leke sökücüyü teyzeme götürdüm sonuçları ayrıca yazacağım. Ürünlerden tek ısınamadığım Allura Sıvı Sabun oldu. Kapağını bile açmadım uslu, uslu duruyor dolapta. O ürünler benim ellerimi kuruttuğu için önyargılıyım, ama söz ilk fırsatta onu da deneyeceğim 🙂
Şimdi de biraz bilmeyenler için kendi sözleriyle firmayı anlatayım. KLORAK markası ilk kez tüketici ile 1960 yılında buluşmuş.   İlk zamanlar cam şişelerde satılan çamaşır ve temizleme suyu 1980lerde sarı plastik şişeye geçmiş. Klorak Kimya ve Temizlik Ürünleri A.Ş ise 2004 senesinde kurulmuş. Ekim 2009’da Yazıbaşı’ndaki yeni üretim ve idari binasına geçmiş. Teşekkürler Gözde Hanım ve Klorak, hem nazik armağanınız hem de özenli ürünleriniz için.

Ürünleri çeşitlerini görmek, satın almak, firma tarihçesini incelemek için bu linke tıklayınız.


“İstanbul’da Bul” Mavi’nin armağanı ve canlanan anılar

Geçen hafta Mavi’den hoş bir armağan aldım. “İstanbul’da Bul” adındaki bu rehber; Mavi dostu ve Mavi çalışanı 89 kişinin, İstanbul’da bulunmaktan keyif almalarını sağlayan 228 noktayı biraraya getirerek düzenlenen, bu güne dek hazırlanmış en çok yazarlı kent rehberi olmuş. Okan Bayülgen’in  ürün koleksiyonu fotoğraflarıyla da renklenen bu güzel rehber, bende pek çok anıyı tetikledi.      
89 yılında 4 arkadaş kurduğumuz küçük ajansta hizmet verdiğimiz Hatemoğlu’ndan ayrılan, zarif ve kadim dost Alber Levaton ( toprağı bol olsun) yeni başladığı firmada bir reklam ajansı arayışında olduğunu söyleyince görüşmeye gittik. Sait Akarlılar ile tanıştığım günü unutmuyorum, eski bir İstanbul beyefendisi ve güleryüzlü bir reklamverenle karşılaşmak hepimizin hoşuna gitmişti. Erak Jeans adı altında ürettikleri son derece kaliteli denim pantalonların tanıtımı konusunda öneriler istenmişti ekibimizden. Heyecanlı her reklamcı gibi, bizim yaratıcı ekip de önce yeni bir marka yaratmak gerektiğine karar verip hamle etti, ama bu hamle müşteri tarafından “şimdilik” kaydıyla uygun bulunmayınca boyunları bükük, piyasada olan marka üzerine çalıştılar. Uzun süre gidildi, gelindi; Sait Bey’in o sıralarda yurt dışında okuyan çocukları yakınlarda olsaydı durum değişirmiydi bilemiyorum ama iş bize verilmemişti. Aradan yıllar geçti, bir gün bir ilan gördüm, çok ilgimi çekti, iz sürdüğümde Erak’ın ürettiği jeanlerin MaviJeans adı ile satışa çıktığını gördüm. Çok hoşuma gitmişti, çocuklar babalarını değişime ikna etmişlerdi.  Şimdilerde Türkiye’nin dünyada beğeniyle hatırlanan az sayıda markasından biridir “Mavi”.
Yıllar sonra, rakip bir dünya markasına iletişim danışmanlığı hizmeti verirken, üzerinde sürekli dirsek çürütülen bir konuda da Mavi güzel bir hamle yaparak, 70 lerin jean pantalon üreticisi “Kot” un ürün cinsi değil bir marka olduğunu anlatan güzel bir kitap serisi hazırlamış ve kalbimi kazanmıştır. Şimdilerde iz sürüyorum, İzzeddin Çalışlar’ın yazdığı ve Ara Güler’in fotoğrafladığı “Blucin” adlı ilk kitabın peşine düştüm. Hava ısınsın sahafların yolunu tutacağım.
Teşekkürler Mavi; hem rehber kitabım, hem hatırlattıkların, hem de nazik davetin için.


Girişimcilerin dikkatine; 30 ocak E tohum toplantısını kaçırmayın.

30 ocak günü, 2010 yılında desteklenecek 15 proje açıklanıyor.

Bu toplantıyı kaçırmayın. Hem gelecekte yıldızı parlayacak kişileri alkışlamak,  hem de E Tohum projesine gecesini gündüzüne katarak emek veren Burak Büyükdemir’le tanışma fırsatını kaçırmayın.

Burak Büyükdemir; güleryüzüyle herkese olumlu enerji veren, tatlı sert öğretmen, sevecen ağabey, usta yazar… birçok şapkayı aynı anda taşıyabilen ender başarılı adamlardan biri  ve bir o kadar da alçakgönüllü.  Tanıtım toplantılarına, eğitim kamplarına katılan isimlere bakarsanız anlayacaksınız ne kadar başarılı bir işe imza attığını. 50 ye yakın toplantı, binlerce katılımcı, 20 ye yakın üniversite etkinliği, 200 ün üstünde TV programı, girişimcilik kampları, eğlenceli etkinlikler ve daha neler neler. Kısacası yarın Bahçeşehir Üniversite’sinde yapılacak etkinliği kaçırmayın, görüş açınızı değiştirecek, belki de yeni ufuklara yol almanıza neden olacak kişiler tanıyacaksınız.

Detaylar için

E Tohum bilanço yazısı


Soul Kitchen, Whatever Works ve Sherlock Holmes. İzleyin, eğlenin

Sinemalarda “halk günü” uygulamasının devam etmesi pek iyi bir durum. Böylece görmek istediğim filmleri indirimli tarifeyle rahatça izliyorum. Geçtiğimiz haftalarda hem Whatever Works’ü hem de Soul Kitchen’i izledim.

Fatih Akın’ın son filmi üzerine pek çok yazı ve eleştri okudum. Fikrine güvendiğim arkadaşlarımın olumlu yazıları, izlediğim fragmanlar ve arka plandaki müzikler de film hakkında güzel ipuçlarıydı. Rahat izlenen bir film Soul Kitchen, hem de almanca olmasına rağmen. Oyuncuların performansları kadar filmin müziklerinin de etkisi büyük.

Fatih Akın filmlerinin vazgeçilmezi Birol Ünel’in canlandırdığı tırlak şef  Shayn Weiss , Soul Kitchen’in sahibi genç Yunanlı oyuncu, kiracı  yaşlı kaptan, ağabey rolünde Im Juli’nin sevimli oyuncusu Moritz Bleibtreu de başarılı portreler çiziyorlar. Sevgili rolündeki kız biraz sırıtsa da, filmin  geneline hakim olan “akıp gidiyor” duygusu sarıveriyor sizi izlerken. Herkes gibi ben de film sonrası, çıkışta filmin müziklerinin cd leri satılsaydı diye düşündüm.

Görsel  http://stanzedicinema.wordpress.com/2009/09/12/venezia-2009-ix-giorno-2/  adresinden alınmıştır.

Gelelim Whatever Works’e; yine sürenin nasıl geçtiğini anlamadığım filmlerden biri de bu. Bir Woody Allen filmi.  

Larry David; Seinfeld izlediğim günlerden takibe aldığım bir isim. Hınzır zekası, kastırmadan oynaması, oyuncu seçimiyle hep saygı duyduğum biri. ComedyMax kanalını izleyebildiğim zamanlarda Curb Your Enthusiasm dizisinden de büyük keyif alırdım. Film ve dizilerindeki kaba esprileri bile sükunetle izleten Larry David, bu filmde de arızalı birini canlandırıyor. Kendinden çok da farklı biri değil sanırım bu tiplemeler, o nedenle de daha yakın buluyor insan izlerken. Rol arkadaşlarından Patricia Clarkson‘ın performansı da pek iyiydi. Yüzünüzde gülümsemeyle vakit geçirmek istiyorsanız, çıktığınızda da dünyayı kurtarmış gibi hissetmeniz gerekmiyorsa kaçırmayın bu filmi derim.

Görsel http://rthktheworks.wordpress.com/2009/10/18/movie-review-whatever-works/  adresinden alınmıştır.

Ve geldik Sherlock Holmes’a. Sevgili Duygu Kutlu’nun öngösterim davetini görüp de sevinmediğim zaman pek yok ama bu film ile ilgili daveti gördüğümde evin içinde dans da ettim 🙂 Emir’in Boston’a dönüş uçağına bindiği günün akşamındaydı öngösterim. Bu kez ben ona nispet yaptım “senden önce izleyeceğim” diye 🙂 Aynı gün TED xReset toplantısına da katıldığım için çıkışta sevgili Doktor ile koştura koştura gittik Cevahir’e. Pek çok tanıdıkla kısa sohbetin ardından, yerlerimize kurulup izlmeye başladık. Burada bir yakınmam olacak, ses sisteminin sınırlarını zorlamak gerekmeyen filmlerden biriydi Sherlock Holmes, hangi akla hizmet ses düğmesi sonuna kadar itiliydi anlamadım açıkçası. Ama Robert Downey JR ve Jude Law gibi adamlar perdeye yansıyorsa, pek çok şey anında siliniveriyor 🙂 Her ikisi de yine çok iyiydi. Ama Robert Downey JR. küllerinden yeniden doğmanın tadını dibine kadar çıkartmıştı bu filmde de. Kötü adam rolünde Stardust’ın Septimus’u Mark Strong döktürüyordu yine. Filme renk katan Holmes’un gözdelerinden Irene Adler rolünde de Red Eye’da bizleri gerim gerim geren Rachel McAdams var. Vizyondan kalkmadan izleyin, eğleneceksiniz.

Görsel  http://lamoviedriver.blogspot.com/2009_12_01_archive.html adresinden alınmıştır.


3 boyutlu bir masal: Avatar

Emirim yılbaşı öncesi geldiğinde, Avatar fırtınası yeni başlamıştı. Herkes birbirine giriyor, kan gövdeyi götürüyordu. GS-Fener taraftarlarının ağız dalaşını izler gibi dehşet içinde izliyordum olup biteni. Öngösterime gidenlerin ve vizyonda izleyenlerin büyük bölümü filmi yerden yere vuruyordu. Merak ettiğim, ne bekliyorlardı da neyi bulamadılar. “Senaryo zaten Pocahontas”, “Cameron yapa yapa bunu mu yapmış”, “ben zaten öbür Avatar sanmıştım hayal kırıklığına uğradım” gibi gibi. Sanki haftalarca yer gök inlemedi mavi yaratık fotoğraflarıyla, nasıl karıştırılır ki The Last Airbender ile. Ayrıca bu muhabbet; aylar önce Coca Cola’nın kısa öngösterimi sonrasında da günlerce konuşulmuştu. O kısacık gösterimde gördüklerim bana görsel bir şölen vaad ediyordu. İşte sırf bu nedenle yazılanları okuyup etkilenmemeyi tercih ettim. Hem zaten sinema dediğin, eğlenmek ve keyifle vakit geçirmek için gidilen bir yer değil midir?  

Nihayet haftalar sonra, uygun bir seansa ve film izlemeyi sevdiğim en arkadan bir sıra önde yer bulup bilet almıştı Emirim, heyecanla Cevahir’in yolunu tuttuk. Ben sürekli neden İstinye Park’a gitmediğimizi sorgularken bana “darılma ama ben arkadaşlarımla gitmiştim, seninle bir kez daha izleyeceğim” dediğinde üzüldüm, ama teknolojinin içinde dolaştığı için bana rahat izleme şansı veren bir sinemaya götürdüğüne de ikna oldum. Gerçekten de Cevahir Megaplex’in kırmızı, ortası alengirli üç boyutlu gözlükleri sayesinde baş ağrısı vs hissetmeden keyifle izledim filmi. Beklentim yoktu, aşağı yukarı ne göreceğimin ipuçları verilmişti aylar önce. Ama bu kadar keyifle izleyeceğim bir “dijital masal” da beklemiyordum. Renkler, detaylar, yaratıklar, makineler, karakterler hepsini sevdim. Filme veryansın edenler, beğendikleri filmleri 86 kere izleyebilenler neden Pocahontas tadında bir dijital masalı daha izleyememişlerdi acaba.

Filmde tek içime sinmeyen nokta; proje yöneticisi profesör kadının fosur fosur sigara içmesiydi. 2200 lü yıllara yaklaşılır, teknolojinin zirvesine varılır ama bilim adına gözünü budaktan sakınmayan, doğa aşığı kadın ortalığı dumana boğarak dolaşır sahnelerde. İşte tam burada sigara lobileri devreye giriyor ve Cameron’a yıllarca beklediği maddi desteği veriyorlar. Böylece çoluk, çombalak gidilen sinemada, örnek insan olarak alkışlanacak profesör neredeyse kulağından duman çıkartarak dolaşır. İşte her şey içime sindi de bir buna takıldım kaldım ben. Son yıllarda zaten filmlerin en büyük destekçilerinin sigara lobileri olduğu biliniyor. Dikkat edin pek çok dizi filmde de sigara baş rolde. Hatta şimdilerde TV kanallarında anlamsız buğulama tekniğiyle yok edilmeye çalışılıp film keyfimizin de içine ediliyor. Mad Men dizisinde sigara içmeyen kimse yok neredeyse. Çok rica ederim çıkıp da bana “ama o zamanları gerçekçi anlatıyorlar vs” demesin. Sigara içilmeden de çok güzel anlatılabilen dönem filmleri olmuştur.

Sigara lobileri hakkında çok şey biliyorum, çünkü bir zamanlar bu şeytanların içinde görev almıştım. Açık hava organizasyonu, sportif aktivite diye yutturmadık mı yıllarca insanlara Camel Trophy ile markayı. Marlboro boşuna mı sahiplendi yıllarca Formula yarışlarını. Sağlık kurulları gırtlaklarına çöktükçe, daha kolay zarar verebilecekleri film piyasasını keşfettiler. Ürün yerleştirmenin daniskasını yapıyorlar. Sigara sevdalıları pek kızacak okuduklarına ama gerçek bu dostlar, Şimdi bir de bu gözle izleyin bundan sonra filmleri dizileri, bakalım neler fark edeceksiniz.

NOT: Nette biraz arama yaptığımda bu konuya takılanın sadece ben olmadığımı da gördüm. Linkleri aşağıya ekledim. Tartışmalar unutulup gidecek tabii, her zaman olduğu gibi “Para konuşuyor”. Yazık…

http://www.prwatch.org/node/8805

http://virginiahughes.com/2010/01/04/botany-of-avatar/ http://www.worstpreviews.com/headline.php?id=16300

http://www.avatar-movie.org/photo/6470991/thread/3572955/Why+is+Sigourney+Weaver+smoking+in+Avatar%3F

Görsel   http://jade7163.wordpress.com/   adresinden alınmıştır. .


Starbucks’da Engel Yok…

Sevgili  Simto Alev’in yazısını aynen ekledim. Teşekkürler Simto, teşekkürler Starbucks.

Bundan birkaç ay evvel Özgür Alaz Starbucks‘ın LikeMind‘a sponsor olduğunu ve elde edilen gelirin tamamının yıl sonunda Tohum Otizm Vakfı’na bağışlanacağını duyurmuştu. (Sadece Ekim’de 263 içecek satılmıştı) Starbucks‘un elini böyle bir taşın altına iyi niyetle koyduğunu görünce aklıma gelen ilk şey “engelliler için de bir şey yaparlar mı?” oldu…

Özgür’ün de yardımıyla hemen (aynı tarihlerde) Starbucks ile iletişim kurduk. Onlar da erişim probleminin farkında olduklarını, mimari yapının hali hazırda uyumsuz olmasından da sıkıntı çektiklerini belirttiler. Ve hemen ilk müjdeyi de verdiler. Bir şubelerine engelli müşterilerin erişimi için bir zil takmışlar. Hedeflerinde bu projeyi büyütmek de varmış.

Bu konuda kısa bir iki e-posta trafiği yaşadık. Ben naçizane görüşlerimi ve deneyimleri, onlar ise yaptıklarını paylaştı. Ve ardından derin bir sessizlik çöktü. Ta ki birkaç gün öncesine kadar.

Starbucks bu konudaki çalışmalarını sürdürmüş. Şu an itibariyle 10 adet mazasına bu zillerden yerleştirmiş. İhtiyaç halinde bu zilleri kullanarak yardımcı olacak birilerini çağırmak mümkün. (bu uygulama yokken dahi ne kadar yardımsever olduklarını bizzat deneyimlemiştim.) İlk hedefleri Ocak ayı sonuna kadar İstanbul’da cadde üzerindeki tüm mağazalara bu zillerden takmak.  Projenin bir sonraki aşamasında ise belirli mağazalara erişimi kolaylaştıracak rampaların yerleştirilmesi var..
(Şu an zil takılan mağazalar: Suadiye, Caddebostan, Bahariye, Plajyolu, Çiftehavuzlar, Beyoğlu, Tünel, Galatasaray, Elmadağ ve Bebek.)

Böylece ilk kez zincir mağazalardan biri engelli erişimi konusunda gereken hassasiyeti gösterip çalışmış oldu. Umarım bir gün başkaları da bu yolda küçük de olsa bir adım atacak. Ben de o zamana kadar tek başıma gidebildiğim bir Starbucks mağazasında keyifle mocha’mı içeceğim…

Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.