:::: MENU ::::
Browsing posts in: Beğendiklerim

Martı’nın kanadından sanal dünyaya

Geçen ay sevgili dost Yasemin Sungur‘dan aldığım bir mesajla yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşti. Dijital ortamda yayınlamayı planladıkları dergide benim de konuk yazar olmamı istemişti. İlk yazımı heyecanla yazdım ve yolladım. İlk sayıyı gördüğümde ne kadar mutlu olduğumu tahmin bile edemezsiniz. Çok severek okuduğum usta yazarlarla aynı sayıda yer almak gurur vericiydi.
Aşağıya eklediğim yazı, Martı dergisinin ilk sayısındadır, yazının orijinaline ve dergiye ulaşmak için buraya tıklayınız.

Merhaba Dostlar;
Sizlere bu keyifli dergi aracılığıyla seslenmek heyecan verici. Bu köşede; oradan, buradan, hayatın tam içinden konulardan söz etmeye çalışacağım. İlk yazımın konusu neredeyse her gün gazetelerde, TV lerde üzerine konuşulan, ne olduğunu bilenlerin keyfini sürdüğü, bilemeyenlerin öcü gördüğü Sanal Alem. 2003 yılından bu yana çeşitli platformlarda aktif olarak sanal alemin içindeyim. Sanal sanal diyerek çoğu kişi tarafından aşağılanmaya çalışılıp, yok sayılan bu dünya, aslında o kadar gerçek ki. Geçtiğimiz günlerde bunu bir kez daha anlamamı sağlayan iki olay yaşadım. İlki; tek yönlü bir caddede, karşıdan karşıya geçerken ters yönde geri geri gelip bana çarpan taksi olayını yazmamdan hemen sonraydı. Aralıksız çalan telefonlarım, ardı kesilmeyen mesaj ve anlık iletilerle geçmiş olsun dilekleri ve yardımıma gelmek isteyenlerle doluydu çevrem. Kardeşlerimin ve oğlumun bile haberi yokken, onlar hemen harekete geçivermişlerdi.
Diğeri ise; arkadaşımız Davut Topcan’ın yatmakta olduğu hastanede ağırlaşması sırasında ve vefatı sonrası yaşananlardı. Hastanede anne ve babasına destek olup, yanı başlarında bekleyenler, vefat sonrası cenaze arabasıyla Manisa’ya gidenler, anne ve babasına refakat ederek Manisa’ya ulaşmalarını sağlayan arkadaşlarımızın hemen hepsi Friendfeed platformu sayesinde tanıdığımız kişilerdi. Bazıları ile yüzyüze görüşmeden kaynaşıp, dost olmuştuk. Sevinçlerimizi, hüzünlerimizi de ilgi alanlarımızdakileri paylaşır gibi rahatça paylaştık.
Sanal sanılan dünyanın, gerçeğinden çok da farkı yok bana göre. Kim isem, o olarak sürüyor hayatım sanal alemde de. Google indeksler de işimden olurum diyerek takma isim kullanan dostların da çoğu, kendileri gibi davranıyor. Tabii sanal ortamlarda da, gerçek hayatta olduğu gibi duygu dünyası karışmış, sevgisiz ortamlarda büyümüş, kalbi taş kesmiş insanlar var. Onlar için üzülmekten başka yapılacak şey yok, yaptıkları saçmalıklar, yalnızlıklarını daha da derinleştirmekten başka işe yaramıyor. Yaşanması git gide zorlaşan şu kocamış dünyada, birlikte keyifle vakit geçireceğimiz, neşeyle kahkahalar atabileceğimiz yeni dostlar edinmenin en kolay yollarından biri, sanal alemde ortak ilgi alanları olanlarla bir araya gelmek. Bildiklerimizi, bulduklarımızı, hayat tecrübelerimizi paylaşarak, zaman zaman toplanıp yüzyüze sohbetler ederek daha da çeşitlenip zenginleşebiliriz. Ekranlarda beliren bir makarna reklamında dedikleri gibi “Arkadaşlar kendi seçtiğimiz kardeşlerimizdir.”
Sanal Alemde tanıdığım arkadaşlarım ve dostlarımın çoğu; aynı ilgi alanlarını paylaştığım, benzer hayallerimiz olan, birbirine yakın iş geçmişine sahip olanlar. Tabii bir de bana yeni ufuklar açan, farklı düşünceleri, görüşleri anlamaya çalışmamı sağlayan, bakış açımı genişletmeme yardımcı olan yeni dostlar da var. Hayat felsefelerimiz, düşünce yapılarımız çok farklı belki ama bizleri ortak paydada birleştiren sanal dünya oldu.
Siz bakmayın gazetelerde, televizyonlarda veryansın ettiklerine, işlerine gelmiyor çoğunun yeni medya düzeni. İçeriği “ne versem okur, ne yapsam izler” mantığından çıkarmak zorunda kalacaklarının ayırdına vardılar, korkuyorlar. Bilgiye anında ve çeşit çeşit adreslerden ulaşan milyonlarca hedefin onları tatlı kazançlarından edeceğinden korkuyorlar. Okur sayıları hızla azalan tek tip gazete ve dergicilik anlayışı, ucuz ve ilkesiz yayıncılık mantığı hızla toparlanıp kendine çeki düzen vermek zorunda kalacağı için endişeli.
Bir sonraki yazıda daha eğlenceli konularda söyleşebilmek dileğiyle hepinize iyi günler diliyorum. 2011 yılı hepinize, huzur, sağlık, mutluluk ve bereket getirsin.
Sevgi ve ışıkla kalın…


Kader değiştirilebilir mi?

Bu cümlenin sorulduğu mesajı aldığımda “değiştirilebilir” diye düşündüm, hemen verilen linke tıkladım ve seçimimi işaretledim. Benim gibi düşünen pek çok insan, sadece işaretlemekle kalmamış, yaşadıklarından örnekler de vermişlerdi. Karşıt düşüncede olanlar da kendi deneyimlerini ve fikirlerini paylaşmışlardı, onları okumak yerine olumlu düşünceleri olanları okumayı tercih ettim.
Bu ilginç çalışma; Fikri Mühim ekibinin, Çağan Irmak’ın 19 kasım tarihinde gösterime girecek olan “Prensesin Uykusu” adlı yeni filmi için hazırladıkladıkları bir “ağızdan ağıza pazarlama” kampanyasıydı. Bir filmin vizyona girmesi öncesinde uygulanan ve katılımın rekor seviyede olduğu böyle keyifli bir çalışma için Renan Tavukçuoğlu şahsında bütün Fikri Mühim ekibini kutluyorum.
Dün öğle saatinde de filmin öngösterimi vardı. Değerli eleştirmen Attila Dorsay ve Çağan Irmak’ı bir köşede sohbet ederlerken görünce, kendilerinden izin alarak fotoğraflarını çekiverdim.
Büyük bir keyifle izledim filmi; konusu, oyunculuklar, Redd grubunun müzikleri bir bütün olup sarıp sarmalayıverdi beni. Film süresince Aziz ve Neşet karakterlerinin başına gelenlere kahkahalarla gülerken, aynı anda gözlerimden süzülen yaşlara da engel olamadım. Sizleri bilemem ama, sinema benim için eğlence demek. İzlediğim film; içimi daraltıp, ensemi karartıp, süngümü düşürmemeli. İzledikten sonra umut dolmalı içim, “evet ya, hayat güzel işte” demeliyim. Paramın karşılığı olmasından çok daha öte birşey, dört elle hayata tutunma duygusu vermeli..
Prensesin Uykusu‘ndan çıktığımda, tam da bu hisler içindeydim. Gösterime girdiğinde ıskalamamanız gereken bir film yapmış Çağan Irmak ve bütün ekip. Aziz, Neşet, Kahraman Amca, Hacer Ana karakterlerini saygıyla selamlıyorum, müthiş performansları için. Kadrodaki herkes harika, ama bu dört kişinin yeri ayrı. Işıl Yücesoy’un sedye ile hastaneye getirildiği kısacık sahnedeki bakışı da ödüllük bir bakıştı. Daha fazla söz edip, uyanınca okunması gereken bir masal olan bu filmin keyfini bozmak istemem.
Son olarak söylemek istediğim şey ise, Aziz’in deftere yazdığı paragrafın ders gibi okunması arada sırada.
“Kader değiştirilemez, değiştirilirse kader olmaz diyenler var. Olmasın varsın. Hiç bir şeyin değiştirilmeyeceği bir dünyada yaşamak ne umutsuzca olurdu öyle değil mi? Başına gelmiş kötü bir olay, öyle bir gün gelir ki olması gerektiği için olmuş ve daha iyi bir şeye neden yaratmıştır. Bilemezsin.”


Kahramanım Davut Topcan’a…

Bir rastlantıyla bulmuştum blog yazılarını, kimbilir ne ararken, yine oradan oraya atlayıp zıplarken, satırları beni ekran karşısına çakıvermişti. Bir nefeste beş altı blog yazısını okuyup, kahraman ilan etmiştim onu. Friendfeed’de, Twitter’da yazılarını paylaşıp, daha çok kişinin ondan feyz almasını sağlamaya çalışmıştım. Bir süre sonra bloguna gelen ziyaretçiler üzerinden durumu fark edip Friendfeed’de boy göstermişti. 
İlk katıldığı Likemind bugün gibi aklımda; hastalığın izlerini, gözlerindeki hayat ışığı ve coşkusuyla yok eden enerjisine, onunla tanışan herkes hayran kalmıştı. Ekstrem sporlara tutkun, demir at hayranı, hızlı sürücü ve daha çokça kelime ile tanımlamak mümkündü onu.

Sık sık görüşüp, kafasındaki projeleri konuştuk, güldük eğlendik. “Kanser hastalarını hastalıktan önce etraflarındaki umutsuzluk havası öldürüyor abla, kendilerini o kadar yalnız hissediyorlar ki” demişti.

Bu konuda yapmak istediklerine bir an önce başlamak, onlarca hastaya umut olmak istemişti. “Herşeye rağmen yalnız değiller”, “Dancer of Cancer” isimli iki zorlu projeyi hayata geçirdi kısa sürede.

Ona destek olan firmalar ve  dostlarıyla, Türkiye’yi dolaşıp kanser hastalarına umut vermeye, onlara bu zorlu mücadelelerinde yalnız olmadıklarını anlatmaya başlamıştı. Dans projesi de işin bir başka ayağı idi. Hastalığa yakalanan ve tedavi olanların hayat kalitesini yükseltmek ve sosyal hayatta daha kolay yer almalarını, gelecek günlere daha umutla bakmalarını sağlamak istiyordu. Gezdiği yerlerden, tanıştığı hastalardan haberleri ve videoları paylaşıyordu bizlerle. Yol hikayeleri de ayrı eğlenceliydi.   
Bir süre sonra menhus illet yine yakasına yapıştı, tekrar kemoterapi almaya başladı. Tedavi süresince de çalışıp, paylaşmaya devam etti. Blogu, projeleri, işi, dans aktiviteleri vs derken günler geçip gidiyordu. Kemoterapi bitince yine yollara düştü, yine umut olmaya çalıştı birilerine. Bütün bunları yaparken aslında sağlık sorunu olmayan birçok insana da örnek oluyordu. Hatta arada sırada rastladığım, genç ve sağlıklı arkadaşların yazdığı “ay çok sıkıldım, öf çok daraldım” minvalli feedlere onu örnek gösteriyordum. Hastalığı ilerlemeye başladığında, tedavisine ailesinin yanında devam etmek istedi ve Manisa’ya taşındılar. Oradan da yazıyor ve bizleri bilgilendirmeye devam ediyordu.
29 ağustos günü yazdığı yazıyla hastalığın başka yerlere de sıçradığını öğrenmiştik. Umutlar tükenmiyordu, hep birlikte bir mucize beklemye başlamıştık. İstanbul’a gelip tekrar hastaneye yattığında ziyaretine gittim. Epey zayıflamıştı ama şakalarımıza gülüp, hınzır cevaplar vermeye devam ediyordu. Bizlerden kitabı ile ilgili destek istemişti. Arkadaşlarımız hemen organize oldular ve araştırmalara başladılar. Onunla hayatında bir kez bile karşılaşmamış bir dost yazıların düzeltmenliğini üstlendi, bir bölümü matbaa araştırmalarını, sevgili dost Burak Dönertaş’ta kapak çalışmalarını. Matbaa aşaması pek çetrefilli olduğundan onun hemen görebilmesi için taslak kitap hazırlanıp bastırıldı, emeği geçen bütün arkadaşlara teşekkürler.
Kitabı aldığında ne kadar mutlu olduğunu bizlere çektikleri video ile görüntülediler. Ziyaretine gittiğimde sohbet ediyor, şakalaşıyordu. Gözlerinde umut vardı.
Sonra bir gün, yeni bir mesaj yazdı “kan gerektiği ile ilgili” hemen herkes tanısın tanımasın onun için seferber oldu. Toparlanıp hastaneye gittiğimde o coşkulu, heyecanlı genç adam yoktu artık. Gözlerindeki umut ışığı sönmüş, yerine bitkin bir bakış gelmişti. Yine de bana gülümsemeye çalıştı, fazla konuşamadık, çünkü ağrıları için verilen morfin nedeniyle uyukluyordu. Anneciği yine umutla; iyileşeceğini, Manisa’ya gideceklerini, hatta beni de keyifle ağırlayacaklarını anlatıyordu. Havanın kararmasını bahane edip, müsaade istedim ayrıldım yanlarından.
Onun için hala bir mucize umudumuzu yitirmemeye çalışıyoruz dostlarla, gelen haberler umut kırıcı olsa da, mucizelerin sadece filmlerde ve masallarda olmamasını diliyoruz.
Haydi bre çılgın çocuk, haydi bre David Paşa; bir gayret daha, kafa tut şu menhus illete yine, yenersin onu, çeker gider bedeninden, daha  önce başardın, yine yapabilirsin.

Ama yetmedi dualarımız, dileklerimiz, Davut bu kez savaşı kazanamadı, akşam saatlerinde kaybettik. Ruhu huzur bulur umarım. Ailesinin ve dostlarının başı sağolsun.


Sevgi… Osho’dan

(Kitaptan alıntıdır)

İlk ve öncelikli şey kendine karşı sevecen olmaktır.
Katı olma; yumuşak ol.
Kendine  özen göster.
Kendini affetmeyi öğren.  Yeniden ve yeniden  ve yeniden ve yeniden … yetmiş
yedi kere , yediyüz yetmiş yedi kere..
Kendini affetmeyi öğren. Sert olma, kendine karşı çatışmacı olma.

O zaman çiçek açacaksın.
Ve bu çiçek açma sayesinde başka bazı çiçekleri cezb edeceksin.
Bu doğaldır.
Taşlar taşları çeker; Çiçekler çiçekleri  çeker.
Ve o zaman zarafeti olan, güzelliği olan, rahmeti olan bir ilişki vardır.
Ve öyle bir ilişki bulabilirsen ilişkin ibadete dönüşecek,
sevgin seni kendinden geçirecek
ve sevgi aracılığıyla Tanrı’ nın ne olduğunu bileceksin…
. . .
Bir  kez varlığının en derinine indiğinde gözlerine inanamazsın:
O kadar çok coşku, o kadar çok mutluluk, o kadar çok sevgi taşıyordun…
ve sen kendi hazinelerinden kaçıyordun.
Bu hazineleri ve onların tükenmezliğini bilerek, ilişkilerin içine,
yaratıcılığın içine girebilirsin.
İnsanlarla, sevgini paylaşarak onlara yardımcı olacaksın.
Sevginle insanlara değer  katacaksın;  onların saygınlığını yok
etmeyeceksin.
Ve hiçbir çaba sarfetmeden  onların da kendi hazinelerini bulabilmeleri için
bir kaynağa dönüşeceksin.
Ne yaparsan yap, ne üretirsen üret, mümkün olan her şeyin içine
sessizliğini, huzurunu yayacaksın.
Ancak  bu temel şey hiçbir ailede, hiçbir toplumda, hiçbir üniversitede
öğretilmez.
İnsanlar azap içinde yaşamaya devam eder ve kanıksanır.
Herkes mutsuzdur, o yüzden sen  de mutsuzsan hiçbirşey olmaz; sen bir
istisna olmazsın.
Fakat ben sana diyorum ki;
Sen bir istisna olabilirsin.
Sadece doğru yönde çaba sarf etmemiş durumdasın..

Osho


Yiyin efendiler, yiyin; patlayıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Aşağıdaki satırları ve şiiri okuyunca,  yaşananlar hiç yabancı gelmedi, sizlerle paylaşmak istedim.

“İhtikar, vurgun, hırsızlık, suiistimal gittikçe yayılmıştı. Toplum inim inim inlerken, çalıp çırpıp çeşitli vurgunlarla zengin olanlar, devletin imkanlarını suistimal edenler çoğaldıkça çoğalıyordu. Tevfik Fikret’in ifadesiyle, devletin ve milletin her şeyi yağmalanıyordu. Zavallı Rübab-ı Şikeste şairi şaşkınlık, hiddet ve nefret içindeydi. Eline kalemini aldı ve çok kısa bir süre içinde ülkeyi ve milleti perişan bir hale getiren İttihat ve Terakki yöneticilerine, soyguncu ve vurgunculara karşı ‘Yağma Sofrası’ anlamına gelen, meşhur Han-ı Yağma adlı şiirini yazdı.”

Han-ı Yağma  (Tevfik Fikret)

Bu sofracık, efendiler, ki -iltikama muntazır
Huzurunuzda titriyor- şu milletin hayatıdır;
Şu milletin ki muztarib, şu milletin ki muhtazır,
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun, hapır hapır.

Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler! Pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı, kim bilir?
Şu nadi-i niam, bakın, kudumunuzla müftahir,
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hakk da elde bir!

Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı zi-safa sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta say:
Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay

Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar,
Gurur-ı ihtişamı var, sürür-ı intikamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar;
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar.

Yiyin efendiler, yiyin, bu han-ı can-feza sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını
Vücüdunu, hayatını, ümidini, hayalini;
Bütün ferag-ı halini, olanca şevk-ı balini
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini.

Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın gider ayak:
Yarın bakarsınız söner, bugün çıtırdayan ocak;
Bugünkü miğdeler kavi bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı pür-neva sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!…


Unilever Türkiye Sürdürülebilirlik Raporu 2009

Geçtiğimiz günlerde, Unilever’den Kurumsal İletişim Müdürü Ebru Şenel Erim imzalı bir mektupla gelen paket ile ilgili paylaşımda bulunmuş, ekinde gelen “Sürdürülebilirlik Raporu 2009” ile ilgili detayları yazacağımı belirtmiştim.   

Sizlere bu rapordan ilgimi çeken bazı noktaları aktarmak istiyorum.
Unilever Türkiye; en başta kirliliği üretmemek, daha sonra kaynağında ayırıp geri kazanmak felsefesiyle çalışıyormuş. Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’nin 10 temel ilkesi çerçevesinde şekillendirilen rapora göre, Unilever Türkiye’nin sürdürülebilirlik hedefleri de sıralanmış.
Bu hedefler:
-Yıkama sırasında tüketilen suyun azaltılmasına önderlik etmek
-Ürünlerinin hayat döngüsü sırasındaki karbon izini azaltmak
-Paketlerine ve çevresel konulara ilişkin tüketicilerine verdiği taahhütleri yerine getirmek
-Sürdürülebilir kaynak kullanımında liderlik etmesiyle bilinen ürünler tasarlamak
-Tüketicilerin çevre konularında duyarlı olmaları için onlarla ilerişim kurmak ve onlara ilham vermek
-Tüketici alışkanlıklarının bu başlıklar altında gelişmesini sağlamak
olarak belirlenmiş. 

Unilever Türkiye Sürdürülebilirlik Raporu 2009’dan bazı satırbaşları da şöyle sıralanıyor:
• Sürdürülebilir bir gelecek için tasarlanan Unilever Türkiye Merkez Binası, ‘Türkiye’nin ilk yeşil ofisi’ olarak LEED sertifikasını almaya hak kazanmış. Yeşil ofiste standart bir ofise oranla, yıllık ortalama %30 daha az elektrik ve %40 daha az su harcanıyormuş.
• OMO, ‘Sudaki ayak izim’ projesi ile bireyleri bilinçli su kullanımına yönlendiriyormuş. Buna göre çamaşır sırasında ön yıkama yapanlar, bir yıl boyunca ön yıkama yapmadığı takdirde, sudaki ayak izimizi yaklaşık bir Uluabat Gölü kadar azaltmak mümkünmüş.
• ’Yarının İzleri Projesi’ ile Türkiye genelinde 2008-2009 eğitim ve öğretim yılında 11 bini aşkın ilköğretim öğrencisi, küresel ısınma konusunda eğitilmiş
• Becel ve Türk Kardiyoloji Derneği işbirliği ile hayata geçen ‘Kalbini Sev Değerini Bil’ kampanyası ile kalp sağlığı konusunda bilgilendirme ve kardiyovasküler risk ölçümü yapılırken, kolesterol konusundaki bilinç iki katına çıkarılmış.

Yine aynı rapordan Unilever Türkiye’nin, sürdürülebilir bir dünya için neler yaptığını da madde madde görebiliyoruz:
– Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada toplam 2.8 milyondan fazla insan sağlıksız beslenme yüzünden ölüyor ve 2015 yılında tam 1.5 milyardan fazla insan aşırı kilolu olacağı belirlenmiş. Unilever Türkiye, buna dur diyebilmek için gıda portföyünden;
-37.000 ton şeker
-18.000 bin ton doymuş yağ
-3.640 ton sodyum (tuz)’u çıkarmış.

Unilever Türkiye; faaliyetlerindeki en büyük farkı, tüketici alışkanlıkların üzerindeki etkisi sayesinde ortaya koyacağını düşündüğü için;
– 7 fabrikasındaki karbon salımını yaklaşık 170 kg/ton azaltmış
– 650 tona yakın ambalaj azalımı sağlamış.
– Katı atık miktarında %62, kükürt dioksit emisyonunu %93, enerji tüketimini %50 ve su tüketimini de
%48 oranında düşürmüş.

2010 yılında bu hedeflerin ne kadarının hangi oranda tutturulduğunun, projelerin ne denli uygulandığının da takipçisi olmayı bizlere bırakmışlar. Bütün bu bilgileri Unilever’in buradan ulaşacağınız linkinden takip edebilirsiniz.
Doğal hayat ve sürdürülebilirlik için çabalayan Unilever’e ve ince düşünülmüş zarif armağanı hazırlayıp ulaştıran Dekatlon Buzz ekibine çok teşekkürler.


İPZ10 notlarım

Sevgili Onur Kabadayı mesaj atıp, İPZ10 için davet ettiğinde, bayramlık ayakkabı alınmış çocuk gibi sevindim. Katılım bedellerinin emekli maaşı kadar olduğu seminer ve kongrelere gitmek oldukça zor son zamanlarda.  Sabah erkenden yola çıkıp, soğuk ve yağmurun kilit ettiği trafikte boğulmamak için, metro ve funiküler yardımıyla İMSM’ye ulaştım.  Sabah mahmurluğunu atamamış çokça dostla selamlaşıp, hazırlanan ikramı pas geçip (akşama kadar aç kalınca, ikramları pas geçmenin yanlış karar olduğunu anladım ama olan oldu) kendimce iyi açılı bir köşe bulup oturdum. Günseli Özen Ocakoğlu’nun açılış konuşmasından sonra, mikrofona önce Kurt Onur, daha sonra Hanzade Doğan Boyner geldiler.  Gelecek yıllara dair tahminlerini ve rakamsal veriler paylaştılar.

Sahneyi devralan Türk Telekom Strateji ve İş Geliştirme Başkanı Dr. Ramazan Demir’in konuşma başlığı “Yazılım devrimi bitti, yaşasın cihaz devrimi” idi. IP TV ve Yakınsamanın önemi hakkında konuşan Demir; Yakınsama ve dijital-konvansiyonel arasındaki ayrımların ortadan nasıl kalktığını , yeni petrolun “veri” olduğunu belirtti. Konuşması sırasında arkamdaki sıradan hızla kalkan genç işadamının telaşla kafama indirdiği laptop çantası darbesiyle beyin sarsıntısı geçirmeme ramak kaldıysa da, salonun soğuk olması hayatımı kurtardı sanırım 🙂 Daha sonra sahneye Google İngiltere’den konuşmacı olarak katılan Chewy Trewhella geldi. Sunumunu; inovasyon, test etme ve ölçümleme, arama, çeviri, mobil konu başlıklarında sürdüren Trewhella, web masterlara büyük kolaylıklar getirdiklerini, mobil kullanıcılar için iyileştirmeler yaptıklarını, LBS’nin önemini anlattı. Bir sonraki konuşmayı izlemek için alt kata sinema salonuna indim ve sahneyi en iyi açıdan görüntüleyeceğim bir yere konuşlandım.

Sahnedeki kişi biraz önce üst katta çantasıyla bana beyin sarsıntısı geçirten genç adamdı. Allahtan hem eski müşterim Ericsson’dan olması, hem de konuşması ve paylaştıklarının ilginç olması onu hemen affetmemi sağladı 🙂 Ericsson Türkiye Pazarlama ve Strateji Yöneticisi  ve Ortadoğu Bölgesi İş Zekası Birim Yöneticisi Erden Aksakal’ın konu başlığı ” İnsan Mobil Genişbant Çağından Ne Bekler” idi. Yapılan araştırmalarda çıkan sonuçların Avrupalı meslekdaşlarını çok şaşırttığını belirten Aksakal, gençler hakkında ilginç bir örnek vererek, onların günde en az 4 sms almazlarsa kimse tarafından sevilmediklerini düşündüklerini belirtti. Mobilitede kadın tüketicinin erkeklere epey fark attığını belirten Aksakal, gençliğin “multitask” yaşadığını ve ortalama üç ekrana bakarak gününü geçirdiğini anlattı. Bu noktada hafifçe sırıtmama engel olamadığımı itiraf edeyim, +50 olmama rağmen benim de günümün büyük kısmı 3 ekranla geçiyor 🙂
Türk gençlerinin büyük bir çoğunluğunun, global akranlarıyla aynı ilgi kuşaklarında yer aldığını ve onlar gibi günü sanki 40 saatmişcesine yaşadıklarını da anlatan Aksakal’ın paylaştığı slaytlar arasında rakamsal olarak beni en çok etkileyenler; 50 milyar cihaz ve internet kullanıcı profili slaytları oldu.

Arkasından sahne alacak olan Digiturk’ten Murat Uysal sahnede yerini almadan salondan ayrılıp, bir üst kata çıkıp Mobilera CEO’su Barış Öney’in konuşmasını izlemek üzere sahneyi rahat göreceğim bir köşeye yerleştim. Öney’in slaytları epey rakamsal veri içeriyordu ve bazıları gelecek günlere daha umutla bakmamı sağladı. Türkiye’nin 2050’de dünyanın dokuzuncu, Avrupa’nın üçüncü en büyük ekonomisi olacağını görmek hoşuma gitti. Sunumunu keyifle izlediğim konuşmacılardan biri de Facebook Strateji ve Planlama Başkanı Trevor Johnson oldu.  “Your brand is what people each other it is” cümlesini  yeniden ekranda görmek ve markaların “like” rakamları hoşuma gitti.                         

Vee günün en karmaşık zamanı olan yemek arası. Seminere katılanların beklenenden çok olduğu belirtilip, parti parti yemek salonuna alınacakları söylenince başıma geleni fark ettim, ama iş işten geçmişti.   Belki yeni ürün tanıtımları mini defileler vs için doğru bir mekandı İMSM, ama bu kalibrede bir seminer için kesinlikle hatalı seçimdi. Tavan yüksekliği ve açık alan olması nedeniyle hem soğuğun yoğun hissedildiği, hem de arka bölümde kendini kaybedip yüksek perdeden sohbete dalan düşüncesiz konukların gürültüsü nedeniyle, konuşmacıların da katılımcıların da rahatsız olduğu durumlar yaşanabiliyor.

Aylar sonra aile efradının sağlık sorunlarından uzakta bir gün geçirme keyfimin böyle nedenlerle bozulmasına izin vermedim tabii ve fırsattan istifade alt katta yer alan Manga sergisini gezdim. Uzun arada, epey de dostla rastlaşıp sohbet ettim. İkinci yarı sevgili Hakan Senbir’in sunumuyla başladı. “Ajansın gelenekseli interaktifi olmaz, büyük fikri kim yaratıyorsa ‘Ajans’ odur” diyen Senbir’in sunumu, ajans çalışanları arasında epey ses getirmiştir sanırım. Sırayla sahne alan Avea Kurumsal İlişkiler Direktörü Füsun Feridun Sosyal Mecraların ve Mobilitenin önemini , Hürriyet İş Geliştirme Koordinatörü Erhan Acar’da “Gündem Parmağınızın Ucunda” başlıklı sunumuyla Hürriyet İnternet grubu ve portallerindeki yenilikleri aktardı. Bir sonraki sunum olan Digital Panaroma Emre Uçku’nun sunumu ise, ne yazık ki arka bölümde kendinden geçerek yüksek perdeden sohbete dalan konuklar nedeniyle asla yoğunlaşamadığım ve ne dediğini asla hatırlayamadığım ve not alamadığım bir bölüm oldu. Allahtan Doğan Gazetecilik’ten Çiğdem Toraman’ın sunumu sırasında gürültü olmadı ve “Artırılmış Gerçeklik, artırılmış mecralar ve artılımış değerler” başlıklı sunumu rahatça izleyebildik. Android uygulamalar konusuna da dikkat çeken Toraman; Grafen uygulamalarını 2014 de paylaşmayı umduklarını belirtti. Yemek arasından önce sinema salonuna sığılamayıp dışarılara taşılınca ikinci bölümde orada yapılması planlanan sunumlar da üst kata alınmış olduğundan yerimden kalkmadan Nokta CEO su Tümay Asena’nın  konuşmasını dinlemeye başladım. Asena’da en değerli kaynak olan içerik konusunda hazırladığı sunumu paylaştı. en ilgimi çeken başlık Google CEO’su Eric Schmidt’in “Her iki günde bir uygarlığın başlangıcından 2003’e kadar yaratılan kadar bilgi üretiyoruz” cümlesi oldu. 
Asena’dan sonra sahneyi CNNTurk Kurumsal İlişkiler Direktörü sevgili dost Ayşe Yonca Baltaoğlu aldı. Rakamsal verilerle paylaştığı sunumun başlığı “WebTV, VideoAd fırsatları ve markalı içeriğin önlenemz yükselişi” idi. Türkiye’nin; 29.4 milyon kullanıcı ile Messenger kullanımında 2. büyük ülke, 22 milyon kullanıcı ile Facebook sıralamasında 4.cü ülke olduğunu gösteren slaytları ilgi çekiciydi.

Sahneye son olarak Vodafone Türkiye’den Mobil Pazarlama konusunda iki yetkili çıktı. “Mobil yaşamın Mobil hali” başlıklı sunumları sırasında bir de Blackberry çekilişi yapan yetkililer, mobil uygulamalar ve hesaplı mobil cihazlar konusunda da bilgiler verdiler. Hem çok üşüdüğüm, hem de artık açlıktan kan şekerimin iyice düşmesi nedeniyle, seminer sonrası Avea tarafından düzenlenen ödül törenine kalmayıp kendimi yollara attım. Verimli ve eğlenceli bir gündü, bildiklerimi tazelemek, ilginç notlar almak, hem de eski  dostlarla sohbet şansı yakalamış olmak hoştu. Teşekkürler Onur Kabadayı ve teşekkürler İPZ10 ekibi.


Ruh halim tam da böyle işte

Sabah erken saatlerde göz gezdirdiğim haberler,  camdan bakınca gördüklerim, arkadaşlarımın yazdığı anlık iletiler, durum bildirimleri,  geçtiğimiz günlerde okuduğum bir yazıyı aklıma getirdi. Ruh halim tam da HBBA’nın yazdığı gibi. Yakından tanıyanlar bilirler, tepkilerimi anlık gösterdiğim gibi, üşenmeden yazılı şikayetler de yaparım. Hangi kuruma kızmışsam, şikayet dilekçesi yazar, kime ulaşması gerekiyorsa oraya götürür elden teslim ederim. Derman olur mu derdimize o ayrı, ama susup oturdukça kendime kızacağıma, tepkimi yazıya döküp birilerinin okumasını sağlamak az da olsa rahatlatıyor.
Aşağıya eklediğim satırlar, sevgili dost HBBA’ nın şurada tamamını okuyacağınız yazısından alıntıdır. Kendisini bir kez de sizlerin huzurunda saygıyla selamlıyorum, çoğumuzun hissettiklerini bu kadar güzel dile getirdiği için.
Teşekkürler HBBA.

“Sayın devlet büyüklerimiz;

Çalıyorsunuz, çırpıyorsunuz, yolsuzluk yapıyorsunuz, halkı aldatıyor, karılarınızı da aldatıyor, onla bunla yatıp videolarda yakalanıyorsunuz. Hepsi size helal olsun. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin koyun vatandaşlarından biri olarak size herhangi bir itirazda bulunmuyorum, zira haddim de değil efendim. Yoksa biliyorum ağzıma sıçarsınız ki sıçıyorsunuz da.

Benim sizden istirhamım şu ki; bari bırakın da hiç değilse sanal alemde hayalimizdeki muhalefeti, itirazı yapalım. Yazılar yazalım videolar çekelim, izleyelim, sizleri eleştirelim. Nasıl olsa günlük hayatta siz ne derseniz yine o olacak. Yine her birimiz bilmem kaç bin dolar borçla doğacak, her sabah andımızı okuyarak varlığımızı bu güzel vatana emanet edip “Almanya yenilince biz de yenik sayıldık yoksa yenilmezdik oğlum lan” müfredatında derslerle büyüyecek, verdiğiniz eğitim bir boka yaramadığı için ana-babalarımız dersanelere servetler harcayıp bizleri üniversiteye sokmaya çalışacak, mezun olanlar bile aslında meslekleri olan mesleklerini yapmak için cevaplarını satın alamadıkları sınavlarda sürünecek, iş bulanlar bile açlık sınırında maaşlarla çalışacak, sonra bizleri zorla askere alıp girişinde “anneler; oğullarınız bize emanettir” diyen komutanların bokunu temizleyip analarımıza küfürleriyle aylar geçirecek, evlenip çoluk çocuk yapıp televizyonda dizi izleyip sonra yine bu kısır döngüyü devam ettireceğiz.

Tüm bu ahval ve şerait içinde bari bırakın da klavye delikanlısı olmaya, sizlere internette muhalefet yapıp, sanal alemlerde vakit geçirmeye devam edelim.

Bırakın da yaşamak istediğimiz ülkenin hayalini sanal ortamda nicklerimizin arkasına saklanarak kurmaya devam edelim.

Son söz olarak : Hepinizin ağzına sıçayım.

Saygılar..”


Panasonic 3D deneyimi

21 ekim perşembe akşamı Kanyon House Cafe’de Panasonic’in ev sahipliğinde bir davete katıldım.  Hem aylar sonra blog yazarı dostlarla karşılaşmanın heyecanı, hem de 3D dünyasını yakından tanıma şansı yakalamış olmak gecenin keyfini artırmıştı. Bizleri güleryüzle karşılayan Panasonic İletişim Müdürü Özge Özcan, Viera TV Ürün Müdürü Uluç Özler, Kamera ve Fotograf  Makinası Ürün Müdürü Evren Köksal,  MarjinalNP’den Umut Ersoy ve Başar Çankaya ile selamlaştıktan sonra, sevgili Barış Özcan, Uğur Özmen ve Sinem Dönmez’in aralarında oturup sohbete başladım. Harun Pekşen, Metin Kahraman, GFK, Zeynep Mengi, Sunipeyk, Fundalina, Burak Bayburtlu, Hamza Teakolik, Sevie ve Cihan Kaloğlu, Nesil Var, Fatih Taşkıran, İsmail Emrah Demirayak, Özkan Altuner, Ruhöküzü, Deniz-Murat Kahraman, MarjinalNP’den Eda Torcu ve daha sonradan gruba katılan genç blog yazarı arkadaşlarla eğlenceli bir yemek yedik.  Yemek öncesi bizleri kendi dilimizde selamlayan Pazarlama Müdürü Keisuke Yoshikane’nin, İletişim Müdürü Özge Özcan’ın kısa konuşmaları sonrasında, leziz atıştırmalıklara verdim bütün ilgimi 🙂  Yemek sonrası, Kanyon girişinde park etmiş olan ve  Panasonic 3D ürünleri deneyimleyeceğimiz aracın yanına gittik.
Girişte ayrı bir bölümde, önlerinde 3 genç dansçının gösteri yaptığı Viera 3D Full HD ekranlara, Full HD video kamera ile çekilerek anında kızların görüntüleri aktarılıyordu. Özel 3D gözlüklerle bu yayını izledik. İlginç bir deneyimdi, Panasonic yetkililerinin de özellikle üzerinde durdukları gibi, herkesin kendi 3D içeriğini yaratma ve izleme şansı var artık. 

Tırın içinde ise bambaşka bir dünya, her köşede geleceğin teknolojisine dokunma şansı vardı. Bir köşede Duvar boyunca yer alan Viera 3D Full HD ödüllü televizyonda, Panasonic 3D gözlüklerle ve Panasonic ev sineması gereçleriyle film keyfi yaptık. Hemen yan tarafta video oyun tutkunlarını baştan çıkarmak için ideal iki bölüm vardı, müthiş deneyim 3D oyun keyfi. Bir başka köşede ise 3D Full HD video kamera ile görüntülenip, başrolde kendinizi izleyebiliyordunuz.

Benim gibi bir hiperaktifi bile istim üstünde tutan harika bir etkinlikti, teşekkürler Panasonic, teşekkürler MarjinalNP ekibi.
Sizler de; 26-31 ekim tarihleri arasında, İçerenköy CarrefourSA otoparkında,  Panasonic 3D Dünyası‘nı yakından izleyebilir, bu eğlenceli ve heyecan verici gelişmeleri bizzat deneyimleyebilirsiniz.   
Panasonic 3D Dünyası ile ilgili detaylı bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.  http://www.3DdeNe.com


Yakın geleceğin kabusu: Su kıtlığı

Bu yıl Blog Action Day konusu yakın gelecekte dünyayı tehdit eden Su Kıtlığı olarak belirlendi. 15 ekim günü milyonlarca blog yazarı bu konuya dikkat çekici yazılar yazıyor.  

Dünya üzerinde 1 MİLYAR insan temiz su bulamaz durumda. Kocamış dünyamızın en büyük sorunu, gelişmiş ülkelerin ezberletmeye çalıştığı gibi petrol kaynaklarının tükenmesi değil, temiz ve içilebilir su kaynaklarının kıtlığıdır.
Su kıtlığı ile ilgili haritaya baktığımızda, gördüklerimiz, ülkemiz açısından da pek parlak görünmese de, Afrika’nın genelini sarıp sarmalamış içilebilir su kıtlığı kadar korkunç değil. Henüz kaynakları iyice tüketmeden basit tedbirlerle kaynak kullanımlarımızı azaltabilir, gelecek kuşaklara daha yaşanabilir bir dünya bırakabiliriz. Yaşanan sıkıntının boyutunu anlayabilmek için linklerdeki fotoğraflara bakıp, videoları izlemeniz yeterli olacaktır.
Biraz da rakam paylaşmak isterim sizlerle;
-Afrikalı kadınlar, temiz su bulabilmek için yılda 40 milyar saat yürüyorlar. Bu uzun yürüyüşleri sırasında saldırıya ve tecavüze uğramalarının yanında, sırtlarında taşıdıkları 18 kilodan fazla ağırlık nedeniyle de, genç yaşlarda sırt ağrıları ve omurga sorunları yaşamaktalar.
-Her hafta 5 yaşın altında yaklaşık 38.000 çocuk, sağlıklı olmayan hayat şartları ve susuzluk nedeniyle ölmekte.
Buna karşılık bir de işin endüstriyel boyutuna bakalım;         
-Bir tek hamburger 24 litre suya mal olmakta, bu da demek oluyor ki sadece Avrupa kıtasında hamburger yiyen insanlar nedeniyle 19.9 milyon litre su harcanmakta. Bilgi linki
-Giydiğiniz yeni pamuklu tshirt için 1.5 litre, yeni jean pantalonunuz için de 6.8 litre su harcanmakta
-Heyecanla alınan iphone telefonlar için ise 40 MİLYON litreden fazla su harcanıyor.
Bütün bu ürkütücü rakamsal veriler yanında, su üzerinden savaşlar sürmekte, Darfur örneğinde olduğu gibi. Gelecek günlerde en büyük sorun petrol kıtlığı değil, kullanılabilir su kaynaklarının yitirilmesi olacak gibi görünüyor.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca alınan bir karara göre temiz su ve sağlık koşullarının geliştirilmesi “insan hakları” kapsamında.
Bugünden başlayarak, basit kişisel önlemlerle gereksiz su tüketimini azaltabilir, çeşitli kaynaklara destek sağlayarak suya hasret insanlara yardım edebilirsiniz.

http://thewaterproject.org/how-to-give-clean-water.asp

http://www.charitywater.org/projects/projects.php
http://www.charitywater.org/blog/


Sayfalar:1...29303132333435...42