:::: MENU ::::
Browsing posts in: Sinema

Café Society

Dün kendime bir keyif kaçamağı izni verdim, alışveriş ve fatura ödeme koşturmasından sonra. Özdilek içinde yer alan sinemalarda pazartesi ve çarşamba günleri indirimli tarife vardır ve ben Woody Allen’ın son filmi Café Society ‘yi kesinlikle izlemek istiyordum .
Woody Allen filmlerini izlemeyi seviyorum, uzun yıllar önce Annie Hall ile başlayan tutkum; Manhattan, The Purple Rose of Cairo, Hanna and Her Sisters ile sürdü. Eski filmlerini de merak edip bulduğum video kasetlerden izlemeye başlamıştım. Ve sonra sinema diline hayran olup 3 kez izlediğim Radio Days geldi.
Yazıyı hazırlarken hata yapmamak için sinematografisine baktığımda görmediğim pek az filmi olduğunu fark ettim. Bazılarını izlerken içimin şiştiği doğrudur ama çoğunu da en az 3 er kez izlemişliğim vardır. Mesela; Charlie: The Life and Art of Charles Chaplin, Match Point, Scoop, To Rome with Love ve Midnight in Paris. Eğer bu filmlerden bir kaç tanesini izleyip hoşlandınızsa Café Society filmini de seveceksiniz.

Jesse

Woody Allen kesinlikle kendini canlandıracak karakteri de bulmuş bu filmle: Jesse Eisenberg mimikleri, hafif kambur duruşu, sakar hareketleri, elini kolunu koyacak yer bulamayışıyla Allen’ın gençliği gibiydi film boyunca ve bu yetenekli genç oyuncu giderek daha ilginç bir aktör olmaya başladı. Şimdi bu satırları yazarken düşündüm de aslında To Rome with Love filminde Allen’ın karakterine bürünme sinyallerini vermişti zaten ama o zaman yeterince dikkat etmemişim 🙂
Film boyunca görüntüsü ve oyunculuğuyla beni rahatsız eden tek tipleme; ünlü vampir filmleri oyuncusu kızımız Kristen Stewart’ın canladırdığı Vonnie karakteri oldu. Filme başlarken artist ajanı rolü için seçilen Bruce Willis’in kaprisleri ve yetersizliği nedeniyle kadrodan çıkarılmasıya o karaktere bürünen Steve Carrel bile Kristen kadar rahatsız etmedi neden bilmem.
Dini bütün ve ilginç anne karakterinde Jeannie Berlin pek eğlenceliydi. Oğluna verdiği ilginç nasihati de hemen not ettim: “Live every day like it’s your last, and someday you’ll be right.” Kabaca çevirirsem “Her gününü sonuncuymuş gibi yaşa, günün birinde haklı çıkacaksın”
Allen pek çok filminde olduğu gibi Café Society’de de yine Musevi inancıyla ince ince dalga geçiyor. Gangster ağabey rolünde Corey Stoll var ve Midnight in Paris filminde canlandırdığı Ernest Hemingway’den sonra yine göz dolduruyor. Blake Lively için fazla söze gerek yok, iyi bir oyuncu bu kız ve yine gayet rahat oynamış rolünü.

Cafe-Society Jesse and Bake

Café Society izlerken 1930 larda geçen; dönemin ışıltılı giysileri, gece kulüpleri, gösterişli villaları, devasa ofisleri, arka planda oyunculardan rol çalan New York sahneleri ve enfes müzikleriyle bitmesini istemeyeceğiniz dakikalar yaşayacaksınız. Woody Allen’ın kendi sesinden anlatımıyla izlemekten keyif aldığım ikinci film bu, ilki Radio Days idi. Senaryo içine sıkıştılmış özlü sözlerden pek sevdiğim bir tanesi de hikayenin en önemli kahramanı Bobby’nin söylediği “Life is a comedy, written by a sadistic writer” “Hayat, sadist bir yazar tarafından kaleme alınmış bir komedidir”.
Film ile ilgili bilgilere bu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.imdb.com/title/tt4513674/
Filmin harika soundtrackini de buradan dinleyebilirsiniz: https://play.spotify.com/track/6heEBab4kl4Nrq7A9jiHyZ
Hepinize iyi seyirler

Görsel kaynakları:
https://thefilmstage.com/wp-content/uploads/2016/05/Cafe-Society-5-
620×413.png
http://cdn.wegotthiscovered.com/wp-content/uploads/download-11-1.jpeg


Suicide Squad

suicide squad 13Gösterme girdiğinden bu yana üzerinde çok fazla konuşulan ve eleştiri bombardımanına tutulan Suicide Squad filmini Warner Bros öngösterimiyle izledim bu sabah. Hep yazarım ya, sinema benim için eğlenilecek bir aktivite son yıllarda. Eğer bir filmi çok izlemek istiyorsam, eleştirileri okumaktan özellikle kaçınıyorum. Kafamda bir fikir oluşturmadan ve beklentimi düşük tutarak izlemek filmden keyif almamı sağlıyor.
DC evreni tiplemelerini,  keyifli müzikleri ve özel efektleri seviyorsanız bu filmi severek izleyeceksiniz. (yapılan filmleri beğenmemeyi ve her sahneyi eleştirmeyi vazife edinen über geek tayfasındansanız gitmeyiverin lütfen)
Superman ve diğer meta humanlar ile yaşananlardan sonra; Amanda Waller (Viola Davis acımasız kadın rollerinden uzun süre kurtulamayacak sanırım ) tarafından yönetilen gizli devlet kurumu A.R.G.U.S, olağanüstü yetenekleri olan acımasız suçlulardan oluşan bir takımla gelecek tehlikelere karşı koymayı önerir. Harley Quinn, Deadshot, Captain Boomerang, Killer Croc, Diablo, Katana, ve Slipknot’tan oluşan bu garip, acımasız ve dengesiz katiller takımını denetleme görevini de saha komutanı deneyimli asker Rick Flag üstlenir.
Bana göre filmi taşıyan karakterler Harley Quinn ve Deadshot olmuş. Özellikle Margot Robbie oynadığı karakterin dengesiz zihniyle insani yönünü pek güzel harmanlıyor ve kendilerinden nefret eden bir dünyayı neden kurtarmaları gerektiğini harika bir ironiyle aktarıyor. Ve tabii bir de Will Smith faktörü var, uzun yıllar önce Fresh Prince of Bel Air ile tanıyıp sevdiğim bu müthiş oyuncu her zamanki cazibesiyle, sempatik oyunuyla göz dolduruyor.
Ne yazsam ipucu vereceğim korkusuyla fazla uzatmak istemiyorum ama Jared Leto’nun Joker’ine de değinmeden geçemeyeceğim. Tamam kabul; Jack Nicholson ve Heath Ledger’dan sonra bu role soyunmak oldukça cesaret isteyen bir iş, ama hakkını vermeliyim Leto da işini gayet iyi yapıyor.
John Ostrander’ın çizgi karakterlerine hayat veren yönetmen David Ayers’a müziklerde Steven Price destek vermiş. Filmin süresi 123 dakika, kullanılan dil ve şiddet görüntüleri nedeniyle de 13 yaş üzerine uygun. Detaylara filmin web sitesinden ulaşabilirsiniz.
İyi seyirler hepinize.


Tarzan Efsanesi – The Legend of Tarzan

Bu sabah Warner Bros öngösterimiyle izleme şansı bulduğum “The Legend of Tarzan/Tarzan Efsanesi” filminde kahramanımız karısı Jane ile birlikte medeniyette saygın bir hayat yaşamakta. Belçika Kralı’nın karanlık emellerini gerçekleştirmek isteyenler tarafından ticari ataşe olarak Kongo’ya davet edildiğinde heyecanlı macera da başlar.

_L3A9723.dng

Keyifli bir seyirlik olmuş, görüntüler, müzikler etkileyici, 109 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz izlerken. Edgar Rice Burroughs’un yarattığı ünlü karakter Tarzan’ı bu kez True Blood izleyicilerinin iyi tanıdığı yakışıklı vampir Alexander Skarsgård canlandırmış. Samuel L. Jackson da yan rollerden birinde esprili bir oyunculukla eşlik ediyor. David Yates’in yönettiği The Legends of Tarzan filminin senaryosunu ve hikayesini Adam Cozad ile Craig Brewer kaleme almışlar. Müzikler Rupert Gregson-Williams’a ait , görüntü yönetmeni ise Henry Braham. The Legend of Tarzan/Tarzan Efsanesi çekimleri Warner Bros. stüdyoları, Gabon, İtalyan Dolomitleri ve Birleşik Krallığın çeşitli yerlerinde yapılmış. Bana göre filmin en ilginç yanı, izlediğim bütün hayvanların bilgisayar yapımı olmasıydı. En hoşuma giden sahne de Tarzan’ın arslan dostlarıyla yeniden karşılaştığı sahneydi. Teknoloji sayesinde çekim süresince canlı hayvanların zarar görmeleri de engellenmiş.

TARZAN

Baby Boomer kuşağından olan ben ve akranlarımın Tarzan ile tanışması Johnny Weissmuller ile olmuştur. O filmde Jane ise güzeller güzeli Maureen O’Sullivan idi. Çocuk aklımla günlerce anneannemin bahçesindeki ağaç dallarına tutunup “aaaaiiiaaaaaaaaa” diye çığlıklar atmıştım. Yıllar içinde iyisiyle kötüsüyle pek çok Tarzan uygulaması izledim. Miles O’Keefe ve Christopher Lambert’tan bu yana açık ara en yakışıklı Tarzan tabii Alexander Skarsgård olmuş.
Tarzan’lardan söz ederken karikatürize edilmiş olanları da atlamamak gerek. Yıllarca önce yayın saatinde izlemek için eve koşarak geldiğim George of The Jungle çizgi filmi ve bu karakterin filme uyarlamasında rol alan Brendan Fraser’i de hatırlayalım.

Bayram tatilinde şehirde kalıyorsanız kendinize vakit ayırıp The Legends of Tarzan/Tarzan Efsanesi filmini izleyin derim, ama mutlaka IMAX 3D salonları seçin. 13 yaş altına uygun olmadığını da eklemeliyim. Hepinize iyi seyirler.

Follow my blog with
Bloglovin


#LiveBoldly #MeBeforeYou

Me Before You/Senden Önce Ben filminin tanıtım videosunu ilk izlediğimde, sinemaya bir tomar mendille gitmeliyim diye düşünmüştüm 🙂 Sevgili Duygu Kutlu’nun öngösterim davetini görünce de hemen sırt çantama ek mendil paketini atıverdim tabii.

Me Before You red dress

Birbirinden tamamen farklı iki genç insanın, çok özel bir durumda yaşadıkları aşkı anlatan filmi yüzümde kocaman bir gülümsemeyle izledim, eve dönerken de gülümsemeye devam ediyordum. Tanıyanlar bilir, son yıllarda içimi daraltacak filmler izlemekten özellikle kaçınıyorum ve ruhuma iyi gelecek şeyler izlemeyi seçiyorum.

Filmin erkek başrol oyuncusu Sam Claflin’i The Hunger Games ve The Hunstman filmlerinden hatırlayacaksınız. Harika gamzelere sahip bu genç adama sakal bıraktırmak ona yapılmış en büyük kötülük diye düşündüm filmin ilk sahnelerini izlerken 🙂 Canlandırdığı karakter Will Traynor, bir motosikletin çarpması sonucu tekerlekli sandalyeye bağımlı yaşamak zorunda olan, kazadan önce extrem sporlar yapan ve aktif hayatı olan, kazadan sonra başkalarına bağımlı olarak yaşamak istemeyen, çoğunlukla öfkeli ve küstah bir genç adam. İzlerken sizi alıp götürüyor yetenekli genç oyuncu, bir sahnede yüreğinizi burkarken, diğerinde kahkahalar attırıyor.

Me Before You seaside

Kadın başrol oyuncusu Emilia Clarke’ı izlemek de ayrı bir keyifti, itiraf etmeliyim ki 2 kez Emmy ödülüne aday olan bu yetenekli genç oyuncudan Game of Thrones öncesinde haberim yoktu. Bu filmde onu izlerken “aa bak Game of Thrones’ daki Daenerys Targaryen” demeniz mümkün değil 🙂 Canlandırdığı karakter Louisa Clarke (Lou) uzun yıllar çalıştığı kafe kapanınca, girdiği diğer işlerde bir türlü mutlu olmayan, dikkat çekici ve oldukça gösterişli giyim tarzına sahip, başkalarını mutlu etmeye çalışmaktan kendine vakit ayıramayan, hayat dolu bir genç kadın. Yaşadığı kasabanın en zengin ailesi olan Traynor’ların oğlu Will Traynor’ın bakıcısı olarak işe başladığında yaşayacağı muhteşem aşk aklının ucundan bile geçmiyor.
Thea Sharrock’un yönettiği ve Jojo Moyes’in kendi romanından senaryolaştırdığı, müziği Craig Armstrong’a ait bu filmde yan rollerde de bolca tanıdık oyuncu var.

Ülkemizde 17 Haziranda gösterime girecek olan Me Before You/Senden Önce Ben alışılagelmiş aşk filmlerinden değil, oyunculuklar, mekanlar, müzikler, benim çok hoşuma gitti. İzlerken pek çok şeyi sorguladığınızı hissedeceksiniz ve umarım çıktığınızda da hayata başka gözlerle bakıyor olursunuz.

Hepinize iyi seyirler…

Follow my blog with Bloglovin


Bekar Yaşam Kılavuzu – How To Be Single

HowToBeSingle

Bu sabah gri, serin ve basık havayı unutturacak bir romantik komedi filmi izledim Warner Bros öngösterimiyle; “How To Be Single”
Rebel Wilson kadrodaysa genellikle eğlenceli bir fimdir diye düşünerek gittim ve haklı çıktım.
Değişik çevrelerden 4 genç kadının hayat hikayesinin anlatıldığı filmde, başrol oyuncularına çoğu sahnede New York City manzaraları da eşlik ediyor. Müzikleriyle de izlemesi keyifli hale gelen bir film “How To Be Single”. Özellikle gece klubü sahnelerindeki müziklerde yerimde durmakta zorlandığımı mutlaka eklemeliyim 🙂

Sex & City dizisini, He’s Just Not That Into You tadındaki filmleri sevdinizse bu filmi de eğlenerek izleyeceksiniz. Yönetmenlğini Christian Ditter’ın yaptığı filmin hikayesi Liz Tuccillo’nun kitabından Abby Kohn ve Marc Silverstein tarafından uyarlanmış.

Başrollerde Dakota Johnson, Rebel Wilson, Leslie Mann, Allison Brie, Damon Wayans Jr., Anders Holm, Jake Lacy ve Nicholaus Braun var.
Prodüktörleri arasında Drew Barrymore’un da olduğu filmin müziklerinde Fil Eisler imzası var.
Warner Bros tarafından Bekar Yaşam Kılavuzu adıyla dağıtımı yapılacak olan How To Be Single, 15 Nisanda gösterime giriyor.
Haberlerin iç karartıcılığından, günlük hayatın stresinden azıcık uzaklaşmak isterseniz, bu filme bir şans verin derim.
Hepinize iyi eğlenceler


Batman v Superman: Dawn of Justice

Superman wonderwoman batman

Uzun zamandır merakla beklenen Batman v Superman: Dawn of Justice filmini, Warner Bros davetiyle öngösterimde izleme şansı buldum bu sabah. Türk Hava Yollarının şık ağırlamasıyla karşılanıp, kesinlikle çok işime yarayacak hediyeleriyle uğurlanmak da pek hoş bir sürprizdi.

thy hediyeler

Film öncesinde yönetmen Zack Snyder tarafından yapılan uyarıya sadık kalarak fazla bir şey yazmak istemiyorum.
2013 yılında vizyona giren Man of Steel filminin sonunda cani General Zod ve Supermen’in savaş sahnelerini izleyiciye yeniden hatırlatıyor Snyder. Fakat bu kez saçları ağarmaya başlamış Bruce Wayne’in perspektifinden izliyoruz Metropolis’in yıkılışını, vahşi ve ürkütücü sahneleri.
Kalabalık ve ünlü oyuncu kadrosu, önemli yapımcıları ve ödüllü senaryo yazarlarıyla değişik bir film ortaya çıkarmışlar. Bu film muhtemelen 2017 de izleyeceğimiz The Justice League için de altyapı hazırlıyor, diğer metahumanlarla ilgili ipuçları veriyor. Aquaman olarak Jason Momoa’yı görmek de hoş oldu tabii 🙂

jason momoa
Ne yazsam ipucu olacak en iyisi siz bu haftasonu Hans Zimmer’in müthiş müzikleriyle bezeli bu filmi izleyin, ama mutlaka IMAX olarak izleyin.
Çocuklar için bence uygun değil, savaş ve dövüş sahneleri, kabuslar vs. epey rahatsız edici, yine de siz bilirsiniz. Hepinize iyi seyirler.
Sevgiyle ve muhabbetle…


Oscar Adayı #Spotlight 29 Ocakta Gösterime Giriyor

spotlight-one-sheet

29 Ocak tarihinde gösterime girecek olan Spotlight’ı Warner Bros davetiyle izleme şansı buldum. Aylardır uluslararası festivallerde ses getiren ve Oscarlarda da çeşitli dallarda ödüllere aday gösterilen filmde; Boston’da küçük yaşta çocuklara tecavüz eden bir grup rahibin suçlarının; Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı Boston Katolik Başpsikoposluğu tarafından uzun yıllar örtbas edilmesinin haberleştirilmesi sağlam bir sinematografiyle anlatılıyor.
Yönetmen Tom McCarthy, sanılanın aksine bu filmde gazetecileri kahramanlaştırmıyor, onların görevlerinin gereğini yapmalarına tanıklık ettiriyor izleyicilerini. Film bittiğinde; hem yönetmen, hem de oyunculuklar “hmm özel efektler, üç boyutlu gözlükler, patlayan zıplayan nesneler olmadan da bir nefeste film izlenebiliyormuş” dedirtiyor.
michael keaton

Filmde çok sayıda tanıdık oyuncu var, ama ağırlık bu habercilikle 2003 yılnda Pulitzer ödülü alan Spotlight ekibinde. Ekip lideri Walter ‘Robby’ Robinson’ı Michael Keaton, atak araştırmacı gazeteci Mike Rezendes’i Mark Ruffalo, ekibin tek kadın muhabiri Sacha Pfeiffer’ı Rachel McAdams canlandırıyor. Times’dan Globe’a transfer olan sakin tavırlı editör Martin Baron’u Liev Schreiber, egzantrik avukat Mitchell Garabedian’ı Stanley Tucci, taciz kurbanlarının avukatlığını yapan Eric MacLeish’i Billy Crudup, Globe’un editörlerinden Ben Bradlee Jr.’ı John Slattery başarıyla canlandırmışlar.
Stanley-Tucci-Spotlight-movie

Spotlight’ı izlerken bir kez daha dinlerin, erkek egemenliğini ve zenginleri korumak üzere yozlaştırıldığını gözlemledim. Boston’a her gidişimde adım başı Katolik Kilisesi görmemin nedeni de filmden sonra iyice netleşti; ne kadar çok ibadethane, garibanlardan tanrı adına söğüşlenen o kadar çok para aktarımı 🙂 Tanıdık geliyor değil mi? Sistem her dinde aynı, değişmiyor.
Filmin tadını kaçırmamanız için konuyu sizlere basitçe özetledim, oyunculuklar ve heyecanı düşürmeyen kurgusuyla mutlaka izlemeniz gerek Spotlight’ı.
İyi seyirler…
Filmle ilgili detaylar için BURAYA tıklayınız


#TheIntern Bayramda Sinemalarda

65 yaş üstü ve emekliyseniz; iş hayatına geri dönmek, hem de yarı yaşınızdan küçük gençlerle dolu bir internet şirketinde stajyer olarak işe başlamak oldukça ürkütücü görünebilir. Robert De Niro’nun canlandırdığı Ben Whittaker ise emeklilikten çoktan sıkılmış ve yeniden iş hayatına döndüğü için neredeyse kanat atkıp uçacak kadar heyecanlı. Eşinin ölümünden sonra günlük hayatını sıradan meşguliyetlerle geçiren Ben; aldığı yatırımla başarı basamaklarını hızla tırmanan çevrimiçi moda sitesi yaratıcısı (Anne Hathaway) Jules Ostin’in stajyeri olur. Özenli giyimi, çalışma prensipleri, sorun çözücülüğyle şirket çalışanlarının gönlünde taht kuran Ben Whittaker, patronuyla iletişim kurmakta zorlansa da kısa sürede onun için de vazgeçilmez birine dönüşür.

25 Eylülde gösterime girecek olan The Intern/Stajyer; ödüllü yapımcı Nancy Meyers tarafından kendi yazdığı senaryo ile yönetilmiş. Oscar ödüllü ünlü oyuncu Robert De Niro ve yetenekli oyuncu Anne Hathaway’in başrolleri paylaştığı bu eğlenceli filmde yan rollerde Rene Russo, Adam DeVine, Andrew Rannells ve Robert De Niro’nun kızı Drena De Niro da yer alıyor. Filmle ilgili daha fazla detay için BURAYA tıklayınız.


The Man from U.N.C.L.E.

UNCLE

Bu sabah Warner Bros öngösterimiyle eğlenceli bir yeniden çevrim casus filmi izledim. The Man from U.N.C.L.E. 64-68 yılları arasında yayınlanmış bir casus dizisinden yararlanılarak filmleştirilmiş.
The Man From U.N.C.L.E yüksek tempolu aksiyon sahneleri, neşeli müzikleri, altmışların ikinci yarısıyla yetmişlerin başı arasındaki zaman diliminin modası ağırlıklı görüntülerle işlenmiş eğlenceli bir film. Cavill ve Hammer birlikteliği daha iyi yönetilebilir miydi diye düşündüğümü itiraf etmeliyim, kimyaları uyan bu iki yakışıklı oyuncudan çok daha fazla verim alınabilirdi. Alicia Vikander kesinlikle göz kamaştırıcıydı, Ex Machina ile gönüllerde taht kuran genç yetenek, bu filmde de zorlanmadan aradan sıyrılıveriyor. Jared Harris ve Hugh Grant kısa rollerinde göz dolduruyorlar. Kötülerin karakter analizleri biraz daha işlenebilseydi keşke, mizah dozu fazla olsun diye mi bilemem ama havada kalmışlar sanki.
John le Carré, Len Deighton, Alistair MacLean, Ian Fleming, Tom Clancy, Donald Hamilton, Frederick Forsyth, Ümit Deniz, Osman Aysu kitaplarını yalayıp yutmuş, filmi yapılanlarını heyecanla izlemiş ve televizyon-bilgisayar ikilisi hakimiyetinden önce yetişen kuşaktan benim gibi birine Guy Ritchie’nin yeni nesil casusluk filminin hafif gelmesi normal sanırım. Yanlış anlamayın, izlerken pek eğlendim. Hikaye anlatımı, karakter gelişimlerinin zayıf kalmasına karşın gayet eğlenceli vakit geçirten, rahat izlenen bir film The Man from U.N.C.L.E.
28 Ağustosta gösterime girecek filmle ilgili detaylı bilgiler için BURAYA tıklayınız. İyi seyirler.

Görsel kaynağı: http://cdn.idigitaltimes.com/sites/idigitaltimes.com/files/2015/08/14/man-uncle-movie-review.jpg


Pixels Filmi 21 Ağustosta Gösterimde

PXL-Cast

Uzun zaman sonra ilk kez Adam Sandler ve tayfasının rol aldığı; kusma, işeme, geğirme, gaz çıkarma, boka bulanma sahneleri olmadan eğlenceli bir film izledim. Son yıllarda ne kadar Adam Sandler filmi izledimse beden sıvıları neredeyse başroldeydi ve gülmek yerine iğrenme hissi veriyordu.

Pixels; dünya dışı varlıkların, seksenli yıllarda uzaya yollanan konsol oyunu video yayınlarını yanlış anlamaları üzerine, dünyada yaşayanlara bu oyunlar formatında savaş açmalarını konu alan eğlenceli bir yapım. Oğlum Emir sayesinde seksenlerin ikinci yarısında konsol oyunları başında uzun zaman geçirince, filmi izlerken Pac Man oynadığım zamanları gülümseyerek hatırladım.

Bu eğlenceli filmde Adam Sandler’a; Kevin James, Peter Dinklage, Josh Gad ve Michelle Monaghan eşlik ediyor. Agresif komutan rolünde Brian Cox, First Lady rolünde Jane Krakowski, konsol oyunları şampiyonası sunucusu rolünde Dan Aykroyd, SAS komutanı rolünde Sean Bean diğer tanıdık yüzler. Serena Williams ve Martha Stewart da çerez kıvamında katılmışlar kadroya.Warner Bros davetiyle öngösterimde izleme şansı bulduğum Pixels filminin yönetmeni Chris Columbus, müzikler Henry Jackman’a ait.

Bir de uyarıda bulunayım; eğlenceli film diye hemen çocukları kapıp sinema salonlarına koşmayın lütfen, 12 yaş altına uygun değil kaydıyla gösterime girdi çok sayıda ülkede.
Pixels hakkında detaylı bilgilere ulaşmak için BURAYA tıklayınız.
İyi seyirler…
Görsel kaynağı


Sayfalar:123456789