:::: MENU ::::
Browsing posts in: Sinema

Argo F?!# Yourself

Operasyon Argo; 1979 yılında İran’daki Amerikan Konsolosluğunda yaşanan rehine krizini konu alan bir film. CIA’in yabancı ülkeden insan çıkarma konusunda uzman çalışanı Antonio “Tony” Joseph Mendez‘ in “The Master of Disguise” adlı kitabından ve Joshuah Bearman’ın Wired Magazine’de yayımlanan makalesi “The Great Escape”ten yola çıkılarak senaryolaştırılmış. Ben Affleck’in yönetmen, yapımcı ve başrolünde yer aldığı filmin bir diğer yapımcısı da George Clooney. 4 Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ne hücum eden militanların 52 Amerikalıyı rehin almasıyla başlayan süreçte, Kanada Büyükelçisi Ken Taylor’ın evine sığınan 6 elçilik çalışanının hikayesini heyecanla izledim. İtiraf etmeliyim ki minibüsle öfkeli kalabalığın arasından geçtikleri sahnede nefesimi bile tuttum.


Oyuncu kadrosu oldukça kalabalık, bazı oyuncuları yetmişlerin sonu makyajıyla tanımakta zorlansanız da dönem filmi olarak çok başarılı. Ben Affleck’in oyunculuğundan pek haz etmem ama yönettiği hikaye o kadar müthişti ki oyunculuğuna da katlanılıyor. Bryan Cranston, Alan Arkin ve tabii John Goodman zorlanmadan oynamışlar. Özellikle böylesine heyecan verici bir konuya mizahı tam kıvamında eklemeyi başarmalarına hayran oldum. Tahran Pazarı yerine İstanbul’da çekilen sahneler azıcık içimi acıtsa da filmin geneli çok hoşuma gitti.


Dönem filmi yapmanın getirdiği zorlukları nasıl aştıklarını aşağıya eklediğim yapım notları dosyasından okuyabilirsiniz. Hoşuma giden detaylardan biri de o dönemde adı Burbank Studios olan şimdinin Warner Bros stüdyolarının çekimlerindeki meşhur su deposu görüntüsüydü.
Senaryo yazarı Chris Terrio’nun dediği gibi “Hikayenin akışına kapılmak için Ortadoğu ya da dönemin politikası hakkında bir şey bilmenize gerek yok. Filmin özünü altı kişinin tehlikeli bir yerden cüretkarca kurtarılışı oluşturuyor. Filmin gerçeğe dayanıyor olması ise onu daha da zorlayıcı kılıyor”.
Kamera kullanımı, müzikleri, çevre düzenlemeleri ve kostümleriyle 79 ve 80 leri başarıyla yansıtan bu filmi 30 kasım cumadan itibaren sinemalarda izleyebilirsiniz. Dönem filmlerinden ve komplo teorilerinden hoşlanıyorsanız kaçırmayın derim.

ARGO -Yapim Bilgileri


Hotel Transylvania

Rus asıllı Amerikalı yönetmen Genndy Tartakovsky’nin eğlenceli animasyonu Hotel Transylvania‘nın öngösterimini izledim bu sabah. Dublaj olması dışında pek eğlenerek izlediğimi itiraf etmeliyim. Hatta bazı yerlerde kahkahalarla güldüm.
Kont Dracula’nın kızını insan ırkından korumak için özel olarak inşa ettirdiği ve her çeşit yaratık ile yakınlarının rahatça konaklayabildiği bir otelde geçiyor film. Dracula; kızı Mavis’in 118.ci doğum günü kutlaması için özel bir haftasonu planlar. 

Görünmez Adam, Frankenstein, Kurt Adam, Quasimodo, Mumya ve yakınlarını a partiye davet eder. Bütün bu efsane konukları ağırlamak Dracula için hiç sorun değil, bir tanecik kızı gözbebeği Mavis için her derde katlanabilir. Tam da bu sırada otele gelen sıradan bir insanın Mavis’in gönlünü çalması Dracula’nın hiç hoşuna gitmez. Babalar ve kızlarının sevimli hikayesini 23 kasım cumadan itibaren izleyebilirsiniz. Tartakovsky ve içlerinde Kaan Kalyon, Taner Ay gibi yaratıcı iki Türk sanatçının da bulunduğu ekibin sağlam bir çalışma yaptığına tanık olacaksınız. Karakterler, renkler, müzikler pek leziz, keşke dublaj için de aynı şeyi söyleyebilseydim. İçinizi bayıltmayacak ama şarkılarda orijinali olsaymış diyebilirsiniz. Yapımına 2006 yılında başlanan ve bitim aşamasına kadar 6 yılda 6 değişik direktörün görev aldığı film; Sony Pictures’a 100 milyon dolara mal olmuş.


Bu hafta sonu özellikle 7 yaş üzeri kız çocuk babalarına, kızlarıyla birlikte bu filmi izlemelerini öneririm. Uzun yıllar sonra yapmaya hazırlandığınız konuşmalar için bu filmle birlikte eğlenceli bir altyapı yaratabilirsiniz 🙂


The Hobbit: An Unexpected Journey

Fragmanlarını izlediğimden beri aralık ayının ikinci haftasını heyecanla beklemeye başladım.
The Hobbit: An Unexpected Journey; Akademi ödüllü yönetmen Peter Jackson’ın yeni üçlemesinin ilk filmi. Üçleme; bizleri LOTR’den 60 yıl öncesine Bilbo Baggins’in maceralarına götürecek.

Bilbo Baggins’in hayatını baştan sona değiştirecek Gollum ile ilk karşılaşması da bu filmde.

Efsane savaşçı Thobin Oakenshiled, ejder Smaug, Goblinler, Orklar, ölümcül Warglar, şekil değiştirenler ve diğerleriyle heyecanlı bir yolculuk yapacağız. Gel 14 aralık, çabuk gel.
Filmin resmi internet adresi The Hobbit: An Unexpected Journey
Sıkça güncellenen blog adresi http://www.thehobbitblog.com/


Bir Uzakdoğu Güzellemesi: Skyfall

Öngösterim başlamadan önce bizlerden filmle ilgili yazıları 30 ekimden önce paylaşmamamız istendi. Filmden sonra yazımı hazırladım ve günlerdir “Midas’ın kulakları , Midas’ın kulakları” diyerek dolaştım 🙂  

Filmi hakkında yazmaya başlamadan hemen şunu belirtmeliyim; yıllardır Cüneyt Arkın ve Chuck Norris’e haksızlık etmiş olduğumuzu düşünüyorum. Gariplerim filmlerinde bu tip absürd atraksiyonlar yaptıkları için alay konusu olup durdular.

Sean Connery’den bu yana bütün Bond’ları izleme şansım oldu. Hepsinde Ian Fleming’in maçoluğa övgü karakterleri ön plandaydı. Daniel Craig’in Bond serisinde; M karakterini Dame Judi Dench’in canlandırmasıyla kadın oyuncular eskisi gibi kullan at tiplemelerden çıkıp daha güçlü ve hayatın içinden olmaya başlamışlardı. “Yok daha neler” dedirten atlamalı zıplamalı sahnelere katlanmayı biraz daha kolaylaştırmştı benim için. Skyfall’dan sonra artık öyle olmayacağını biliyorum. Spoiler vermemek adına çenemi tutacağım, izleyip kendiniz karar verin.

Hep yazarım ve söylerim sinema benim için eğlencedir. Keyifli vakit geçirmek isterim, bu nedenle de beklentimi en aza indirip öyle izlerim filmleri. Buna rağmen Skyfall’da yer alan Istanbul görüntüleri beni çok rahatsız etti. Tamam kabul; biz bu adamlar için Araplardan farklı değiliz, hala bizi develerle geziyoruz zannedenler var, Istanbul denildiğinde Kapalı Çarşı ve Eminönü’nden başka şeyi akıllarına yerleştirememişiz, ama bu kadarı da haksızlık olmuş. Fethiye sahnelerinden ise hiç söz etmeyelim.

Türkiye’de film çekecek yabancı ekiplere, burada destek sağlayan firmalar keşke önceliklerini alacakları paralara vermeseler de ülke tanıtımı için de azıcık çaba harcasalar. Yönlendirmek ve montajda da kesilip kırpılmasını önlemek bu kadar da zor değil, yıllarca bu işleri yaptım boş laf değil yazdıklarım. Param olsa Woody Allen’a sağlam bir senaryoyla Istanbul’a övgü filmi çektirmek isterdim. Skyfall’u izlediğinizde ilerleyen sahnelerde Uzakdoğu güzellemesi dememi daha iyi anlayacaksınız.

Bütün söylenmelerime rağmen gayet rahat izlenen bir Bond filmi olmuş Skyfall, müzikler ve özellikle Adele’in seslendirdiği jenerik melodisi her zamanki gibi başarılı. Teknolojiden kararında yararlanılmış ve oyuncu kadrosu ise Javier Bardem, Ralph Fiennes, ve Albert Finney’in de katılımıyla tam bir centilmenler kulübü olmuş. Q karakteriyle de geekleri onurlandırmışlar. 50 yıl baskısıyla oldukça uzun bir film çıkarmışlar ortaya, arka planda yüzlerce kişinin emeği var bu nedenle; 2 kasımda gösterime girecek Skyfall’u mutlaka izleyin, mutlaka Imax’te izleyin, ama lütfen beklentinizi en aza düşürerek izleyin, iyi seyirler.


The Amazing Spider Man

Bu sabah Warner Bros davetiyle yeni Örümcek Adam filmini The Amazin Spider Man‘i izledim.
Aylardır hakkında konuşulanları ne kadar dinlemesem de ucundan bucağından fikir sahibi olmuştum. İtiraf etmeliyim ki izleyene kadar “ne gerek vardı yeni bir Örümcek Adam filmine” bile dedim.

Andrew Garfield tam bir Spidey olmuş, örümcek dediğiniz ince bacaklı zayıf bir yaratık, bu genç adam da hem oyunculuğuyla hem de fiziğiyle göz dolduruyor. Social Network filminde o kadar dikkatimi çekmemişti ama gerçekten iyi bir aktör ve sevgili Duygu Kutlu’ya da dediğim gibi 30 lu yaşlarında Hollywood’da rakiplerini epey terletecek bir oyuncu olacak.
Hemen her sinema yazımda belirtirim, film izlemek benim için bir eğlencedir. Beklentimi minimuma indiririm, olabildiğince eleştiri okumadan izlerim. Bu filmi de öyle izledim ve gerçekten beğendim. Hem aksiyon sahneleri, hem duygusal sahneler gayet başarılıydı. Aralara serpiştirilmiş hınzır espriler ve göndermeler de tam kararındaydı.
Başroldeki her iki genç oyuncu da rollerinin hakkını veriyorlardı. Yan rollerde Martin Sheen ve özellikle Sally Fields her zamanki gibi gayet başarılılardı. Örümcek Adam’ı toplum düşmanı ilan eden polis şefi rolünde Denis Leary de güzel bir oyun çıkartmış. Kötü adam Dr. Curt Connors rolündeki Rhys Ifans başarılı oyununa rağmen, benim için hep Notting Hill’deki Spike olarak kalacak. BURAYA tıklayıp videoyu izlerseniz ne demek istediğimi anlarsınız 🙂
Filmi mutlaka IMAX izleyin, eğer gözlüğünüz de iyiyse Spidey’in NY gökdelenleri arasındaki yolculuğunda koltuğunuza yapışmanız mümkün. Bu haftasonu kendinize bir film armağan edin ve The Amazing Spider Man‘i izleyin. Bir de hatırlatma; filmin sonunda yazılar başladı diye kendinizi dışarı atmayın, ilginç bir sürprizi kaçırmış olursunuz.


MIB3, Men In Black 3

Çarşamba sabahı Warner Bros davetlisiydim ve İstinye Park’ta IMAX olarak MIB3 Men In Black /Siyah Giyen Adamlar 3 izledim. 25 mayıs cuma gösterime girecek film diğer iki film gibi oldukça eğlenceli. Yüksekten aşağı doğru çekilmiş sahnelerde, içim çekilip gözlerimi kapamak zorunda kalsam da 105 dakika nasıl geçiverdi anlamadım.
Bolca kahkaha attım. Tabii dönemsel esprileri anlayacak yaşta olmanın verdiği avantaj da vardı 🙂
İlk iki filmi yöneten Barry Sonnenfeld imzalı filmde; perde arkasındaki ekipte yer alanlar ise yedi kez Oscar®’lı (bir tanesi de Men In Black/Siyah Giyen Adamlar) Rick Baker uzaylıları tasarlamış; beş kez Oscar kazanmış olan Ken Ralston ve Jay Redd görsel efektler amirliği yapmış; “Matrix” filmlerinde ve “Spider-Man™2” ve “Spider-Man™3”te görev almış olan Bill Pope görüntü yönetimini üstlenmiş. Filmin müzikleri Danny Elfmann’dan ve müzikler arasında, Pitbull’un seslendirdiği yeni single “Back In Time” da yer alıyor.
Filmleri anlatırken fazla ipucu vermeyi sevmediğimi bilir beni okuyanlar. Yine fazla ipucu vermeden; şakacı Ajan J ile ketum Ajan K’in başlarına gelmeyen kalmayacak demekle yetineyim. Akla zarar uzaylılar, hasetten çatlatacak aletler ve araçlarla gözlerinizin şenleneceği filmde, yan rollerden birinde Emma Thompson da var. Dünyanın kaderi Hayvan Boris’in (Jemaine Clement) gezegeninden gelecek yaratıkların tehdidinde. Günümüzde başlayıp geçmiş yıllarda devam eden filmde, Ajan K’in gençliğini canlandıran Josh Brolin en doğru seçim olmuş. Bakışları bile T.L.Jones gibi 🙂

Kısacası bu haftasonu eğlenceli vakit geçirmek istiyorsanız 3D ve alt yazılı seçeneklerden birine bilet alın ve bu filmi izleyin.


Kaostan Uzak Durun

“Türkiyenin gerçek anlamdaki tek aksiyon filmi”… basın bültenlerinde yer alan bu iddialı cümleyle, sağda solda haber olan Kaos Örümcek Ağı filmine gidecekleri kötü bir sürpriz bekliyor. Yabancı aksiyon filmlerini ve dizilerini sıklıkla izliyorsanız, bilgisayar oyunlarını keyifle oynamışsanız bu filme katlanmanız çok zor.
Sıradan izleyiciler, hatta daha da açık yazayım mafya dizilerine tutkun 9-15 yaş arası ergenler izler ve hatta beğenirler de. Siz siz olun, hislerinize güvenin ve çok değer verdiğiniz biri de davet etse bu filme gitmeyin.
Çok rica ediyorum “Türk sinemasına ve yönetmenlerine haksızlık ediliyor” bık bıkları da etmeyin. “Piyasada mafya dizileri ve vurdulu kırdılı filmler iş yapıyor, bir tane de ben çekeyim” mantığıyla işe girişip, eline yüzüne bulaştıran birilerine destek vermek, sinemaya gerçekten emek verenlere haksızlık olur.
Eh be kardeşim, eline güncel bir konu gelmiş, güzel işlenebilecekken sen ne demeye Matrix çakması, ilkokul çocuğu kompozisyonu tadında aksiyon sahneleriyle işi berbat ediyorsun. Oyuncu kadrosu desen daha da vahim. Her biri tek tek başka işlerde iyi sonuçlar vermiş olabilirler, kabul ediyorum. Ama burada olmamışlar, hele Cemal Hünal nasıl sırıtmış anlatmam mümkün değil. Tiyatrocular, dizi oyuncuları hepsi dökülmüşler.
Film yönetmek bir meziyettir, herkes yönetemez. Kafanız karışıksa sonuç daha da beter oluyor. “Oraya bir ateş topu, bir de yağmurlu sahne koyalım iyi gider, şuradan kanlar fışkırsın, sen iki uçan tekme savur, sen deriiin derin bak” demekle olmuyor bu işler üzgünüm.
Lütfen dersinizi iyi çalışın; sinemaya gönül ve emek vermiş çok sayıda değerli sinema insanına, yaptığınız kötü işlerle haksızlık etmeyin.


Wrath of the Titans, Titanların Öfkesi

Bu sabah Warner Bros’un davetiyle “Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” filmini izledim. İlk filmi izleme fırsatım olmamıştı, gitmeden önce internet üzerinden trailer ve referans videoları izledim, kendimi izleyeceğim filme hazırladım.

 Jonathan Liebesman’ın yönettiği “Wrath of the Titans/Titanların Öfkesi” ünlüler resmi geçidi gibi bir görsel şölen. Fantastik filmlerden hoşlananlar, nefes kesici şekilde geçecek yüz dakikaya hazır olsunlar. Laf olsun diye söylemedim, gerçekten koltuğunuza yapışıp izleyeceksiniz bu filmi. Özellikle 7 yaş üzeri erkek çocuklu aileler için eğlenceli bir haftasonu seçeneği olacaktır.

Mitolojiye tutkun biri olarak Pegasus, Minotor, Chimera ve Cyclopslar gibi yaratıkları; Zeus, Hades, Poseidon gibi tanrıları beyazperdede izlemek pek hoşuma gitti.
Avatar ile tanıdığım, Perseus’u canlandıran Sam Worthington’a; Zeus rolünde Liam Neeson, Hades rolünde Ralph Fiennes ve Andromeda rolünde Rosamund Pike eşlik ediyorlar. Hephaestus’u canlandıran Bill Nighy ise itiraf etmeliyim ki benim için hep Love Actually’deki Billy Mack karakterinde kalacak 🙂 Adamcağız bu filmde de, Harry Potter ve Pirates of Carribean serilerinde de eğlenceli karakterler çiziyor ama o benim için hep geçkince popstar olacak 🙂
Ralph Fiennes ve Liam Neeson da her filmini pek severek izlediğim oyunculardır, bu filmde de rollerinin hakkını zorlanmadan veriyorlar.

Daha önce The Sorcerer’s Apprentice filminde izlediğim ama asla hatırlayamadığım Toby Kebbell ise eğlenceli bir karakter olan Poseidon’un yarı tanrı oğlu Agenor’u başarıyla canlandırıyor.
İnsanlığın sadakat yoksunluğundan ötürü tehlikeli ölçüde zayıf düşmüş olan tanrılar, ölümsüzlüklerini kaybetmek ve babaları Kronos’un güçlenmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalınca  tanrı Zeus oğlu Perseus’tan yardım ister. Perseus ise kendi oğluyla huzurlu bir hayat sürmek üzere ölen karısına söz vermesine rağmen, yine oğlunun geleceğini düşünerek babasına yardım etmek üzere Kraliçe Andromeda, Poseidon’un yarı tanrı oğlu Agenor ve devrik tanrı Hephaistos ile birlikte yeraltı dünyasına yola çıkarlar.
Hikayenin devamını bu cuma gösterime girecek filmde izleyeceksiniz 🙂


						

Take Shelter / Sığınak

Geçen hafta cuma sabahı Warner Bros ve Ares Film davetiyle, kalabalık bir sinema yazarı kadrosuyla birlikte izledik  Take Shelter/Sığınak filmini.

Take Shelter/Sığınak bir psikolojik gerilim, önce bunu sindirin, sonra izleyin. Özel efektelerin ve kamera oyunlarının değil, müthiş oyunculukların, repliksiz uzun sahnelerin ağırlıkta olduğu bir film.
Zaman zaman bazı izleyicilerin tweetlerine veya konuşmalarına rastlıyorum ve gözlerimi devirerek çemkirmek istiyorum “be hey sersem, elindeki telefon kadar da mı aklın yok, o havalı telefonundan anında internete bağlanıp iki üç eleştiri oku da öyle izle”.

Jeff Nichols’ın yönettiği Take Shelter/Sığınak; Cannes’dan ödülle dönen ve İstanbul Film Festivali’nin de en çok ilgi gören filmlerinden.
Başrolde Boardwalk Empire izleyicilerinin, hasta ruhlu federal Ajan Nelson Van Alden performansıyla hemen hatırlayacakları Michael Shannon var. Karısı rolünde ise The Help’teki performansını duyduğum ama henüz izleyemediğim Jessica Chastain var. Amerika’nın kasırgası ve fırtınası eksik olmayan orta bölgelerinden Ohio’da yaşayan Curtis’in; karısı ve işitme engelli kızıyla birlikte orta sınıf Amerikalıların çoğu gibi düzenli günlük yaşamlarının, Curtis’in rüyaları ve bozulan ruh sağlığı nedeniyle kabusa dönüşünü izliyoruz.

Michael Shannon ve Jessica Chastain’in olağanüstü oyunculuklarına, onlardan şirinliğiyle rol çalmaya çalışan işitme engelli kızlarını oynayan Tova Stewart, en yakın arkadaş Dewart rolünde Shea Whigham (onu da Boardwalk Empire’da Nucky’nin şerif kardeşi performansıyla tanıdım), en yakın arkadaşın karısı rolünde Katy Mixon eşlik ediyor(onu da Mike&Molly dizisinde çizdiği absürd karakterle tanımıştım)

Bu haftasonu ödüllü bir film izlemek isterseniz, özellikle güçlü oyunculuklar ve psikolojik gerilim ilginizi çekiyorsa, bu film sizin için biçilmiş kaftan kaçırmayın derim.


Gizemli Adaya Yolculuk

Jules Verne’in yazdığı Esrarengiz Ada isimli romanı okuyanlarınız var mı? Ya Jonathan Swift’in Gülliver’in Seyahatleri ve Robert Louis Stevenson’ın Define Adasını okudunuz mu? Ben okumuştum ve geçtiğimiz çarşamba sabahı İstinye Park Imax’te öngösterimde izlediğim Gizemli Adaya Yolculuk adlı filmden de bu nedenle pek keyif aldım. 

İlkokuldayken “İki Sene Mektep Tatili” isimli romanıyla tutkunu olduğum Jules Verne’in daha sonra dilimizde yayınlanmış bütün kitaplarını okudum. Benim çocukluğumda ve gençliğimde filmler böyle ışık hızında gelmezdi ülkemize, 5 yıl sonra gelmişse ne nimetti.

80 Günde Devri-i Alem, Denizler Altında 20.000 Fersah, Define Adası, Gülliver’in Seyahatleri gibi filmleri de romanlarını okuduktan çoook sonra izleyebilmiştim. Esrarengiz Ada ise Kaptan Nemo ile ilk karşılaşmam olması nedeniyle farklı yeri olan bir filmdi.

Bu hafta sonu kendinize ve çocuklarınıza bir iyilik yapın ve özellikle IMAX olarak Gizemli Adaya Yolculuk adlı filmi izleyin. Üç boyutlu olarak çekilen filmi Brad Peyton yönetmiş.

Müthiş bir görsel şölen ve nasıl geçtiğini anlamayacağınız 90 dakika yaşayacaksınız. Başrollerde Akrep Kralla zihinlerimize yer eden Dwayne Johnson, müthiş oyuncu Michael Caine, Sex and The City’nin masum güzeli Kristin Davis ve Anger Management’ta beni kahkahadan kırıp geçiren Luis Guzman var. Fazla bilgi verip filmin keyfini kaçırmak istemem. Film hakkında bilgilere BURAYA tıklayarak erişebilirsiniz. İyi seyirler.


Sayfalar:123456789