
Bir süredir okuduğum yazıların ve yorumların çoğunda, iş hayatında ve kariyerindeki adımları tartışan, bu konuda fikir alışverişinde bulunanları görüyorum. Ülkemizde yaşayan pek çok kişide olduğu gibi, bu paylaşımları yapanlarda da gelecek endişesi sorunların en büyüğü olarak görünüyor. Genç yaşta olanların gelecek endişesi ile yaşı 35 üzeri olanların endişeleri farklı elbet. Geçtiğimiz günlerde 40 yaş üstü insanların kariyerleri konusunda neler yapabilecekleri üzerinde söyleşiliyordu. Çoğu genç arkadaşımız o yaşlarda artık her sorunu halletmiş olacağını umuyor ve emekliliğe hazırlanıyordu. Onca eğitim, öğretim, özel kurslar, seminerler, kişisel gelişim çalışmaları 40 yaşta tükenecek bir enerji için mi olmalı? Yoksa o yaştan sonra farklı alanlarda hem kendini oyalayacak, hem de çevresine yardımı olacak alanlara mı yönelinmeli? Benim oyum ikinciden yana. Takip ettiğim bloglar, kişisel gelişim siteleri, 50 yaş üstü kariyer sahipleri için bile yeni alanlar önerip hayata bağlanılmasını işaret ederken, 40 yaşını geçtiği için öleceğini zannedenlere şaşıp kalıyorum bazen. Sonra 20 li yaşlarda insana 40-50 gibi rakamların ne kadar uzak ve ölümcül olduğunu hatırlıyorum 🙂
Yaşayıp görmek yerine, örneklerden dinlemek ve olası hatalar yüzdesini azaltmak hep akıllıca gelmiştir. Örnekleri dinleyin, okuyun ve araştırın, mutlaka aklınızın yatacağı bir yedekleme programınız olacaktır. Hayat hepimize garip oyunlar oynayabiliyor zaman zaman, ama planlanmış bir hayatta, olası kriz senaryolarını da ihmal etmezseniz sizi yıkabilecek pek az olay çıkacaktır karşınıza. Fiziksel engellerin, coğrafi engellerin, ekonomik ve siyasi engellerin hepsiyle aynı anda karşılaşabileceğiniz senaryolara da hazır olun. Kaygan zeminde patinaj yapılarak günü kurtardığımız bir ülkede yaşıyoruz. Her duruma hazırlıklı olmak sizi “eşitler arasında birinci” yapacaktır. Gençlerin çoğu eğitimli artık, pek çoğu bir değil iki yabancı dil öğreniyor, hepsi bilgisayar kullanıcısı. Bu durumda, eşit imkanlarla yarışanlar arasında öne geçmenizi sağlayacak her olanağı değerlendirmelisiniz.
Önemli bir nokta da, mutsuz hissettiğiniz işlerden ayrılabilme cesaretinizin olması. Her sabah sürünerek yataktan kalktığınız, her anından bezdiğiniz bir işe gitmenin ne size, ne de çalıştığınız şirkete hayrı olur. Ekonomik krizin sıkıştırmasıyla bulduğunuz ilk işe giriyorsanız, işinizdeki sorunlarla barışmayı, onlara rağmen çalışabilmeyi denemelisiniz. Gerçekten bunalıyorsanız da cesaret gösterip ayrılın . Üst satırda da dediğim gibi, bezgin ruh haliyle yapacağınız işler, sizi mutsuz ve hasta ederken, yöneticilerinizin de sizin hakkınızda ilerideki yöneticilerinize söyleyecek kötü anılar edinmesine neden olur.
Bir diğer konu da aynı şirkette uzun yıllar çalışabilme konusu. Hep yakınılır “yöneticimiz koltuğuna yapışmış gitmiyor” diye. Bunun tersi olan pek çok dünya şirketi çalışanıyla tanıştım, bir kaçı üst düzey yönetici oldular zaman içinde ve çift haneli yıllara varmalarından da rahatsız değiller. Çünkü şirketleri onların yenilenmesini, yeni pozisyonlara terfi etmelerini destekler şekilde yönetiliyorlar. “Salla başını al maaşını” tipi değiller. Yeni bir pozisyona geçmek için hak etmeleri gerektiği, kurumsal kurallarla belirlenmiş. Orada çalışanlar mutsuz değiller. Tempolu çalıştıkları dönemlerde bile, öyle hoş küçük dokunuşlarla moral tazeleniyor ki çalışanın kaçma duygusu hissetmesi engelleniyor. Temelde şahıs şirketi değil de, kurumsallaşmanın başarılmış olması sanırım bu rahatlığı getiren. Türk şirketleri arasında bir elin parmağını geçen çok firma çıkmaz bu tip çalışılan. Önde gelen bir kaç holding dışında tabii.
Bir yorumda, uzun yıllar aynı şirkette çalışmanın yaratıcılığı öldüreceğinden söz etmiş gençler. Katılmıyorum, mesleki körleşmenin bile çaresi, önce kendinizi sürekli yenilemekten geçiyor. “Ver yiyeyim, ört giyeyim, bekle de canım çıkmasın” mantığı ile çalışan pek çok “yaratıcı yönetmen” ve “metin yazarı” tanıdım. Üstelik de çok uzun yıllar geçirmemişlerdi bulundukları şirketlerde. Nasıl olmak ve neler yapmak istediğimize karar verip, amacımıza uyan eğitimleri, seminerleri takip etmek, yazılmış makaleleri mutlaka okumak gerek.
Özetle önce biz tam donanımlı olmaya çabalamalıyız ki, çalışacağımız şirketler de bizlere, yatırım yapmaya değer kişiler olarak bakabilsinler.
Önemli not:
IK uzmanı, kariyer koçu ya da bu konularda uzman biri değilim. Yazdıklarım kendi hayatımdan, yakın çevremden gözlemlerim sonucu değerlendirmelerdir.
Görselin yazının konusuyla bir ilgisi yok tabii 🙂 Geçtiğimiz yıllarda Boğaz sırtlarında Erguvan zamanı çekmiştim.







15 aralık salı sabahı Sabancı Müzesi’nde yapılan
Daha sonra Devletşah sahneye Pazarlama Direktörü Ahmet Nurullah Güler ‘i davet etti. Sayın Güler ise bizlere, video blog yoluyla makarna tariflerini paylaşmanın tüketicilerin ilgisini çektiğinden söz etti. Ve benim için en can alıcı cümleyi kurdu. “Selva, 360 derece pazarlamaya inanıyor, sosyal ağlar, bloglar, sosyal paylaşım siteleri Selva’nın yeni iletişim alanları olacak” dedi ve kesinlikle kalbimi feth etti. Bütün bu olanlar web sitesinden canlı yayınlanıyordu toplantı süresince. Sunumlar ve konukların sahne almalarından sonra, çeşitli tariflere göre yapılan ve Selva ürünlerinden oluşan menüyü tatmak üzere yemek bölümüne geçtik. Kokular muhteşemdi ve çeşitler o kadar çoktu ki, kendimi yaramaz çocuk gibi hissettim. Masamız da çok şenlikliydi. Sevgili Şule ve Uğur Özmen hocalar, Sunipeyk, Tuğçe Özel, Burak Bayburtlu, Eray Endeş, Harun Pekşen, Metin Kahraman, Gül Fatma Koz hem sohbet edip hem de iştahla yemeklerimizi yedik.
İlerleyen dakikalarda Genel Müdür Mehmet Karakuş bütün masaları tek tek dolaşarak katıldığımız için teşekkür etti ve afiyet olsun dedi. Uzun zamandır bu kadar alçakgönüllü ve güleryüzlü üst düzey yöneticilerle karşılaşmadığım için çok hoşuma gitti. Eski bir özel olay elemanı olarak da organizasyona emeği geçen herkesi kutluyorum. Girişten başlayarak kabul alanı, salon düzeni, markalama çalışmaları ve daha sonra yemek düzeni ve konuklara verilen armağanlar hepsi, özenli bir bütünün parçalarıydı. Tabii bütün bunlara ek olarak; sevgili Ali Rıza Esin, Cahit Akın ve Sedef Tenim ile karşılaşıp sohbet etmek de günün bonuslarıydı.
O ayaza rağmen onlarca tekerlekli sandalyeli dost yerlerini almıştı. Çevreden geçenler nedense sadece kameraya odaklanıyor ünlü birileri olmadığını görünce arkasını dönüp gidiyordu. Elimizden geldiğince çıkartma dağıtıp ne yapmaya çalıştığımızı anlattık.
Basından ilgi gösterenler, engelli dostlarımız ile söyleşiler yaptılar. Sonra sıra metrobuse binme çabasına geldi. İşte orası, insan olduğumdan utanmama sebep olan olayların başladığı yerdi. Tekerleki sandalyeleri yukarı çıkartmaya çalışırken basının görüntü almasından rahatsız olanlardan, kalabalığa söylenenlere, iteleyerek ayaklara basarak üstümüzden atlayanlara kadar her tip yaratık vardı. Merdivenlerden inerken kalabalığa kızan bir dıngıl ağa ” eylem yapacak yer mi bulamadınız” dedi. İnsanlığını kaybetmiş, kalbi buz tutmuş insanlar gördüm bugün. Tekerlekli sandalyedeki dostlarımızı neredeyse bir kaşık suda boğacaklardı.
Utanç ve üzüntü hissimi kelimelerle anlatmam mümkün değil. Gücüm yettiğince destek vereceğim bu harekete, her eylemde 10 kişinin görüşü değişse yine bir adımdır. Bu arada Mecidiyeköy Metrobüs durağı sağlam insanlar için bile çok tehlikeli. Merdivenler o kadar dar ve anlamsız ki, olağandışı bir durumda insanların paniğe kapılıp birbirlerini ezmeleri işten değil. Bu arada görevlilerin ruhsuzluğu, emniyet güçlerinin duyarsızlığı da görülmesi gereken davranış biçimleriydi. Hani etrafta sık sık söyleniyor ya “bu ülkenin yüzde filancası müslüman” diye, haydi canım siz de. Benim bugün gördüğüm insan müsveddelerinin dinden imandan haberleri yoktu inanın. Teşekkürler Yiğit ve Simto bizlerin dikkatini bu konuya çektiğiniz için.
GFK ve Müge Doğrular ile buluşup birlikte gitmiştik erkenden. Biraz sonra Mutfak Sırları Nilay ve Bora, Devletşah ve Barış Özcan da aramıza katılınca gece hakkında kısa bir bilgi paylaşımı ardından 3 gruba ayrılarak, bizim grup Eray liderliğinde başlangıçlarımızı yemek üzere
Mekanın dekorasyonu ışıklandırması ve oturma düzeni çok hoşuma gitti, tıpkı Şefimiz Max ( Maksut Aşkar ) gibi sıcak ve huzur veren bir havası var. Max bizlere önce kendi ile daha sonra da menü ile ilgili bilgiler verdi. Normal porsiyonların 1/3 ü oranında minik atıştırmalıklar mantığıyla değişik lezzetler denemişler. Tabii fiyatlar da gerçekten 1/3 oranında. Zannetmeyin ki bu oranda bir şeyle doymayacaksınız, kesinlikle tam kararında geliyor. Bu arada masa düzeni yemek takımları ve içecek seçenekleri ile benim gibi bir hiperaktifin dağılmaması mümkün değildi. Masaye gelen ekmekler kendi yapımları, tabii hemen üç ayrı sosla ortaya konan tabağa dalıverdik hep birlikte. Minik başlangıçlardan Nuar dilimleri ve Bonfile Pudrası seçtim.
GFK ve Müge Doğrular ise deniz ürünlü seçenek ile başladılar. Nuar dilimleri zeminindeki sos ile lezzeti zirve yapmış bir başlangıç. Hemen arkasından bir sonraki gidişimde; giriş, gelişme ve sonuç olarak ısmarlayabileceğim Bonfile Pudrası geldi, bu lezzet anlatılmaz yaşanır arkadaşlar, şaka yapmıyorum. Rakamlar iyi bir kafe fiyatı mutlaka sevdiceğinizi alıp keşfedin.
Bir sonraki istasyon
Onlar da ekmeklerini kendileri yapıyorlar. Masa üzerinde herkesin önünde bir köşede yuvarlak mermer kap içerisinde Avustralya’dan getirilen nehir tuzu, diğer uçta ise kare biçiminde bir mermerin köşesinde sedef tereyağ bıçağı diğer köşesinde ise “dukkah” denilen ilginç bir baharat karışımı vardı. Ana yemeklerimizi yiyeceğimiz için önce bulaşmamayı düşündümse de baharatın cazibesine dayanamadım ve ekmeğe sürdüğüm yağı baharata bulayıp yedim. Muhteşemdi. Çok şık cam
Uzun zamandır yediğim en lezzettli risotto idi. Arada sırada çatalıma zıplayıp ağzıma bayram yaptıran satsumalara hayran kaldım. Eray ise bize rehberlik eden görevli beyin önerisi ile Kuzu Kuzu adlı yemeği seçti. Yemek sırasında yüzünün aldığı ifade kesinlikle gülümsemeydi. Yemek süresince GFK sedef tereyağ bıçağını ne kadar beğendiğini söyleyip durdu. Sevgili Eray “isteyelim sana bir tane” dediğinde “yok sarayda bunların taşlı olanları var ben onlara bakmaya devam ederim” dedi. Yemeğimizin sonuna yaklaşırken şef Esra Muslu yanımıza gelip soru yağmurumuza gülümseyerek cevaplar verdi.
GFK ise Moreish’in ilginç dizaynlı menüsünde gördüğü karamelize zeytinli tatlıyı aklından çıkaramamıştı ve kesinlikle onu da denemek istiyordu. NuPera’nın zarif Halkla İlişkiler ve Satış direktörü Leyla Çullu onu kırmadı ve hemen getirtti. Karamelize zeytin inanılmaz bir tad, denemeniz gerek anlatmakla olmaz. Tam artık hani hamaklar nerede ben azıcık kestireyim demeye hazırlanırken diğer gruplarla bir araya geldik, zarif ev sahiplerimizin nazik kahve ikramlarını “başka bir lezzet yolculuğunda” diyerek evlerimizin yolunu tuttuk.
Deneyimin son noktası ise davetten sonra hepimizin adreslerine yollanan nazik armağan paketiydi. Paketin içinde lezzet deneyimlerimizin yer aldığı kişiye özel hazırlanmış minik bir pasaport ve her restoranda tattığımız ürünlerin malzemelerinden örnekler vardı.

Bütün konuşmacılar, bireylerin düşünce yapılarını değiştirmeleri gerektiğinden söz ettiler. Yine hepsi ilk kez çeyreklerde değerlendirme yapıldığını belirttiler. Aldığım notlar içinde Sabancı yetkilisi Mehmet Göçmen’in “Enerji yatırımları Kopenhag’a takılacak”, “Ekonomik sürdürülebilirlik yanında çevresel ve toplumsal sürdürülebilirlik de çok
“Beden günde 1 saat hareket etmezse depresyon tetiklenir. Hedefe yönelik uygulanacak 1 saatlik aktivite ruhunuzu ve bedeninizi koruyacaktır”, “Kafadan geçen iç konuşmalar bedene yansır, bu nedenle önemli olan, zihin dilidir beden dili değil”, “İç ses yoksa korku da yoktur”, “Ego; bakacağınız en son yerde saklanır, içinizde” cümlelerinin altlarını çizmişim.